"Roma İmparatorluğu’nun Doğu’daki son kalesi ve UNESCO dünya mirası yakılıp yıkılırken siz sustunuz!"
28 Aralık 2015 Ne Haber Hayat İnsan Şehir

"Roma İmparatorluğu’nun Doğu’daki son kalesi ve UNESCO dünya mirası yakılıp yıkılırken siz sustunuz!"


Twitter'da Paylaş
0

Bir yazarın, insan hakları savunucusunun çığlığı. Oysa Sur’lar birkaç ay önce UNESCO dünya mirası listesine girmişti. Sur ve Hevsel bahçeleri dünyanın başka bir yerinde olsa dünyanın sekizinci harikası olurdu. Bence dünyanın en büyük kalesi ve dünyanın en büyük açık hava müzesidir Sur içi. Korunmalıydı. El üstünde tutulmalıydı. Film platosu değil gerçek burada yaşanan her şey, arayan soran insanlara anlatırken bile inandırıcı olmak için birçok kez kendimi helak ederken yakalıyorum. Aylardır silah sesleri ve şiddetli patlama seslerine kulak kesiliyoruz. Patlamalar ve çatışmalar eşliğinde sessizce evin içinde dolanmaya, kuş uykusunda uyumaya, zor yutabildiğimiz lokmaları uzun uzun çiğnemeye, isteksizce çocuklarımızı sevmeye, giysilerimizi yavaş hareketlerle değiştirmeye, şaşkın ve çaresizce yaşamımızı devam ettirmeye çalışıyoruz. Sur içi. Çocukluğumun geçtiği antik şehir. Kapısından kim bilir kaç imparatorun, kralın, emirin, satrabın, paşanın, şairin, yazarın, dervişin, elçinin, maslahatgüzarın, kafilenin, kervanların, elleri bağlı isyancıların, Şeyh Sait ve arkadaşlarının, seyyahın, Avrupalı devlet büyüğünün geçip gittiği Saray Kapı’da geçti çocukluğum. Kapısında tahta kılıçla beklediğimiz, akşama doğru geçen faytonların arkasına asılarak eve doğru gittiğimiz Sur içi ve Saray Kapı şu an tam olarak ne haldedir bilmiyorum. Bazen basına yansıyan birkaç karede şehir tamamen yıkılmış durumda. Tümünü kimse bilmiyor. Kendi kaderine terk edilmiş durumda. Oysa Sur’lar birkaç ay önce UNESCO dünya mirası listesine girmişti. Sur ve Hevsel bahçeleri dünyanın başka bir yerinde olsa dünyanın sekizinci harikası olurdu. Bence dünyanın en büyük kalesi ve dünyanın en büyük açık hava müzesidir Sur içi. Korunmalıydı. El üstünde tutulmalıydı. Çocukken kapısında oynadığımız Saray Kapısı, ihtişamlı devasa bir demir kapıdan müteşekkil muhkem bir kale kapısıdır. Şehrin merkezinde olan İç Kale uzun yıllar Adliye ve cezaevi olarak kullanıldı. Bu eski İç Kale’nin kim tarafından yapıldığı hâlâ bulunamadı. Kazılar yeni başladı. Çünkü şimdiye kadar üstünde karakol vardı. Jitem diye bilinen karanlık yapının merkezi de buradaydı. Çok sayıda insan burada kaybedildi. İşin ilginci ise Jitem binasıyla Adliye binası arasında elli metre bile yok. Kaybolan kişi sorgulanmak üzere oraya götürülüyor. Babası veya eşi dilekçe vermek için Jitem binasının karşında bulunan Savcılığa gidiyor, savcı ne olduğunu asla öğrenemediği başvuruyu alıp havale ediyor ve çekmeceye bırakıyordu. Oysa seslense karşıdan gözaltına alınıp sorgusu yapılan insanın duyacağı mesafedeydi. Eşim Sur içinde 15 yıldır öğretmen olduğundan sürekli gidip gelirim Sur içine. Orada dolanır, çay içer, insanlarla sohbet ederdim. Yoksulluğun hüküm sürdüğü, evlerin derme çatma olduğu sur içinde yaşamak nerdeyse mucizedir. sur2 Çatışmaların durakladığı bir ara yine gittim Sur içine. Ermeni ustaların bazalt taşlardan yaptığı, içinde fıskiyeli havuzları bulunan, incesazın eksik olmadığı, iki veya üç katlı bahçeli evlerinin içi çöp yığınlarıyla dolmuş, bitli, uyuz köpeklerin cirit attığı taş ve toprak yığınına dönüşmüştü. Çok sayıda evin duvarında koca delikler oluşmuştu. Bu halini görünce içimdeki boşluk büyüyüverdi. Ayaklarım tutmaz oldu. Dolan gözlerimin imdadına karşı evden çıkan tanıdığım Şevko Dayı yetişti. Koşup elini öptüm. Beni tanıyamadı. Şevko Dayı’ya, “Nasılsın,” diye sordum. Eliyle, önce sokağı sonra gökyüzünü sonra da orta bir yeri göstererek “gitti, şehir gitti” diyordu. Elini öpüp ayrılırken sokağımızdaki çocukların kahkahaları, annemin “Muharremmm” diyen ince sesi, babamın akşam eve gelirken söylediği “kerata, hâlâ sokakta mısın” sözü, fayton tekerleğinin bazalt taşların üzerinde çıkardığı gürültü arkamdan geliyordu. Sokakta dolanırken peşim sıra uğultular, sisli bir siluete dönüp beni yakalamaya çalışıyor, ben parmak uçlarımda yürüyordum. Şevko Dayı’nın karısı Meyro’nun büyüleri ayaklarıma dolanıyordu. Annemin “büyüyü bismillah bozar” sözünü anımsıyor, onlarca kez “bismillahbismillahbismillah...” çekip ayrıldım sokağımızdan. Tüp, çay, şeker kuyruklarında mahalleli adına sabahlara kadar sıra bekleyen, stokçulara, karaborsacılara göz açtırmayan, marşlar, şarkılar söyleyen, devrim hayalleriyle dolaşılan pos bıyıklı abileri aradım, yoktular. Sokağımızı tanıyamadım. Camiye ateş açılmış, devasa deliklerle Kurşunlu Cami adına yaraşır şekilde duvarları, mihrabı delik deşik olmuştu. Çocuklarla konuştum, “akreplere binen özel tim yaptı, biz pencereden gördük” dediler. Omzumdan aşağıya sarkan çantamla yoksulluğun, sessizliğin ve kimsesizliğin kokusunun sindiği sokaklarda dolandım. Issız sokaklar, boyası dökülmüş duvarlar, ucuz malzemelerden yapılmış evler, paslı kapılar, günlerdir sokağa çıkma yasağından sonra evine eşya almaya giden insanlar ve meydanda top oynayan çocuklar… Çocukluğumdaki sokağı iki aydır görmedim. Gazetelerde gördüğüm fotoğraflarda Sur içi Gazze’ye, Grozni’ye dönmüş durumda. Oysa akşamın peltek karanlığı önce sokağımıza, sonra da evimize yavaşça çökerken kapıdan annem görünür, çocuklar arasından beni görünceye dek gözleriyle arar, görünce bir süre izler, sonra elini ağzına yaklaştırır, derin bir nefes alır ve bağırırdı: “Mehremmm, gel oğlum akşam oldu, geçtir artık.” Annem çağırdı mı bende bir telaş. Sesini duyar, duymazdan gelirdim. İkinci seslenişte sesi biraz daha kızgın çıkardı. Evimizin karşısında duran surların önüne taşlardan kalelerimizi yapar, topumuzu surun o köşesinden bu köşesine sürüklerdik. Yerdeki tozun ensemizden aşağıya doğru terle karışarak, kirli siyah yapışkan bulamaca dönmesine aldırmadan oynardık. Sokaktan geçen faytonlara el sallar, faytonun arkasına asılan çocuk varsa “yağlı kırbaç, yağlı kırbaç” diye bağırırdık. Evimizdeki radyodan Erivan’ın cızırtılı yasaklı Kürtçe nağmeleri yükselirdi. Yemekten sonra babam kahveye gider gitmez saklambaç oynamaya çıkardım. Sobelenirdim. Sur içi tarihe kafa tutmasının kefaretini ödüyor şimdi. İnsanlık tarihinin eşsiz eseri, yine insanlar tarafından her gece bombalanarak yok ediliyor. Kimseden ses yok. En çok da aydınlara, buralara gelip söyleşi yapan, panellerde konuşan demokrasi havarisi kesilenlere sinir oluyorum. Neredesiniz? Neden sesiniz çıkmıyor? Oysa Surlar, birkaç ay önce Unesco Dünya Miras listesine girdi diye sevindik. Artık hiç yıkılmayacak, kimse karışmayacak, Surların bir taşına dokunanın vay haline diyorduk. Demez olaydık. Unesco Dünya Miras listesine girmek  için on kriter vardır. Bunlardan dokuzunu taşıyan tek yer Dicle havzasıdır. Yani Surların yanı başında olan Dicle Nehri’nin geçtiği Hevsel bahçeleri ve devamı olan yerler dünya mirası listesine girmek için on kriterden dokuzunu taşıyan tek yerdir. İşte o bahçelerde tanklar ve panzerler dolanıyor. Oradan Antik şehre bombalar atılıyor. Her gün ve gece Suriçi, helikopterlerden bomba atarlarla tar u mar ediliyor.  Buna can mı dayanır? Bunları 25 Aralık 2015 günü, gece sat 22.12’de yazdığım sırada, Sur içine bombalar atılıyor. Korkunç gürültülerle patlıyorlar. Peş peşe hem de. Pers’lerin, Asur’luların, Roma’lıların, İslam ordularının, Moğolların, Arapların, Selçukluların, Osmanlı’ların Amed kalesini defalarca ablukaya alıp kaleyi fethettiğini yazar tarih kitapları. Ama hiçbir dönem bu kadar yıkımın yaşandığını tarih kitapları yazmaz. Şehir yakılır, yıkılır ama ahşap olan yerler yanar, sönerdi. Taş duvarlar, ibadet yerleri, merkezi saray, hamamlar, kale ve sokaklar sapasağlam kalırdı. Nedir bu kin ve nefret? Nedir bu kara gözle her şeyi yok etme isteği? Dünyanın en fazla nüfusa sahip devletsiz halkı olan Kürtlerin statü talebine karşı bu abluka ve saldırı, arkasında gelişen katliamın mantığı nedir? Bunları görüp susanlar ve savaşı durdurmayanlar, bunun vebalini sizler boynunuzda taşıyorsunuz, unutmayın sakın. sur3 sur4

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR