Romancının Sırları
8 Mart 2019 Edebiyat

Romancının Sırları


Twitter'da Paylaş
1

“Romancıların bir ayrıcalığı vardır, tarihçilerin karakterlerini öldürecek karakterler yaratırlar. Bunun nedeni, tarihçilerin anlattıkları kişilerin hayalet, romancıların yarattıklarının ise kanlı-canlı insanlar olmasıdır.”

Yaratıcı yazar teriminin bir karşılığı var ama herkesçe aynı anlamı taşıdığı pek söylenemez. Bizim yaşadığımız bu atmosferde popüler roman ile nitelikli roman arasındaki ayrımın kesin biçimde yapılmasının olanaksızlığını düşününce, kime yaratıcı yazar ya da hangi tür yazıya yaratıcı yazı deneceği konusunda kuşkular da hemen doğuyor. Umberto Eco da Genç Bir Romancının İtirafları’nda, “Neden Homeros yaratıcı yazar sayılırken Platon’un sayılamadığını bir türlü anlayamamışımdır” diyor. Aslında en iyi anladığı ayrımdan söz ediyor Eco, ama edebiyat kavramı söz konusu olduğunda bile kesinlikli düşünceler öne sürmekten kaçındığı için, pek çoklarından daha çok dinlemiyor muyuz onun sözünü?

Umberto Eco, sanırım kendisinden en çok şey öğrendiğim edebiyat düşünürü. Roland Barthes, edebiyat üstüne yazdığı yazıların kusursuz dili ve biçiminin kendisini roman yazmanın kıyısına getirdiğini ve çevresindekilerin de ondan roman yazmasını beklediğini dile getiriyordu. Eco çok geçmeden karşı kıyıya geçti ve milyonlarca okura ulaşan romanlar yazdı. Onun deneyimi yaratıcı yazının derinliğini ve o derin yapıların niteliğini ölçme uğraşı içinde geçti. Zengin bir kültürün içinde yaşadığı için, ölçme ve değerlendirme araçları ve kullandığı bilgi de çok zengindi.

Düşünmediklerimizi düşündürenler bizim için nerede duruyor? Değil mi ki bizim bilmediklerimizi öğretiyor, göremediklerimizi görüyor, yapamadıklarımızı kolayca yapıyorlar, bir bakıma, tanrı katında. Somut ve gerçek bilginin sınırları çizilebilir, belli bir konuda bilinecekler onların bütünü öğrenildikten sonra tamamlanabilir, oysa yaratıcı yazının sınırlarını nasıl bulacaksınız? Yaratıcılığın genişliği ve derinliği arttıkça, yaratıcının niteliği yükseldikçe, sınırları gitgide genişleyen yaratıcı bilgiye bütünüyle ulaşmak da olanaksızlaşır.

Her iyi romancının olduğu gibi, Umberto Eco’nun romancılık deneyimi de bir başka romancıya benzemez. İlk tümceyi yazdıktan sonra metni yazarak ilerleten ve romanını böyle bir yazma sürecinde kurgulayan romancının tutumuyla Eco’nunki birbirine benzemez. Romanlarını yazmaya başlamadan önce ve yazmayı sürdürürken sürekli belge topladığını, sözgelimi Önceki Günün Adası’nı yazarken bir geminin planlarını defterine geçirdiğini, karakterlerinin yüzlerini çizdiğini anlatıyor Eco. Bu arada karşılaştığı herhangi bir şey ya da durum, eğer romanıyla ilgili bir ışık yakmışsa, onu hemen not ettiğini belirtiyor. Onun bu tasarı yapma biçimi, Orhan Pamuk’un “düşünceli romancı” biçiminde tanımladığı romancı tipine uygun. Bu tür romancılar –tıpkı Tolstoy, Gogol gibi– baştan yaptıkları tasarıya bağlı kalmayı önemser, hikâyeye ve kişilerine hâkimdir ve değil mi ki ayrıntılı tasarılar yapmaktadırlar, yaratım sürecinde romanlarını da gerçek görüntüler biçiminde gözlerinin önünden geçirirler. Romanları sanki önlerinde canlanmakta, yaşanmaktadır ve o resim tam olarak belirdiğinde, romanın yazınsal gerçeklik sorunu da çözülmüş demektir.

umberto ecoEco da, Gülün Adı’nda “metinlerarası ironi” ile “üst-anlatı” tekniklerini uyguladığının başından beri farkında olduğunu belirtiyor.

Bir yaratıcı fikir, Eco gibi yazarların çıkış noktasıdır. Roman, niçin yazılacaktır? Dünyayı değiştirecek bir sorundan söz edilmiyor elbete ama önemli ya da önemsiz, bir fikre dayanır anlatının kaldıracı. Bir düzen değişikliği de olabilir bu fikir, Gülün Adı’nda olduğu gibi, “bir keşişi zehirleme” de. İkisi de çekici.

Sonunda romanın yazılma sürecini ikisi de aynı biçimde mi zorlar? Bir devrimi anlatmakla bir insanın iç dünyasındaki değişimi anlatmak, birinin yaratılmasının öbüründen çok daha zor olduğunu gösterir mi? Kesinlikle hayır, diye verebiliriz yanıtı. Bu iki roman, sözcüklerle ve tümcelerle, bir kurguyu gerektirerek yazılırken, yazarın aynı zoru göstermesini bekler ve eğer aynı düzeyde iki romandan söz ediyorsak, hemen hiç değişmez bu.

Özellikle Umberto Eco, Orhan Pamuk ya da İhsan Oktay Anar gibi yazarları, bizim işimize gelen akademik kalıplara sığdırmaya çalışmak, eebiyatın okuma tadı veren doğasından uzaklaştırıp, ne, nedir soruları çevresinde bulunmaktan hep hoşnut olan akademik düzeylere indirir. Roman söz konusu edildiğinde hep aynısını düşündüm, postmodernizm her ne ise, romancı onun olanaklarını kullanır ama bu onu postmodern yapmaz ya da neleri kullanıyorsa onlar yüzden o olmaz. Eco da, Gülün Adı’nda “metinlerarası ironi” ile “üst-anlatı” tekniklerini uyguladığının başından beri farkında olduğunu belirtiyor. Bu seçimlerin sınırı olabilir mi? Yaratıcı yazar, Don Quijote’den Eco’ya, neredeyse beş yüz yıldan beri uygulanmış bütün yazınsal tekniklerin mirasçısı olarak, yazdığı metnin gereklerini karşılama yükümlüğünü yerine getirir ve bu onu herhangi bir şey değil, yalnızca kendisi yapar.

Demek yazınsal metnin kendiliğinden kazandığı bir nesnellik var ve bunu önce anlatılan hikâye sağlıyor, hikâye okuru kendisine benzeyen ama tanımadığı için merak ettiği insanların dünyalarına götürüyor.

Demek yazınsal metinlerin yazarlarca okunmasıyla okurlarca okunması arasında belirgin bir ayrım da çıkıyor ortaya. Edebiyat dünyası içinde ilkelere, biçimlere, kalıplara uygun okunma, yazınsal metnin anlaşılmasından çok konumlandırılmasını sağlıyor da, okurların yaptığı okumalar o metnin nasıl olduğunu daha çok gösteriyor. Eğer yazar okurlarla yapıtı arasına girmezse, bunun daha çok böyle olduğu da söylenebilir.

“Metin, okurlarından kendi işinin bir kısmını üstlenmelerini isteyen tembel bir makinedir, yani yorum sağlamak üzere tasarlanmış bir araçtır,” diyor Eco. Dolayısıyla ne yazarın yazdığı metni açıklaması gerekir, ne de okurların okudukları metinle ilgili yazarın açıklama yapmasını istemesi. Bu arada hangi okurdan söz ettiğimiz de önemli olur mu? Hem de çok. Çünkü yazınsal bir metin, dil dediğimiz araçla yaratıcı düşüncenin ortaya çıkardığı, sıra dışı bir metindir ve her okurun elinde ayrı anlamlar kazanır. Daha da doğrusu, kimi okurların elinde değer kazanırken, kimi okurların elinde düpedüz harcanabilir. O zaman, okurdan çok okuma biçiminden söz etmek daha yerinde olur.

Sıradan okur, metnin gerçeğe uygunluğunu adamakıllı zorlayan reflekslere sahiptir. Doğal refleksler sanki. Edebiyat kadar gerçek olmayıp da gerçek olduğuna inandıran başka bir yaratı yoktur. Demek yazınsal metnin kendiliğinden kazandığı bir nesnellik var ve bunu önce anlatılan hikâye sağlıyor, hikâye okuru kendisine benzeyen ama tanımadığı için merak ettiği insanların dünyalarına götürüyor. Öbürü de dildir ve anlatılanı raptiye gibi yerine sabitleyen dil olmasa, geçeklik duygusunun sağlamlaşması da olanaksızlaşır.

Eco gibi, yazmakta olduğu romanın geçtiği mekânları ve zamanları gerçekte oldukları haliyle belleğine, kâğıda ya da elektronik bir aygıta kaydedip sonra yazmaya çalışan yazarların, tam da gerçeği, sözgelimi Zola’nın yaptığı gibi yazmayı amaçladığını düşünmek doğru değil. Asıl amaç, ne yazacaksa, onun gözlerinin önünde bir resim gibi canlanması, resmin eksik yerlerinin tamamlanması, böylece yazılırken yazarın nitelikli bir betimleme yapabilmesinin sağlanmasıdır.

Edebiyatın gerçekle ilişkisi konusunda söylenmiş çok söz vardır, Dumas’nın söylediğini blimiyordum, Eco aktarıyor: “Romancıların bir ayrıcalığı vardır, tarihçilerin karakterlerini öldürecek karakterler yaratırlar. Bunun nedeni, tarihçilerin anlattıkları kişilerin hayalet, romancıların yarattıklarının ise kanlı-canlı insanlar olmasıdır.”

Bunun parlatılmış bir edebiyatçı sözü olduğu düşünülmesin. Tarihçiler, gerçeği anlattıklarını öne sürerken, yüzlerce, binlerce yıl önce yaşamış insanları ne kadar gerçekten anlatabilirler. Bana kalırsa, günümüzden uzaklaştıkça gerçekten de uzaklaşarak. Tarih de bu yüzden öznelleştikçe, tarihçinin düşünme biçimi yetkinleştikçe gerçeğe yaklaşıp çoğunlukça onaylandıkça gerçekten uzaklaşır. Oysa edebiyatçı, aynı insanlardan çıkarak yarattığı kurmaca kişilerde, hem gerçeğin işine yarayan ayrıntılarını kullanmış, hem de eksik kalanları kanlı-canlı kişiler yaratmak için kendi ustalığıyla tamamlamıştır. Hiç kuşku yok ki tarihçinin yaklaşık altı yüz yıl önce yaşamış Fatih Sultan Mehmet figüründen çok daha sahicisini romancının Fatih Sultan Mehmet imgesi verir bize – üstelik tarihçininkinin de ancak bir imge olduğu düşünülürse...

Eco, Madam Bovary ya da Anna Karenina’nın yazgısına ağlayan okurun durumunu değerlendiriyor. Güzel konu. Gerçekte olmayan kişilerin geçek olmayan hikâyelerine ağlıyorsak, edebiyatın gücünü düşünebiliyor musunuz? Bunu bildiğimizi varsaymayalım, yeniden düşünelim.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Bülent Öztürk
"Edebiyat kadar gerçek olmayıp da gerçek olduğuna inandıran başka bir yaratı yoktur. " : Muhteşem..
11:51 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR