Robert Doisneau: Gerçekliğin Yeniden Keşfi

Robert Doisneau: Gerçekliğin Yeniden Keşfi


Twitter'da Paylaş
0

Doisneau’nun neredeyse her fotoğrafına (özellikle dış dünya ayrıntılarına dönük olanlarına) yansıyan gerçekçi damarın, çoğunlukla kendi çocukluğunun hislerinden, hafızadan, küçük bir kasaba olan doğup büyüdüğü yerden beslendiği söylenir.

Yirminci yüzyılın önemli fotoğrafçıları arasına girmiş Robert Doisneau’nun hayatı ilk bakışta o kadar olaysız ve tantanasızdır ki, bu durumun fotoğraflarındaki durgun, zaman zaman hüzün verici güzelliğe ve algı açıklığına yansıdığını hemen hissederiz. Doğup büyüdüğü Fransa’nın kırsal kesimi Gentilly’yi, tıpkı kendisinden önceki büyük Empresyonist ressamlar gibi ölümsüz bir kimliğe büründürmesi, özgünlüğünü ve betimleme gücünü fazlasıyla yansıttığı aile tarihiyle, çocukluğuyla, ilk gençlik yıllarıyla dolu bu coğrafyaya kariyerinin özellikle ilk dönemlerinde tutkuyla bağlı kalması, çekingenliğiyle ünlü mizacını düşündüğümüzde, hep sürüp gidecek bir hayatın hayalini uyandırabilir: Ne var ki, karakterinin bu uysal ve içe dönük haline kıyasla fotoğraf kariyerinin ileriki safhaları daha renkli, daha canlı, birçok alan arasında bölünmüş daha “hareketli” bir yaşamı beraberinde getirecektir. Tabii ondan beklenebilecek olası sapmalarla: Yirmili yaşlarını sürdüğü 1930’larda beş yıl çalışacağı Renault’nun fotoğraf bölümünde de, daha sonra 1950’lerde yolunun düşeceği moda sektöründe de, hep bu hayalci ve kendine dönük yönü yüzünden fazla ısrarcı olmayacaktır: Fotoğrafçı, işe hep geç kaldığı ve sokaklarda avarelik edip “kendince” fotoğraflar çektiği için Renault biriminde; bütün o güzel modelleri kendisinden beklenen parlak ışıklar altında –üstelik kendi kendine yabancılaşmadan– başarıyla yansıtamadığı içinse ünlü Vogue dergisinde aradığını bulamaz ve yollarını ayırmak zorunda kalır: Kelimenin tam anlamıyla, hayata ve insanlara mesafeli, çekingen biridir Doisneau. Fotoğraf makinesiyle sokaklara çıktığı ilk yıllarda dış dünyayla kurduğu bağ görünürde o kadar sınırlıdır ki, insanların değil fotoğrafını çekmek, onlara yakınlaşması, konuşması ya da gündelik hayat ritüellerini belgelemesi neredeyse imkânsızdır: Doisneau’nun çektiği ilk fotoğrafın da bir yığın kaldırım taşının görüntüsü olması bu anlamda şaşırtıcı değil: “Hareket eden”, bir canlılık belirtisi gösteren her şey görüş alanının o kadar dışındadır ki, daha bir süre yetişkinleri değil, belki çocukları, binaları ya da ıssız caddeleri fotoğraflar Doisneau.

Robert Doisneau

Sonradan, fotoğrafın artık hayatının yeterince merkezine yerleşeceği olgunluk döneminde bu yılları hatırlayacak ve o zamanki çekingenliğinin şimdi ona el değmemiş bir alan bırakmış olduğunu söyleyecektir. Yine de yeterince eğlenmiştir, sokakları, meydanları, Pazar günü aylaklıklarını, çeteler halinde oynayan çocukları, gelip geçenleri keyfince, herhangi bir gerginlik hissetmeden fotoğraflamıştır: Doğup büyüdüğü kısıtlı çevreden kopmadan önceki son kaygısızlık anlarıdır bunlar. Doisneau bir yerde babasından (erken yaşta kaybedecektir onu) bahsederken, onun yaşamı boyunca aynı işte durmadan çalıştığını ve bu durumun hayatının en büyük felaketi olduğunu söyler. Bir bahçeye sahip olmak ve kendi işini dilediğince yapabilmek varken, böyle hayal gücünden yoksun bir işte ömür boyu çalışması, ona kalırsa babasını daha yaşarken bir ölüye çevirmiştir âdeta. Özellikle reklam ve endüstri fotoğrafçılığı yaptığı yıllarda en çok ihtiyacını duyacağı bu kaçış alanı, yani hayal gücü ve fantezi, Doisneau’nun sonraki, görece daha özgür hissedeceği yıllarının fotoğraflarında yeterince hissedilir: Gündelik hayatın monotonluğundan, mekanik yanından uzaklaşma yanlısı bu tutumu, hayal gücünü bir tür “oyun” etkisiyle yan yana getirir ve bazı ünlü fotoğraflarında, daha çok da çocukları şehrin asık suratlı cepheleri önünde, yıkık, köhne sokaklarında, terk edilmiş hurdalıklarda gösteren karelerinde belirgin bir tavır önerir: Doisneau çalışmaya, mesai saatlerine ya da gündelik hayatın diğer gerekliliklerine değil, en temelde böyle bir düzenin hayal gücünü dışlayan yanlarına karşıdır.

Robert Doisneau

Tüm bunların içten içe hatırlatacağı bir “disiplin” yokluğuyla daha profesyonel fotoğraf dünyasına girişi, Doisneau’nun aldığı ilk tepkileri de belirler: Bir fotomuhabiri olarak çalıştığı ajansta fotoğraflarını gösterdiği meslektaşları ona “daha dikkatli” olmasını, çektiği bu türden fotoğrafları “satamayacağını” söylerler. Şehrin banliyölerinde geçirdiği zaman, hiçbir düzlemde, onların umduğu gerçeklik algısıyla buluşamaz ve fotoğrafları “tuhaf bir biçimde ilginç” bulunur; normal ya da tam da olması gerektiği gibi değil. Doisneau’nun neredeyse her fotoğrafına (özellikle dış dünya ayrıntılarına dönük olanlarına) yansıyan gerçekçi damarın, çoğunlukla kendi çocukluğunun hislerinden, hafızadan, küçük bir kasaba olan doğup büyüdüğü yerden beslendiği söylenir: Paul Valery’nin, “fotoğrafın kendi kendini duyuran bir şeyi ifade etmeyeceğini” öne süren sözlerinden esin alırcasına, onun da fotoğraflarının bir anlamda gerçeklere hem büyük bir öznellikle dokunduğunu hem de garip bir büyüyle onları tam da olduğu gibi bırakabildiği ileri sürülür. Fotoğrafçı sadece, hayatta gördüğü bütün o düzene, yapılara ve gri gökyüzüne, fabrika bacalarına, sabah sislerine, tuhaflıklara, bunların uyandıracağı olası sorulara kişisel bir tepkide bulunur ve bunu da en derinde, onları belirgin bir mesafeyle algılayarak daha yakına getirmekle başarır: Kurguyla, düzenlemeyle gerçekliğin, tuhaf olanla tanıdık olanın da iç içe geçtiği yerdir burası. Diğer bir deyişle, özgürlüğün mutluluk verici yanıyla dışarıdaki, baskın gerçekliğin…

Robert Doisneau

Hayatı olduğu gibi yansıtmadığını, onu gördüğü haliyle vermek istediğini söylemiştir bir söyleşisinde: Uzun seneler boyunca yakın dostu ve hayranı kalacak Henri-Cartier Bresson onu kurucusu olduğu Magnum ajansına dahil olmaya teşvik ettiğinde, belki de dönemin bir “popüler” ikonu olan Robert Capa’nın ünlü fotoğrafına atfen, Alman askerleriyle birlikte olan kadınları saçları kazıtılmış halde asla vermeyeceğini söylemiştir. Her ne kadar, özellikle fotoğraflarında, bir ironi ustası olduğu gerçeğini inkâr etse de, kendisinin de öne çıkardığı yönleriyle, yani bir hikâye anlatmaları ve yakın imgeler oluşturmaları sayesinde neredeyse bütün fotoğrafları belirgin bir ironik bilinç taşır… Seçtiği kadar seçmedikleriyle de, yapmamayı tercih ettikleriyle de anılacak bir fotoğrafçı olarak Doisneau, aslında her haliyle hınzır ve imalıdır: Hiç otoportresi yoktur mesela; ama başkalarının “fizyonomi”sinde kendi imajını arayacak (ve hiç yansıtmayacak) kadar da tepkilidir. Ya da bir iki üstünkörü örnek dışında “çıplak” fotoğrafı çekmemesi, kadınları daha çok bir hayal, doğal bir şaşkınlık vesilesi olarak gördüğünü gösterir; rahatsız edici esrarengiz varlıklar olarak değil. Şöhreti ve ünü asla niyet etmemiş biri olarak, ileriki yıllarda çok fazla tanınır hale geldiğinde bile (birçok ünlüyü, mesela Picasso ve Le Corbusier’yi de fotoğraflamıştır), zamanın “aciliyet” arzeden konuları ve olaylarına mesafeyle yaklaşmıştır: Paris’in 1944’teki özgürlüğü sırasında hissettiklerinin çocuksu bir bilinçsizlik ve kaygısızlıktan ibaret olduğunu, büyük harflerle yazılan Tarih’ten hiçbir şey anlamadığını söyleyecektir. Sahiden de öyle biri değildir Doisneau, ve ne sayısız kez fotoğrafladığı ülkesini ve doğup büyüdüğü toprakları birçok meslektaşının yapacağı gibi turistik ya da tarihi bir belgeye çevirmiştir ne de insanları bir arada tutacak en derin bağ olarak bu gibi toplumsal, siyasal olayları başat önemde görmüştür. “Birçok insan ve şey söz konusu olduğunda, bu sahneden bir fotoğraf çıkaramam ben,” diyecek kadar cesaret ve iddiadan uzak fotoğrafçı için en derindeki fikir, hâlâ ve her zaman daha sıradan, daha naif ve kelimenin en özgün anlamıyla daha kişisel olandır.

robert doisneauRobert Doisneau

Robert Doisneau

Robert Doisneau

Robert Doisneau

Robert Doisneau

Robert Doisneau

Robert Doisneau

Robert Doisneau

Robert Doisneau

Robert Doisneau


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR