Resimli Puslu Kıtalar

Resimli Puslu Kıtalar


Twitter'da Paylaş
0

[button]Ruhi Ufuk Karakurt[/button] Kasvetli, uzun gölgelerine rağmen, o yıllar aynı zamanda şahsi kitaplıklarda estirdiği tuhaf rüzgarlarla da hatırlanacak: Birden ortaya çıkıp çok sevilen ya da bir şekilde ikinci kez keşfedilen ya da zaten önemli olup da yeni çevrildiği için konuşulmaya başlanan kitaplarla. Eğer biri Agatha Christie’nin bütün polisiye külliyatını tek cümleyle özetlemeye kalkarsa, bunu genelde onun cinayet senaryolarının çekirdeği olan ve belki de romanlarında en çok geçen şu sözle becerebilir: “Eski günahların gölgesi uzun olur.” Son derece tuhaf bir şekilde, bu eski Danimarka deyimi aynı zamanda bu ülkenin 90lardan bugüne intikal edip hâlâ etkileri sürüp giden, giderek çetrefilleşen, çözülememiş hayati ekonomik, sosyal, siyasal vb problemleri düşünüldüğünde de hayli işlevsel. Elbette ki bütün bu süregiden duruma daha akademik, daha uzun erimli, kan revandan arındırılmış bakış açıları geliştirmek de mümkün: Mesela Ulusların Düşüşü’nün saygın yazarları D. Acemoğlu ve J.A. Robinson’un deyişiyle, kapsayıcı şekilde kurumsallaşmayı başaramamış bir ekonomik, siyasi yapının yıllara sari ve berbat şekilde uç veren sorunları olarak değerlendirmek. Bu akıllıca olurdu. Yine de ben ihtiyar Agatha’nın lafını tercih ediyorum. Şüphesiz daha doğru ya da daha edebi olduğu için değil. Sadece akademik değil, her gün metrobüsle sıkış tepiş işe gidip gelen sıradan bir vatandaş olarak metrobüsteki dirsekleşmeler esnasında düşünürken takip etmesi daha kolay olduğu için. (Ayrıca kendimi Sartre’ın garsonunun yozlaşmış bir kopyası gibi hissetmemek için. Bilindiği gibi Sartre ünlü gözleminde garson olmanın “garson gibi davranmak” olduğu sonucuna ulaşmıştı. Burada garson, garson olduğunun bütünüyle bilincinde olduğu için garson rolünü oynar ve olması gereken de budur. Peki garson, garson olduğunu bilmezse? Metrobüsteki yer kapma mücadelesinde itişen vatandaş bu durumunu atlarsa? İşte orada absürtlük başlar.) Her neyse. Görünen o ki 90lar, daha uzun yıllar boyunca siyasi cinayetler, faili meçhuller, ifade özgürlüğü meseleleri, Kürt sorunu, hukuk garabetleri ve ekonomik krizlerle hatırlanacak. (Bugün de durum parlak değil.) Öte yandan 90lar, biz yaşını başını almışlar için -eğer uygun bir bahane bulabilirsek– memnuniyetle hatırlanacak bazı anlara da sahip. Bu yılki bahanemiz İlban Ertem'in Puslu Kıtalar Atlası'ydı. İhsan Oktay Anar'ın 90’larda basılmış meşhur romanının resimli hali. Kasvetli, uzun gölgelerine rağmen, o yıllar aynı zamanda şahsi kitaplıklarda estirdiği tuhaf rüzgarlarla da hatırlanacak: Birden ortaya çıkıp çok sevilen ya da bir şekilde ikinci kez keşfedilen ya da zaten önemli olup da yeni çevrildiği için konuşulmaya başlanan kitaplarla. Proust ciltleri o yıllarda çevrilmeye başladı, Ulysses Dünya Zekâ Oyunları Federasyonu kurucu üyesi Nevzat Erkmen tarafından o yıllarda çevrildi. Borgesler, 1001 Gece, Nabokovlar kapsamlı çevirilerle o yıllarda piyasaya çıkmaya başladı. Oğuz Atay yeniden keşfedildi. Ağır Roman yayımlandı. Kara Kitap ve ikizi Yeni Hayat o yıllarda raflarda belirdi. Puslu Kıtalar Atlası da öyle. Bendeki –çalıntı– Puslu Kıtalar nüshası ilk baskılardan biri ve arka kapağında Anar için "Türkçe edebiyatta yeni bir yazar" yazıyor. Belki, internet ve sosyal medyanın esamisi okunmayan o dönemde bu kitapların büyük çoğunluğunun yaygınlaşmasını kitap ekleri, edebiyat dergileri sağlamıştır. Ama Puslu Kıtalar Atlası’nın sevilmesi Latince tabirle bir viva voce haliydi. Roman kulaktan kulağa yayılarak okunuyordu. Hatırlıyorum: İlk, karıncalanan televizyon ekranı gibi kırçıllı bir havada, Kadıköy PTT’nin arkasındaki tanıdık bir gümüş işportacısının tezgâhında görmüştüm bu kitabı. Borgesvari adı nedeniyle ilgimi çekmişti. Biraz sayfalarını karıştırdıktan sonra arkadaşıma, “Kitabın bende, muhtemelen geri getirmem,” deyip uzaklaşmış, iki gün elimden bırakamamıştım. Sonra onu, şimdilerde Orta Asya’daki polis devletlerinden birinde mimarlık yapan bir arkadaşım benden araklamıştı. Başka benzer trafikler de görmüştüm. Bir arkadaş, o günlerde Galatasaray Üniversitesi’nde öğrenci olan –aynı zamanda yarı ünlü bir sanayicinin kızı– bir tanıdıktan kitabı ödünç almış ve o, daha okumayı bitirmeden –sonradan İstanbul’daki deprem korkusu nedeniyle babasından kalma nalburu işletmek üzere taşraya kaçan– başka bir arkadaş sözüm ona ödünç alınca gidip kitabı satın almak zorunda kalmıştı. Şimdilerde dişçi olan bir arkadaş, romanı bir Greenpeace anketörü tanıdıktan çarpmıştı, fakat aynı kitabı, on yıl önce bir nakliye gemisinin motor dairesinde kaçak yolcu olarak Kanada’ya iltica edip şimdi orada aşçılık yapan birine kaptırmıştı. Ondan da okulu bırakıp toplu konut inşaatlarında boyacılık yapan bir arkadaş iç etmişti. Ben de ondan, ikinci kez okumak üzere ödünç almıştım (hâlâ bende.) Çulsuz öğrencilik dönemi hatırası beleşe getirilmiş kitaplar, elden ele dolaşıp sahibine geri verilmeyen kitaplar. Biraz dandik türden hatıralar gibi görünüyor, ama bir bakıma bir kitabın ne denli sevildiğinin de göstergesi. İlban Ertem’in –ki o da sokak kedisi Vicdan ve Üniversiteli Mahmut çizgi romanları ile 90lar’a renk katanlardan– beş yıllık uğraşısının sonucu iki bin küsur kare resim ile yaptığı nefis Puslu Kıtalar Atlası bu yıl çıkınca bütün bu kişilere o günleri hatırlayarak yeniden ulaştım. Kimi haberi benden aldı ve klişe bir şekilde “mutlaka” bakacağını belirtti. Birisi oto sanayide olduğunu, kamyonetinin kaportasını çelik plakalarla takviye ettirdiğini söyledi, zaten Ortadoğu, hatta dünya savaşının kapıda olduğu böyle kritik bir zamanda bu tür şeylere ayıracak vakti yokmuş. Başka biri çizgi romanı okuduğunu, ama Ebrehe’nin Hınzıryedi’ye içirdiği zehirli şerbet sahnesinde gözden kaçırılan ayrıntılar olduğunu söyledi. Bendeki kopyaya baktım, bahsettiği şeyi göremedim ya da pek sorun etmedim. Biri de, “Bizden geçti artık,” dedi, çocuklar onu yiyip bitiriyormuş. Tam burada, kitapların insanların dünyasını değiştirdiği çağların gerilerde kaldığına dair tumturaklı bir şeyler söylenebilir. Ama gerek yok. Onun yerine bir ayrıntı verelim; çizgi romanın siyah beyaz orijinallerinin –kaba bir hesapla dörtte biri kadar bir miktarının– kahvelerde batak oynayanların tuttuğu yazbozlarda ya da banka evrakları vs. imzalarken kullanılan cinsten basit tükenmez kalemlerle çizilmiş. Ustanın hüneri işte. İlban Ertem’in -kendi deyişiyle- resimli romanını bir şekilde okuyalım, hatta resimlerini temaşa edelim derim. En azından 2015 ile ilgili güzel bir hatıramız olsun. ilban2 ilban1 ilban6 ilban5 ilban4 ilbanpuslu

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR