Romanda Karakter: Başkası ve Ben
24 Şubat 2019 Edebiyat

Romanda Karakter: Başkası ve Ben


Twitter'da Paylaş
0

Romanları artık hayalleri kadar düşünceleri için de okuduğumuzu söylersek, meselenin özüne belki biraz daha yaklaşmış oluruz.

Romanın tarihi ve bütün bir gelişim seyri aynı zamanda bireyin de dönüşümüne işaret ediyorsa, ideolojilerin ve halkların kendi özel tarihlerinin belirleyiciliği bir miktar dışarıda tutularak, daha en başından şu kadarı söylenebilir: Öznel, oluşum halinde bir tarihtir bu ve gücünü tam da böyle bir esneklikten, çoğunlukla da yine toplumların ve ideolojilerin büyük oranda aksine, değişime gösterilen hassasiyet ve bir tür iyi niyetten alıyordur. Roman okudukça kişiliğimizin durmadan değişip gelişeceğini ileri süren iyimser ve hayli “eğitici” yaklaşım da kaynağını bu saf mantıkta bulur, daha sinik ve güvensiz, romanları sırf eğlence veya düşünsel bir pratik olsun diye okuyan yanımız da: Her anlamda romanlar bizi bir yerden başka bir yere taşıyacak, yolun kendisi de giderek bir meseleye dönüşecektir; en derinde inanmak isteriz buna.

Romanın ilk “birey” kişisi bir adada bir başına kalıp yapabileceklerini düşünmeye başladığında, uzun ve çoğunlukla düşünsel bir yolculuğun işaretine dönüşecekti onun kısıtlı hayatı. Hem yabancılıkla seyrettiğimiz hem de adım adım kendi yeni dünyasını kuran bu adama içten içe duyduğumuz merakla gittikçe yakınlaştığımız bir dönüm noktasını belirliyordu onun serüveni: Hayatta kalabilmek için yaptıklarına dikkat ettiğimiz gibi, anlamaya da çalışacaktık artık birtakım “problemleri” olan bu zihni… Elbette o zamandan bu yana romanın tarifi, aldığı biçimler ve bu romanlarda kişiliklerin sunumu ve temsili çok değişti; şimdi şu kadarını açıklıkla söyleyebiliyoruz artık: Romanlar zihinsel dünyalarımıza tutulmuş birer projeksiyondur belki, evet, ama onları sırf bu yüzden okumuyoruzdur yine de; romanlarda kendimizi “bulmanın” sayısız yolu olabileceğini öğrendik ve bireyselliğini kurmaya çalışan bütün o karakterlerin çabaları bu karmaşık yapıların sadece bir yönünü oluşturuyor. Okurun rolü de, oluşmakta olan bu düşünsel dünyadaki payı da hep bir değişimin eşiğinde…

İyi bir romanın okurunkiyle birleşecek olan düşünselliğini yalnızca tutarlı, iç bütünlüğü olan karakterlerde aramak ne kadar saf ve nostaljikse, bunun aksini ileri sürmek de o kadar acımasızca gerçekçi olacaktır. Dünyanın düzeninin bir romanın sayfaları içinde “zaptedilebileceği”, zamanın daha olağan aktığı ve kahramanların da buna uygun biçimde baştan sona bir ruhsal uyum sergilediği mutlu çağlara şimdi ancak sevgiyle, ama aynı zamanda hafif de küçümsemeyle bakıyoruz. Modern romanın bize gösterdiği en belirgin yüzüdür bu: Yalnızca büyük, eksiksiz dünyaların yaratıcısı olarak yazarlar değil, onların hayata bakışının sözcüsü konumundaki anıtsal kahramanlar da sarsıcı bir gerçekle karşı karşıya; zira bu romanların hayata tuttukları – Stendhalci anlamıyla – ayna uzunca bir zamandır “çatlamış” durumda. Toplum ve ilişkiler çapraşıklaştığı gibi, bunları yansıtmaya girişen algı da çarpıtılmış bir boyut edindi; en azından son yüzyılda bir anda kritik bir eşik geçildi ve gerçeklikle kurmaca ilişkisi, bunların yalnızca biri için değil bakışımlı olarak ikisinin de sorunsallaşmasına vesile oldu: Virginia Woolf’un geçen yüzyılın başlarına tarihlediği ve “insanın doğasının artık değiştiğini” vurguladığı uzun bir geçmişinin olduğu bile söylenebilir bu kırılmanın.

erhan sunarfFotoğraf: VanveenJF

Romanları artık hayalleri kadar düşünceleri için de okuduğumuzu söylersek, meselenin özüne belki biraz daha yaklaşmış oluruz. Roman okurken karakterlerin yapıp ettiklerine dikkat etmek, kendimizde onlardan bir şeyler bulmak, neredeyse bir okuma kuramı oluşturacak kadar yerleşmiş bir yanılsama: Romanların hayatın bir tür doğal bir devamı gibi algılandığı zamanlar giderek daha çok geçmişe karışıyor olsa da. Charles Dickens’ın yazdıkları tefrika halinde yayımlanırken okurlarının onun kimi yazınsal tercih ve hünerlerine müdahale ettikleri, karakterlerinin yazgısını neden “o yönde değil de şu şekilde” belirlediğine bağlı olarak gözyaşları veya öfkeye boğuldukları söylenir. Yalnız yine Virginia Woolf’un tespitini hatırlayacak ve tarihin belli bir dönemecinde artık insan aklıyla, hayatıyla yazınsal yolların başka türlü bir biçimde kesişecek kadar değiştiğini kabul edeceksek, romanların kuruluş biçimlerine yönelik dikkatimizin de bundan böyle bir miktar “sarsıldığını” görmemiz gerekecektir: Bugün bir Borges veya Nabokov metninin kişileriyle “özdeşleşmek” olabilecek belki de en zor girişim olurdu; hikâyelerinden kişileri dışladıkları ya da – Yeni Roman furyasını hatırlayalım – onları silikleştirdikleri için değil sadece; aynı zamanda neredeyse bütün bir hikâyenin kendisini kişileştirip canlandıracak kadar “yazınsal” bir dünyayı resmettikleri için. Böyle tasarlanmış kurmacalarda en sonunda biz de asıl önemli olanın, dikkatimizi vermemizin asıl beklendiği yerlerin kökten bir biçimde değiştiğini fark ederiz… Bütün bunların “okur iyimserliği” diyeceğim algıyı olumsuz yönde etkilediği ve okuma sürecini belirgin bir eğlence ve mutluluk eğiliminden soyutladığı söylenecektir belki; ne de olsa hayallerin dünyası düşünsellikten her zaman için daha az çaba gerektirir. Durmadan “düşünen”, “aklında kuran”, “birleştiren”, “aklından geçiren” roman kişileriyle karşılaşmak bizim de – en azından metindeki dünyaya ve ilişkilere – bir ölçüde mesafe edinmemizi gerektireceği için külfetlidir de üstelik: O “mesafenin”, yazarın payıyla ve teşvikiyle olduğu kadar bizim hünerimizle de kapatılacağı varsayılıyordur çünkü.

Roman kişilerine durmadan acı çektiren, onları olmayacak durumlar ve ruh halleri içinde “yakalamaya” çalışan Nabokov gibi yazarlar...

Artık biliyoruz ki bütün bir yirminci yüzyıl hikâyelerin saf renkleriyle türlü çeşitli yazınsal kuramların sürekli karşı karşıya geldiği bir yüzyıl. İnsan aklının savaşlarla, büyük toplumsal krizlerle edebiyatı birlikte “geliştirdiği” bütün bu uzun dönem, sırf bu yönüyle olsa bile, öncesinden belirgin bir kopuşu gerektirecekti: Sadece bir günde geçen romanlardan (Mrs. Dalloway ile Ulysses ilk akla gelenlerden) bir âna sıkıştırılmış hayatların, hayallerin (Borges’in kimi öyküleri) dökümüne dek, çeşitli olanakların denendiği, savaşlar ve toplumsal dönüşümlerle simgelenen dış gerçekliğin de artık “olduğu haliyle” pek sızmadığı bu yazınsal dünyalar, yeni bir bakışı haber veriyordu. Kişiler artık kanlı canlı olmayabilecekleri gibi, her koşul altında tutarlı, sarsılmaz ve bir duygu bütünlüğü taşıyan hayatlar da sürmeyebiliyorlardı. Dolayısıyla onları “düşündüğümüz”, hayal ettiğimiz zaman, metnin diğer iç unsurlarıyla, ilişkileriyle kurdukları bağların bir ölçüde yapaylık, dolaylılık ya da mesafe hissi yaratabileceğini kabul edecektik: Karakterin –hatta yazarın– “ölümü” pahasına, kurmaca metnin yazınsallığının canlandığı, kelimelerin örtüsünün hikâyeyle aynı anda görünürlük kazandığı, yazının bilincinin yeni bir sorun teşkil ettiği bu türden hikâye ve romanlarda yakın bir bağ kurmamızın beklendiği alanlar hızla düşünsel bir boyut kazanıyordu: Diğer bir deyişle, hissedilecek değil de “ele alınacak” dünyalardı bunlar.

Duygusallığın ve hayata (ya da kitaba) karşı açık bir saflığın bir kimlik verdiği kurmaca metinlerin bir miktar hafifsenip küçümsenmesi de bütün bunlara bağlanabilir: Ne baktığımız dünya tozpembe bir yerdi artık, ne de bunun bilinci çok iyimser ve renkli. Roman kişilerine durmadan acı çektiren, onları olmayacak durumlar ve ruh halleri içinde “yakalamaya” çalışan Nabokov gibi yazarlar, bu “kötümser ve acı verici” manzaranın hayli edebi bir teorisini geliştirecek kadar inatçı ve acımasız olabiliyor, zaman ve hayat algısının kendisinin bütün ön kabulleri sarsacak kadar kötücül olduğunu ileri sürebiliyordu… Okurdan beklenen en temel şey de bu yüzden, iyimserlikle kazanılacak bir dünyanın elimizden her an daha çok kayıp gittiğine, böyle bir beklentiyi safdil karakterleriyle yaratan yazarların da olsa olsa düzenbaz (olumsuz anlamda) olduklarına dönük kuvvetli bir görüş geliştirebilmeleriydi: Okurun bu görüş ve bilincinin kuvvetine göre de, zaten edebi olanaklar daha büyük bir imkâna dönüşecek, okumaktan alınan bütün “eskimiş” hazlar biçim ve yön değiştirerek belki bir ölçüde oyunsuluk da kazanacaktı – ve, elbette, dünyaya katlanmanın ve onu algılayıp unsurlarıyla özdeşleşebilmenin yeni bir yoluydu bu. Oulipo akımı gibi edebi olanaklara başvuran kimi yazarlar, derinden derine ışıldayan bir dünya ağrısı ve belki melankolisini de verebilmeyi başararak, böyle oyunlu, sırlı metinlerle bu yeni yönelimin birçok önemli örneğini yaratacaklardı.  

Ama özdeşleşelim ya da hep uzaktan seyredelim, karakter olgusu kalıcı bir biçimde edebiyatın, kurmaca eserlerin bir parçasıdır ve ona dikkat yöneltmek aynı zamanda belki zamanın ve tarihin de (edebiyat tarihi diye de okunabilir) tek bir algının içinde şekillenmesini, bir seyir edinmesini merak etmekten çok da başka bir şey değildir. Onun bir parçası olduğu, bizim de düşünüp hayal edebildiğimiz kadarıyla bir zaman bilincinin.  

Yukarıdaki fotoğraf: Piotr Hamryszczak


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR