Robert Walser’in Aydınlık Dünyaları
7 Temmuz 2019 Edebiyat

Robert Walser’in Aydınlık Dünyaları


Twitter'da Paylaş
0

Eserleri pekâlâ savaşın yıkıcılığının, savaş öncesi veya sonrasının örtük bir resmi olarak değerlendirilebilir, durmadan yeni bir hayatın peşinde, özgürlük idealiyle yaşayan aylak, başıboş karakterleri kurulu düzene bir başkaldırı olarak görülebilirdi.

Hayatını göz önünde bulundurunca, insan Robert Walser’in eserlerine tam olarak nasıl mesafe edineceğini kestiremiyor: Son yirmi yedi yılını şizofreni teşhisiyle akıl hastanelerinde geçiren, üstelik gerçekten hasta olup olmadığı üzerinde bile fikir birliğine bütünüyle varılamamış bir yazardan bahsediyoruz. Kimilerine göre, doktorlarınki “aşırı” bir teşhisti böylesine sakin biri için; kimileriyse –çok sevdiği ablası dâhil– bu uzun kapatılmanın onu bir biçimde arındıracağını düşünüyordu. Bugün elimizde birkaç romanı ve öyküleri bulunsa da, hastanelerde geçen ömründe neredeyse hiç yazmamış bir yazar Robert Walser; ve kendi zamanından günümüze etrafında oluşan efsanevî havayı dağıtmak için de bu eserlerden başka pek bir dayanağımız yok.

Belki de en doğru yaklaşım Walter Benjamin’indir ve bütün Walser kişileri derin bir hastalıktan iyileşmişlerdir de, bunca tuhaf yapılarına bakarak biz ancak bu duruma hangi yollarla varmış olduklarını düşünüp duruyoruzdur (ama onlar da düşünüyorlardır; Yardımcı romanında başkarakter Joseph Marti, ev sahibesinin ona “tuhaf bir kişiliği olduğunu” söylemesi üzerine uzun uzun ve alınganlıkla düşünür meselâ). Bu oldukça akla yatkın bir tespit, çünkü –diyelim şizofreniyle iç içe geçmiş– bir hayatı geriye dönük irdelediğimizde ulaşacağımız şey sadece birtakım bölük pörçük ipuçlarından daha fazlası, kendi içinde tutarlı ve her ânı bir bütünü ima eden bir görünüm de olabilir. Haydut romanının hayli ikircikli ve yapısal olarak düşünüldüğünde hayli “parçalanmış” yönü dikkate alındığında (sadece anlatıcı ile başkarakterin ilişkisi bile yeter böyle bir izlenim için) ya da Gezinti’de toplanan öykülerinin kimilerinde süregiden bazı öğeler varsayıldığında (çocuklaşmış, gelişme göstermeyen bir zihin, açık tekrarlar, dağınıklık, sürekli duyulan bir zulüm ve tehdit hissi vs.) Benjamin’in tezi bir miktar askıya alınmak zorunda kalır; ama her şey bu kadarından ibaret değildir: Tanner Kardeşler, Yardımcı ve Jacob Von Gunten gibi, yazarın gençlik –ve hastane öncesi– romanları hesaba katıldığında, bütün mesele yeniden bulanık bir hal alır.

robenrt walser

Bu ilk dönem eserlerini düşünüp, “geriye doğru” yapacağımız bir değerlendirme onlardan bir bütünlüğü ve istikrarı soyutlamayacağı için, Walser’in zihninin “oluşumunu” hep belli belirsiz sezeriz ve bu durum da bizi bu romanları edebî yönleriyle –ilkin ve en önemlisi bunun için– ele almaya zorlar. Tanner Kardeşler pek de dağınık olmayan ve Haydut’ta karşılaşacağımız “fragmantal” yapıyı güzellikle örtüleyebilen bir romandır; Yardımcı baştan sona bir olgun hikâyedir ve Jacob Von Gunten –Kafka’nın “arkadaşımın en güzel eseri” diyeceği– duygusal bütünlüğü yeterince gözetilip tasarlanmış izlenimi veren bir romandır… Hepsinde de yazarın kimi edebî olanakları kullanmış olabileceğine inanırız. Bu romanlarda kişilerin –psikiyatri verilerinin birer birer simgeleştireceği– kimi karakter ve davranış özellikleri göstermeleri, mesela başkaları için durmadan canını feda etme hayalleri kurmaları, karşılaşılan her şeyden sürekli iç düşünceler üretmeleri, kendi kendilerine yüksek sesle yaptıkları monologlar vs. bizi pek de “aksi yönde” düşündürmez: Kişilerin –Walser’dan ilhamla– çıktıkları uzun yürüyüşler, aylaklıklar ve böyle zamanları son derece “güzelce” düşünülmüş olduğuna hayret edeceğimiz pasajlarla birleştiren yazarın hüneri, anlatım coşkusu ve kimi kez doğayla bir ve aynı şey olabilen saf bilinçler resmediyor oluşu hayatın pürüzsüz ve olağan aktığına inandırır bizi. İnsanlar birbirlerine yönelir, karşılıklı içlerini açar, güven duyup özen gösterirler; her türlü kötücül hissi engellemek için tabiat ve sokaklar hep orada durur; silikleşmeye eğilimli karakterler başka hayatlara incelikle yer açar… Bir yerde Hermann Hesse’nin söyleyeceği gibi dünya Walser gibileri tarafından yönetilse ve bu romanlara benzeyen bir yer olsa, savaşsız, çatışmasız, daha güzel bir geleceğe dönüşecektir belki de: “Unutulmaya” içtenlikle duydukları özlem, kişiliklerinin pek parlamayan yanları ve hep çevredekilere ayna tutan yönleriyle yazarın baş kişileri aynı zamanda sessiz sedasız bir yaşama ahlâkı da öne sürüyorlardır çünkü; uzlaşmacı olsun veya olmasın, son aşamada dikkatten ve öngörüden beslenen bir dünyadır düşledikleri. Tanner Kardeşler’de dikbaşlılıkla ve kişisel özgürlüğe büyük bir bağlılıkla durmadan iş değiştiren Simon bile “elinde olmadan” hep güzel şeyler düşünürken bulur kendini ve yapacağı yeni başvuruları sabahın tatlı ışığı, günlerin, mevsimlerin mucizevî yanlarıyla birleştirerek büyük bir algı açıklığıyla bize sunar. Böyle anlarda kişiler yaşama sevinciyle yüklüdür ve hiçbir olumsuzluk bu sevinci gölgeleyemez. Bu yüzden Tanner Kardeşler’de Simon’un uzun yürüyüşü esnasında kara batmış bir şair arkadaşına rastgelmesini ister istemez Walser’in kendi ölümüyle birleştirdiğimizde (akıl hastanesinden çok uzakta çocuklar onu karlar içinde yatarken bulmuşlardır) veya yine bu romanda anlayışlı kızkardeş Hedwig’i “gerçek bağlarıyla” düşündüğümüzde (hastanenin kapısına geldiklerinde Walser ona “Yaptığımız doğru mu,” diye sormuş ve kızkardeşinin sessizliği nihaî açıklaması olmuştur) varacağımız sonuç şizofreniye yakalanmış bir insanın hayatının gizemlerle ve tesadüflerle dolu, kendi üzerine kapanan yapısı değil, ancak büyük bir özenle ve anlayışla, doğru dürüst yaşanmış bir hayatın samimiyeti olur. Yaşamından birçok ayrıntının birebir girdiğini artık bildiğimiz bütün romanların aynı zamanda bir yaşantıyı ve kaderi öncelemiş olması hüzün vericiyse, sonuna kadar düşünülen bir hayatla karşı karşıya olduğumuz için öyledir.

robert walser

Gezinti’deki öyküler ise bir kez daha parlaklıkla Walter Benjamin’in tespitini hatırlatsa da, barındırdıkları aşırı ve tuhaf görünümler onları biraz daha öteye taşıyordur: Öykülerin birçoğunda zihinlerin “iyileşmeye” eğilimleri oldukça zorlu ruh halleriyle iç içe verilir çünkü. Karakterler yine sevgi yüklü yeni bir hayatın, iyimser bir ahlâk savunusuna dönüşebilecek ilişkilerin varlığını sık sık hayal ederler; ama bu kez içinde debelendikleri –çözümünün hissedip yaşamakta olduğunu bilseler de pek dağıtamadıkları– kuşkular, yapayalnız kalacak olmanın bilinci ve özlemi, saplantılı tekrarlar, takıntılar ve hayattan hiçbir şey beklememeye varacak edilgenlikleri de epey yer kaplıyordur. Bazen bütün bir öyküye kimliğini veren ve örneğin Thomas Bernhard’da bilinçli bir öfkeye, sinizme dönüşecek olan saplantılı tekrarlar, döngüselliğe tutulmuş gibi görünen anlatımın seyri hiç de daha üstün bir fikre götürmez bizi ve okumakta olduğumuz zihnin “tuhaflığına” hayret etmekle kalırız. Diğer bazılarında sanki bir kriz, tehdit ihtimali ve ezilme hayalleri sürüp giderken, bütün bunların panzehiri olabilecek uzun doğa yürüyüşleri veya masalların apaçıklığı birer düş olarak kalır ve önceki romanlarından bildiğimiz anlatımın hafifliği ve güzelliğine bütünüyle dönüşemez. En iyi ihtimalle, çağın ve insan ilişkilerinin aldığı yöne son derece uysal toplumsal eleştiriler getirilir ve bütün karşıtlıkların ve anlaşmazlıkların üzerini kesin bir biçimde örten kar gibi, her şeye anahtar olacak Dickens romanları gibi tartışmasız –ve belki çocukça– çözümler sempatimizi uyandıracak ölçüde yeni bir algı alanı açsa da, derindeki tedirginlik de kendine yeterince yer bulur. Yine de kitaba ismini veren uzunca öyküde bu söylediklerimin tam aksini ispat edecek güçlü pasajlar da bulunur (zaten kendi kendisinin aksini de düşünüvermek Walser karakterlerinin belirgin bir yönüdür): Bu öykünün telaşsız ve saf bir düzyazısı vardır, kaba ya da sert ifadelere –ne de hayallere– hiç yer vermez, okura kimi zaman tereddütlü, sakin bir sesleniş barındırır ve nihaî tuhaflığını da farklılığı ya da derinliğinde değil, bugün artık bizim için yabancı ve uzak olan bir dünyaya hitap etmesinden alır. Gezintinin bir anında “ürkeklik ve kuşku” karakterimizi esir alsa bile, hemen sonra yeni bir “sıcaklık ve mutluluk” hayali bu kötümser manzarayı dağıtıverir.

Çağ romanlarının, hayli düşünsel “ağırlığa” sahip gelişim romanlarının, büyük toplumsal dönüşümlere ışık tutan anlatıların revaçta olduğu bir dönemde yazıyordu Robert Walser. Eserleri pekâlâ savaşın yıkıcılığının, savaş öncesi veya sonrasının örtük bir resmi olarak değerlendirilebilir, durmadan yeni bir hayatın peşinde, özgürlük idealiyle yaşayan aylak, başıboş karakterleri kurulu düzene bir başkaldırı olarak görülebilirdi. Üstelik burjuva değerlerinin, insanların birbirleriyle eşitliğini engelleyen gündelik yaşam koşullarının reddi olabilecek sahnelerle, küçük detaylarla, imalarla da doluydu öyküleri, romanları. Ama onu çağdaşlarından –mesela Thomas Mann’dan, Robert Musil’den– ayıran çok belirgin bir yönü de vardı: Düşüncelerimizi değiştirmek veya sarsmak için yazmıyordu Walser, ne de dış dünyaya, toplumsal ilişkilere “olduğu haliyle” yer açıp aynı doğrudanlıkla bir eleştiriye girişiyordu. Onu asıl “düşünsel” yapan yanı, her seferinde bir bilincin seyrini bütün içtenliğiyle ortaya seriyor olmasıydı ve belki de kendisine “arkadaşım” diye seslenen Kafka’yı çok önceden selamlayarak yepyeni, çok özgün bir dünya tasavvuru geliştirmişti. Kafka’nın karamsarlığına karşı çıkacak, ama derinliğini haklı çıkaracak bu tasavvura göre, dünya hep aydınlık bir yerdi ve her ne pahasına olursa olsun öyle kalmalıydı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR