Roberto Bolaño: Latin Amerika Edebiyatının Dahi Çocuğu
5 Kasım 2018 Söyleşi Edebiyat

Roberto Bolaño: Latin Amerika Edebiyatının Dahi Çocuğu


Twitter'da Paylaş
0

“Son yıllarda okuduğum yazarlar arasında beni en çok Roberto Bolaño etkiledi. Bu kadar genç ölmesi büyük bir talihsizlik." – Susar Sontag

1953 Şili doğumlu Roberto Bolaño kamyon şöförü (aynı zamanda boksör) bir baba ile öğretmen bir annenin oğlu. Çocukluğunda ailesiyle birlikte Mexico City’ye yerleşip uzun yıllar orada yaşayan Bolaño, henüz on beş yaşında okulu terk edip gazeteciliğe başladı. Sol çevrelerle tanışıklığı o günlere uzanır. Salvador Allende’nin iktidara gelmesiyle devrime omuz vermek için Şili’ye dönen yazar, bir sokak gösterisinin ardından tutuklanıp tıkıldığı hapishaneden polis olan ilkokul arkadaşlarının yardımıyla kurtulup soluğu tekrar Meksika’da aldı. Şairliğini her zaman daha çok önemseyen Meksika’daki şair arkadaşlarıyla marjinal bir hareket olarak kalan “Infrarealizm” akımını kuran Bolaño, Octavio Paz’ın ardından Meksika şiirinin alışılagelmiş kalıplarına başkaldıran sivri dilli bir isyankâr olarak ünlendi. Doksanlı yılların sonuna doğru baba olan Bolaño, dünyanın farklı yerlerine yaptığı gezilerin sonrasında İspanya’nın Katalonya bölgesinde küçük bir sahil kasabasına yerleşti ve ailesini geçindirme sorumluluğunun da etkisiyle roman yazmaya yöneldi.

1998 yılında yayımlanan Los Detectivos Salvajes (Vahşi Hafiyeler) adlı romanıyla olağanüstü bir başarı yakaladı, Cortázar’ın ünlü Rayuela (Seksek) adlı romanıyla kıyaslanan kitap, Bolaño’ya Latin Amerika’nın Nobel Edebiyat Ödülü olarak kabul edilen Rómulo Gallegos Edebiyat Ödülü’nü kazandırdı. O tarihten elli yaşında hayata gözlerini yumduğu 2003 yılına kadar yayımladığı bir düzine romanla uluslararası edebiyat çevrelerinin de çağının en önemli romancısı olarak kendisini selamlamasını sağlayan Bolaño, ölümüyle Latin Amerika, hatta dünya edebiyatının efsaneleri arasında yerini aldı desek yanlış olmaz. ABD’li yazar Susan Sontag’ın, “Son yıllarda okuduğum yazarlar arasında beni en çok Roberto Bolaño etkiledi. Bu kadar genç ölmesi büyük bir talihsizlik. Son derece üretken bir yazardı, yapıtları İngilizceye yeni yeni çevrilmeye başlamıştı, daha anlatacak o kadar çok hikâyesi vardı ki gerçekten çok yazık oldu,” sözleriyle övdüğü Bolaño ile ünlenmeye başladığı doksanlı yılların sonlarından itibaren düzenli söyleşiler gerçekleştiren dostu Monica Maristain, Bolaño’yla son söyleşilerini 2003 yılında onun ölümünden bir hafta sonra “Bolaño’nun son söyleşisi” adıyla Meksika Playboy dergisinde yayımladı. Daha sonra kitap olarak da yayımlanan söyleşilerden derlediğimiz bir bölümü paylaşıyoruz.

roberto bolano

Disleksik olarak doğmak hayatta size bir avantaj sağladı mı?

Tam tersine. Futbol oynarken sorun yaşardım, çünkü solaktım. Mastürbasyon yaparken sorun yaşardım, çünkü solaktım. Yazı yazarken sorun yaşardım, çünkü sağlaktım. Gördüğünüz gibi hiçbir ciddi sorun yaşamadım.

Şairlikte düzyazıdan daha başarılı olduğunuza sizi kim inandırdı?

Bu konuda ölçütüm yazdıklarıma dönüp baktığımda duyduğum utanç. Es kaza bir şiir kitabımı ya da bir romanımı açıp sayfaları karıştırdığımda şiirlerim yüzümü daha az kızartıyor.

Kendinizi Şilili mi, İspanyol mu, yoksa Meksikalı mı olarak görüyorsunuz?

Latin Amerikalıyım.

Şili edebiyatı denince aklınıza ne geliyor?

Muhtemelen Şili edebiyatının en öfkeli, en gri ve belki de en ödlek şairlerinden Carlos Pezoa Véliz’in kâbuslarından ibarettir Şili edebiyatı. Yirminci yüzyılın başlarında ölmüş, topu topu da iki tane unutulmayacak şiir yazmış, ama gerçekten unutulmaz şiirler. Belki de Pezoa Véliz hâlâ hayatta, ölüm döşeğindedir, son anları da oldukça uzun sürmektedir, olamaz mı? Biz Şilililer de o ânın içindeyizdir.

Yeterince dostum ve düşmanım olduğunu düşünüyorum, hepsi bedava.

İnsanlarla sürekli zıtlaşmak niçin bu kadar hoşunuza gidiyor?

Ben insanlarla hiçbir zaman zıtlaşmam.

Hasımlarınız mı daha çoktur hayatta, yoksa dostlarınız mı?

Yeterince dostum ve düşmanım olduğunu düşünüyorum, hepsi bedava.

Hayatta en yakın dostlarınız kimler?

En yakın arkadaşım şair Mario Santiago’ydu; 1998 yılında öldü. Şimdilerde en yakın arkadaşlarım Ignacio Echevarría, Rodrigo Fresán ve A.G. Porta.

Nicanor Parra hepsinin üstündedir benim için. Pablo Neruda, Vicente Huidobro ve Gabriela Mistral dahil olmak üzere.

Antonio Skármeta sizi hiç programına davet etti mi?

Bir defasında sekreteri, belki de hizmetçisi telefon etti, kendisine çok meşgul olduğumu söyleyip savdım.

Biraz da adlardan gidelim. Enrique Lihn mi, Jorge Teillier mi, Nicanor Parra mı?

Nicanor Parra hepsinin üstündedir benim için. Pablo Neruda, Vicente Huidobro ve Gabriela Mistral dahil olmak üzere.

Eugenio Montale mi, T.S. Eliot mı, Xavier Villaurruita mı?

Montale. Eliot yerine Joyce olsaydı, Joyce. Eliot yerine Ezra Pound olsaydı, kesinlikle Pound.

John Lennon mı, Lady Di mi, Elvis Presley mi?

The Pogues. Suicide ya da Bob Dylan. Neyse işin suyunu çıkarmayayım; Elvis Forever! Şerif yıldızı takmış, bir Mustang’in direksiyonuna kurulmuş avuç avuç hap alan bir Elvis hayal ediyorum ve tabii o müthiş sesini.

Sizce Pablo Neruda’nın en iyi şiiri hangisi?

Residencia en la Tierra (Yeryüzü Misafirliği) kitabındaki hemen hemen bütün şiirleri.

Gabriela Mistral’i tanımış olsaydınız kendisine ne derdiniz?

Anacım, beni affet! Kötü bir insan oldum ama bir kadının aşkı beni kendime getirdi.

Ya Salvador Allende’ye?

Az konuşurdum ya da hiçbir şey söylemezdim. İktidarı elinde bulunduranlar (bu süre kısa da olsa) edebiyattan hiç mi hiç anlamazlar, onları tek ilgilendiren iktidardır. Bense paşa gönlüm isterse yalnızca okurlarımın soytarısı olmayı yeğlerim, ama iktidar sahiplerinin asla. Biraz fazla melodramatik, fazla gururlu bir yanıt oldu ama ne yapalım işin aslı bu.

Vicente Huidobro’yla ne konuşurdunuz? Huidobro bana biraz sıkıcı geliyor. Sakin sakin şarkı söyleyerek yere inen bir paraşütçü gibi. Oysa ben paraşütçünün paraşütü açılmayıp dosdoğru yere inenini severim.

roberto bolano

Octavio Paz ile aranızdaki soğukluk devam ediyor mu?

Benim açımdan tabii ki hayır. Meksika’da yaşadığım dönemde onun klonları gibi yazan şairler ne düşünür bilemem tabii. Uzun zamandır Meksika şiirinde ne olup bittiğinden haberdar değilim. Tekrar tekrar José Juan Tablada ve Ramón López okuyorum, ama bugünlerde benim gibi ellili yaşlarına varmış olan şairlerin ne yazdıkları konusunda bir fikrim yok.

Şimdilerde Paz’dan boşalan makamı Fuentes’in doldurduğu söylenebilir mi?

Uzun zamandır Fuentes’in herhangi bir yapıtını okumadım açıkçası.

Arturo Pérez Reverte’nin İspanyolcanın en çok okunan yazarı olması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Pérez Reverte ya da Isabel Allende ikisi de aynı kapıya çıkar. Feuillet de zamanının en çok okunan Fransız yazarıydı.

Peki, Arturo Pérez Reverte’nin İspanyol Akademisi’ne seçilmesine ne diyorsunuz?

Akademi ayrıcalıklı kafataslarının mağarası sanki. Juan Marsé yok, Juan Goytisolo yok, Eduardo Mendoza, Javíer Marias da Akademi’de yer almıyor hatırladığım kadarıyla. Olvido García Valdéz de yok. Álvaro Pombo var mı yok mu hatırlamıyorum ama varsa da bir yanlışlık sonucu oradadır. Ama Pérez Reverte var. Ne diyeyim Paulo Coelho da Brezilya Akademisi üyesi!

Hasımlarınızın sayısız eleştirileri yüzünden gözyaşlarına boğulduğunuz oldu mu hiç?

Defalarca. Ne zaman hakkımda yazılmış kötü bir şey okusam ağlamaya başlıyorum, yerlere kapanıyorum, gözyaşlarım sel oluyor. Belirsiz bir süre yazmayı bırakıyorum, iştahım azalıyor, sigara içmiyorum, spor yapıyorum, sahilde yürüyüşlere çıkıyorum. Laf aramızda evim deniz kıyısına otuz metre. Ataları Ulysses’i yemiş olan balıkları mideye indirmiş olan martılara soruyorum: Kimseye hiçbir kötülüğüm dokunmamış olmasına rağmen neden ben, neden ben?

Yapıtlarınızla ilgili kimlerin fikrine önem verirsiniz?

Kitaplarımı önce karım Carolina okur, sonra da editörüm Jorge Herralde, hemen ardından da bütün yazdıklarımı sonsuza dek unutmaya çabalarım.

Rómulo Gallegos ödülünden kazandığınız parayla neler aldınız?

Pek bir şey almadım, yanlış hatırlamıyorsam bir bavul almıştım.

Edebiyat ödülleriyle geçindiğiniz dönemde, ödülünüzü alamadığınız zamanlar oldu mu?

Hiç olmadı, İspanya’daki belediyelerin bu konuda her türlü şüpheden ari kurumlar olduğunu söyleyebilirim.

Garsonlukta mı daha iyiydiniz, yoksa tezgâhtarlıkta mı?

En başarılı olduğum iş Barcelona yakınlarındaki bir kampingde yaptığım gece bekçiliğiydi. Ben görev başındayken hiç hırsızlık olmadı. Sonu çok kötü bitebilecek kavgaları ayırdım. Hatta bir keresinde bir linç olayını bile engellemiştim ki daha sonra büyük bir zevkle o adamı bizzat kendim lime lime edebilirdim.

Hayatınızda hiç açlıktan ölecek, soğuktan donacak, sıcaktan yanacak gibi oldunuz mu?

Vittorio Gassman’ın bir filmde söylediği gibi: Mütevazıca evet.

Çalıp da beğenmediğiniz bir kitap oldu mu hiç?

Asla. Kitap çalmanın çelik kasa hırsızlığına üstünlüğü, suçu işlemeden önce insanın çalacağı şeyin mahiyetini titizce inceleme fırsatı olmasıdır.

Hiç sevdiğiniz kişinin adını ağaçlara kazıdınız mı?

Çok daha büyük günahlar da işledim ama şimdi onlara girmeyelim.

Dünyanın en güzel kadınına rastladım dediğiniz oldu mu?

Evet. Bir kuyumcuda tezgâhtarlık yapıyordum. 84 yılı olmalı. Dükkân boştu ve içeriye Hintli bir kadın girdi. Bir prensese benziyordu, belki de öyleydi. İki inci küpe aldı. Sizi temin ederim ki bayılacak gibi olmuştum. Buğday tenli, uzun kızıl saçlıydı, güzelliği bunların da ötesindeydi. Zamana meydan okuyan bir güzellik. Ödemeyi almak zorunda kaldığımda çok utanmıştım. O ise beni anladığını, endişelenmemem gerektiğini anlatan bir ifadeyle gülümsüyordu. Sonra birden kayboldu ve bir daha hayatımda hiç o kadar güzel birine rastlamadım. Bazen bu kadının tanrıça Kali’nin ta kendisi olduğunu düşünürüm. Hırsızların ve yetimlerin koruyucusu. Ama Kali aynı zamanda katillerin de koruyucusu olarak bilinir. Oysa bu kadın yeryüzünün en güzel kadını olmasının yanı sıra iyi bir kadına benziyordu. Çok tatlı ve anlayışlıydı.

Köpekleri mi tercih edersiniz kedileri mi?

Köpekleri, ama hayvan beslemiyorum.

Çocukluğunuzdan neler hatırlıyorsunuz?

Her şeyi, hafızam fena değildir.

Çıkartma biriktirir miydiniz?

Tabii. Özellikle futbolcuları ve Hollywood artistlerini.

Hangi futbol takımını tutuyorsunuz?

Şimdilerde hiçbirini. İkinci lig takımlarını, sonra da sırasıyla üçüncü lige, oradan mahalli lige düşüp kaybolanları. Hayalet takımları tutuyorum artık.

Hangi evrensel kişiliklere benzemek isterdiniz?

Sherlock Holmes’e, Kaptan Nemo’ya, Julien Sorel’e, babama, Prens Mişkin’e, dayıma, Harikalar Diyarındaki Alis’e, ilkokul öğretmenime ya da Houdini’ye ki kendisi Alis, Sorel ve Mişkin’in bir karışımıdır zaten.

Kendinizden büyük komşu kızlarına âşık olur muydunuz?

Tabii ki.

Okulda kızların ilgisini çeker miydiniz?

Sanmam. En azından ben dikkatlerini çekmediğime emindim.

Hayatınıza giren kadınlara neler borçlusunuz?

Yığınla şey, en başta da mücadele etmenin ve güzelliğin anlamını onlar sayesinde öğrendim. Başka şeyler de var tabii ama bu noktada susmam daha hayırlı.

Onlar size neler borçlu olabilir?

Hiçbir şey.

Çok aşk acısı çektiniz mi?

İlk defasında çok canım yandı. Zamanla işi şakaya vurmayı öğrendim.

Karınıza nasıl âşık oldunuz?

Pilav yaparken. O dönemler çok fakirdim ve temel gıdam pirinçti. Bu nedenle pirinci çok farklı şekillerde pişirmeyi bilirim.

İlk defa baba olduğunuz ânı anlatır mısınız?

Geceydi, on ikiden biraz önce. Hastanede sigara içmek mümkün olmadığı için dördüncü katın çatısına tüneyip bir sigara tellendirmiştim. Allahtan sokaktan beni gören olmadı. Amado Nervo’nun diyebileceği gibi: yalnızca ay ve ben. İçeri döndüğümde bir hemşire oğlumun dünyaya geldiğini söyledi. Kocaman bir bebekti, hemen hemen hiç saçı yoktu. Gözlerini açmış, “Beni kolları arasında tutan bu adam da kim?” der gibi bakıyordu.

Lautaro yazar mı olacak?

Ben yalnızca mutlu olmasını umarım. Dolayısıyla başka bir iş yapsa daha iyi olur. Pilot olabilir sözgelimi ya da plastik cerrah, ya da editör.

Size benzeyen yanları var mı?

Çok şükür ki benden çok annesine benziyor.

Cortázar’ın ya da Parra’nın kitaplarına bir zamanlar benim de yaptığım gibi iştahla saldıran genç okurlar duygulandırıyor beni.

Kitaplarınızın satış rakamlarını önemser misiniz?

Asgari ölçüde.

Okurlarınızı dikkate alır mısınız?

Hemen hemen hiç.

Okurlarınızın yorumları arasında sizi en çok duygulandıran ne olmuştur?

Beni saf haliyle okumanın tadını çıkaran okurlar duygulandırır en çok. Hâlâ Voltaire’in Felsefe Sözlüğü’nü okumaya gönül indiren okurlar. Voltaire’in sözlüğünün okuduğum en modern, okuması en zevkli kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum. Cortázar’ın ya da Parra’nın kitaplarına bir zamanlar benim de yaptığım gibi iştahla saldıran genç okurlar duygulandırıyor beni. Okuduğu kitabı kafasının altına yastık yapan gençler. Kitaplar gelmiş geçmiş en iyi yastıktır bence.

Hayatta neler sizi sinirlendirir?

Geldiğim noktada sinirlenmek yalnızca zaman kaybı. Maalesef benim yaşımda zaman kıymete biniyor.

Hiç hayranlarınızın ilgisinden ürktüğünüz oldu mu?

Kendi hayranlarımdan değil ama Leopoldo María Panero’nun hayranlarından korktuğumu söyleyebilirim ki, kendisi benim için İspanya’nın yaşayan en önemli üç beş şairinden biridir. Pamplona’da Jesús Ferrero’nun düzenlediği bir sempozyuma katılmıştık. Panero kapanış konuşmasını yapacaktı. Konuşma günü yaklaştıkça kaldığımız otel başta olmak üzere bütün mahalleyi uçuk kaçık tiplerin doldurmaya başladığını fark ettik. Çoğu tımarhane kaçkını gibi duruyordu ki aslında böyle bir kitlenin de bir şairin umabileceği en iyi dinleyici kitlesi olduğunu itiraf etmeliyim. Sorun şu ki bu hayranların arasında kaçık olmanın ötesinde bayağı katil tipli adamlar da vardı. Bir noktada bunlardan birinin ayağa kalkıp, Leopoldo María Panera’yı ben öldürdüm! diye bir nara atarak şairin kafasına dört el ateş edip geçerken birer el de bizim kafamıza sıkacağından korktuk.

Dario Osses gibi eleştirmenlerin sizin en çok gelecek vaat eden Latin Amerikalı yazar olarak nitelendirmeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şaka olmalı bu. Latin Amerika’nın en az gelecek vaat eden yazarı olduğum kesin. Ben daha çok geçmişiyle var olanlardanım ki nihayetinde belirleyici olan da budur.

Hayatta neler size sıkıcı gelir?

Solcuların içi boş söylemi. Sağcıların içi boş söylemi de sıkıcıdır ama zaten onların lakırdılarından bir beklentim olmadı hiçbir zaman.

Sizi eğlendiren şeyler?

Kızım Alexandra’yı oynarken seyretmek. Deniz kıyısında bir kahvede kahvaltı etmek, kruvasan yiyip gazete okumak. Borges’in, Bioy’un, Bustos Domecq’in kitapları. Sevişmek.

Yapıtlarınızı elle mi yazıyorsunuz?

Şiirleri elle, geri kalanı 1993 model eski bir bilgisayarla.

Cennet nasıl bir yer olmalı sizce?

Venedik gibi bir yer olsa gerek cennet, İtalyanlarla dolu. Kullanılıp atılan, hiçbir şeyin sonsuza dek sürmediği bir yer, cennetin bile bir sonu olmalı.

Ya cehennem?

Ciudad Juárez gibi bir yer, yani lanetimiz ve aynamız bir anlamda. Hayal kırıklıklarımızın, arzularımıza ve özgürlüğümüze dair tiksindirici çıkarsamalarımızın rahatsız edici bir aynası.

Hastalığınızın ciddiyetini ne zaman öğrendiniz?

1992’de.

Hastalık kişiliğinizi değiştirdi mi?

Değiştirmedi. Ölümsüz olmadığımı biliyordum. İnsan otuz sekiz yaşında zaten bunun farkına varmış olmalı artık.

lmeden önce neler yapmak istiyorsunuz?

Özel bir isteğim yok. Ölmemeyi tercih ederdim tabii. Ama er ya da geç, adına ölüm dediğimiz o alımlı kadın benim de kapımı çalacak. Sorun şu ki bazen karşınıza bırakın alımlı olmasını bir kadın olarak bile çıkmıyor ölüm. Nicanor Parra’nın bir şiirinde dediği gibi, zamanı geldiğinde öfkeli bir orospu çalıyor kapınızı. Saç saça, baş başa kavga etmeniz gerekiyor giderayak.

Öbür tarafta kiminle karşılaşmak hoşunuza giderdi? Öbür taraf diye bir şey olduğuna inanmıyorum, varsa büyük sürpriz olur benim için. İlk işim Pascal’in verdiği bir derse kaydımı yaptırmak olurdu her halde.

Yapıtlarınızı okurların ve eleştirmenlerin meylettiği gibi en tepeye Vahşi Hafiyeler’i koyup ve geriye kalanlar gibi bir derecelendirmeye tabi tutuyor musunuz?

Beni utandırmayan yegâne romanım Antwerp, belki de hâlâ okunamayan bir yapıt olageldiği içindir. Bu yapıtın uğradığı ağır eleştirileri er meydanında bileğinin hakkıyla kazanılmış madalyalar olarak görüyorum, günümüzün sanal savaşlarının içi boş zaferleri gibi değil. “Yapıtım”ın geri kalınıysa, ne diyeyim, fena değil. Eğlendirici romanlar. Daha fazlası varsa zaman hükmünü verecektir. Şimdilik bana para kazandırıyorlar, farklı dillere çevriliyorlar, çok cömert ve cana yakın insanlarla arkadaşlık kurmamı sağlıyorlar, yazarlıktan geçimimi sağlayabiliyorum, hem de oldukça iyi bir şekilde. İnsan daha ne ister. Bütün bunlara rağmen söylenmek nankörlük olur doğrusu. Aslına bakarsanız kendi kitaplarım o kadar da ilgilendirmiyor beni, başkalarının kitaplarına daha meraklıyım.

roberto bolano

Bugün olsa Vahşi Hafiyeler’den birkaç sayfa çıkarmayı düşünmez miydiniz?

Hayır. Birkaç sayfa atmak için oturup bütün kitabı yeniden okumam gerekirdi ki, benim dinim bunu yasaklıyor.

Günün birinde birilerinin bu romanı sinemaya aktarmak istemesi olasılığı sizi korkutuyor mu?

Ah! Monica, başka korkularım var benim. Daha korkunç şeylerden diyelim, sonsuzca korkunç şeylerden korkuyorum.

“El ojo Silva” öyküsü Cortázar’a bir saygı duruşu mu?

Hayır, ilgisi yok.

“El ojo Silva”yı bitirdiğinizde, örneğin bir “Casa Tomada” seviyesinde bir hikâye yazmış olabileceğinizi düşünmediniz mi?

“El ojo Silva”yı yazmayı bitirdiğimde, ağlamaya son verdim, ya da onun gibi bir şey oldu diyelim. Bir yazar Cortázar’ın bir hikâyesinin seviyesine yaklaşabilse daha ne ister hayatta. Öte yandan “Casa Tomada”nın da favorilerim arasında olmadığını itiraf edeyim.

Hayatınızda iz bırakmış beş kitabı sayın desem?

Benim beş kitabım aslında beş bindir, yine de üç beş isim sayayım. Cervantes’in Don Quijote’u, Melville’in Moby Dick’i, Borges’in bütün yapıtları, Cortázar’ın Seksek’i, Breton’un Nadja’sı, Jacques Vaché’nin mektupları, Alfred Jarry’nin Übü serisi, Kafka’dan Şato ve Dava, Lichtenberg’in Aforizmalar’ı, Wittgenstein’ın Tractatus’u, Bioy Casares’in Morel’in Buluşu, Petronio’nun Satyricon’u, Titus Livius’un Roma Tarihi, Pascal’in Düşünceler’i.

Editörünüzle aranız iyi mi?

Oldukça iyi. Herhalde çok akıllı biri ve çoğu zaman da çok sevimli. Belki de bu kadar cana yakın olmasa benim için daha iyi olurdu. İşin aslı şu ki kendisini sekiz yıldır tanıyorum, en azından benim cephemde, bir boleroda dendiği gibi, “Sevgiler çoğalmaktan başka bir şey yapmıyor.”

Vahşi Hafiyeler’i çağdaş Meksika edebiyatının “büyük” romanı olarak nitelendirenler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bunu acıma hissiyle söylediklerini düşünüyorum. Beni sağda solda güçten kuvvetten düşmüş, bitik bir durumda görüyorlar ve merhametli bir palavra sıkmaktan daha iyi bir şey akıllarına gelmiyor.

Yapıtlarınızla ilgili kimin öğütlerine kulak verirsiniz?

Ben kimselerin öğütlerine kulak asmam, doktorumun bile. Sağa sola öğüt verir dururum ama kimseyi dinlemem.

Meksika günlerinizden özlediğiniz bir şeyler var mı?

Gençliğim ve Mario Santiago ile yaptığımız sonu gelmeyen yürüyüşler.

Meksikalı yazarlardan beğendikleriniz kimler?

Çok var. Kendi kuşağımdan Sada’yı beğenirim. Sada’nın yazarlık tasarımının aralarındaki en gözü pek çaba olduğunu düşünüyorum. Villoro, Carmen Boullosa beğendiğim isimler. Gençlerden Álvaro Enrigue, Mauricio Montiel, Volpi, Ignacio Padilla’yı ilgiyle izliyorum. Sergio Pitol’u hâlâ okuyorum ki her geçen gün daha iyi yazıyor.

Dünyanın içinde bulunduğu duruma bir çare var mı sizce?

Dünya canlı bir varlık ve canlı olan hiçbir şeyin dermanı yoktur, bu da bizim şansımız bir bakıma.

Bir ömrü nasıl yaşadım derdiniz?

Durun bir dakika! Hâlâ yaşıyorum, okuyorum, yazıyorum, filmler seyrediyorum, Arturo Prat’ın Esmeralda’nın İntiharları kitabında dediği gibi yaşadığım sürece bu bayrak gönderden inmeyecek.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR