Romanınızın İlk Taslağı Niçin Önemli?
9 Mart 2018 Edebiyat Kültür Sanat

Romanınızın İlk Taslağı Niçin Önemli?


Twitter'da Paylaş
0

Yazmaya ayrılmış bir zaman kendinize yapacağınıza söz vermeniz gereken bir şey. Yazma sürecinde birçok şey değişecektir. Sonrasında ise aynı sorunlara, aynı öğütlere, aynı alıştırmalara tekrar tekrar döneceksiniz ve kendinizi başladığınızdan çok daha farklı bir yere gelmiş olarak bulacaksınız. Sorun değil.
Sandra Scofield Biz romancılar alışılmışın dışındayız. Takıntılıyız. Bizden başka kim bu kadar çok zaman harcatan ve karşılığını verme konusunda bu kadar tereddütlü olan bir proje üstüne çalışır ki? Mesela ben, ilk üç romanımı gecenin köründe yazdım. Gün içinde bu işe ayırabileceğim tek zamanım buydu. Ve üzüntüden iç geçirerek bir şeyleri alıp bulaşık sepetine koyardım, mutfak duvarına yaslardım. Sanki onları bir daha almayacakmışım, sanki acemi dünyam asla gerçek olamayacakmış gibi… Elbette gerçek olmamıştı. Çünkü romanın çağrısının büyük bir bölümü şöyleydi: Buraya gel ve kendi dünyanı yarat. Ne biliyorsan, neye inanıyorsan ve neyi istiyorsan onu hikâyene koy. Gerçek hayatın başıboşluğuna karşı dur, anlam yarat. Bu uzun vadeli bir proje ve senin kim olduğunun bir parçası. Yıllar sürse bile, bunu yapmayan bir seni hayal edemezsin. Belki siz de tıpkı benim gibi kendi sığınağınızda yazarsınız ve sizi tanıyan hiç kimse sizin neyle uğraştığınızı anlamaz. Belki de bu çabanızda size yardımcı olabilecek bir atölye ya da bir lisansüstü programı bulursunuz. Ne şekilde olursa olsun, artık ne yapacağınızı kestireceğiniz bir dünyanız olduğunu bilmelisiniz. Sadece şunu bilin: Siz eşsiz bir sizsiniz. Yazacağınız roman da başka birinin yazabileceği bir roman değil. [caption id="attachment_59553" align="aligncenter" width="800"] businessman balancing on tightrope city[/caption] Ben yedi roman yazdım. İlki sayılmaz. O roman bittiğinde ondan bıktığımı anlamam bile yıllar sürmüştü. (Çok şey de öğrendim elbette.) Kaybettiğim roman da sayılmaz. (Onu çamaşır dolabında sakladığımı sanıyordum ama aradığımda orada bulamadım.) Ve tabii yazdığım taslaklar da sayılmaz. Yanlış başlangıçlar (bunlardan bir kutu dolusu var), “artık bu roman olayını bırakıyorum” derken yazdıklarım da sayılmaz. Raflar dolusu kitap, yüzlerce inceleme okudum. (Aynı zamanda yazdım.) Yığınlarca eleştiri, biyografi, yazarların anılarını okudum. Ama şimdiki konumuzla alakalı olan şey şu: Kendimi bir bölümü yaz mevsimindeki yazma festivallerindeki bir haftalık atölyelere katılan, bir bölümü ise bir sömestr ya da bir yıl süren rehberlik programlarında takılan ve yazar olmayı amaçlayan en az iki yüz romancının mücadelelerine kaptırdım. Kendimi planlara ve taslaklara kaptırdım. Bu yazarlar kendilerini alıp korkunç, heyecanlı bir yola çıkardı. Onlara yeni iç görüler ve taze çözümler bulmaları konusunda yardım etmek de benim ayrıcalığımdı. Bu yazarların ilgileri, arka planları, hikâye anlayışları, güvenleri bambaşka, çok çeşitli. Ama ortak olan birçok özellikleri de var. Hepsi okur. Hepsi insan doğası tarafından kandırıldı. Hepsi kararlı. Bir gün kafama dank etti. Meğer ben her yaz, her sömestrde tekerleği tekrar icat etmişim. Şimdi ise öğretme materyallerimin üstünden geçerken görüyorum ki notları, konuşmaları, alıştırmaları, kılavuzları değiştirebilirmişim. Bunlar devamlı konular. Ben yazma ve öğretme hayatımda neler öğrendiğimi bunca yılın bunca yazarının cömertliğine duyduğum minnettarlıkla paylaşmak istiyorum. Bir romanın ilk taslağı hakkında size yardımcı olabilecek bir sürü kitap bulabilirsiniz. Özellikle eğer senaryo yazarları tarafından çok beğenilen popüler hikâye teorisine katılıyorsanız… Senaryo yazarlarının stratejisi eylemleri, yolculukları, konudaki noktaları ve birçok ticari filmin başarısıyla onaylanan ama gelişen derin hikâyelerde daha başarısız olan kavisleri yapılandırmak. Eğer senaryo yapısının temellerini gözden geçirmek istiyorsanız, modeli otuz yıl önce popülerleştiren Syd Field’ı okumalısınız. Benim önerim oldukça kısa ve basit: Anlatmak istediğiniz hikâye tarafından (onun her ayrıntısını bilmeseniz bile) harekete geçirildiğinizi hissetmelisiniz. Bu girişiminizin belirsizliğiyle yaşayabilmelisiniz. Kendi yazma programınıza bağlı kalmalısınız.

Hiç kimse size harika bir ilk taslağın nasıl yazılacağını öğretemez.

Eğer, “Evet bu işin sorumluluğunu alıyorum” diyebiliyorsanız ve daha yolun başındaysanız, talimatları yok sayarak iyi bir şeyler yapabilirsiniz. En azından hayalinizi kâğıda dökene kadar… Kurallara bağlı olmadan kendinizde daha önce hiç kimsenin düşünmediği bir şeyler olduğunu keşfedebilirsiniz. Hikâyenizi bildiğinizi düşünseniz de onu çok sevseniz de keşfetmenin özgürlüğü için kendinize izin verin. Kendinizi sanki bir gizemi çözer gibi düşünün. Ne olur? Niçin? Eserinizi yargılamak için de tetikte olun. Bir romanı sürdürmek sürekli ileriye gitmek demektir, etrafta gezinmek değil. Mesela ben yavaş bir yazar olduğumu söylesem de cümle düzeyinde de ölçülü bir yazarım. Sayfalara içimi dökmem, her satırın bir sonraki satırın ne olması gerektiğini bana söylediğini hissederim. Tatmin edici bir taslağa ulaşana kadar da önceki sayfalar hakkında endişe duymam. Romana ait olmayan mükemmel pasajlardan vazgeçmeyi erken zamanda öğrendim. Ya da sıradakinin ne olduğunu keşfetmek için duyduğum aciliyeti kaybedebileceğimi. Engellendiğimi hissettiğimde ileriye sıçramayı öğrendim. İki romanımı yazmaya ortadan başladım. Şunu aklınızda bulundurun: İlk taslak bir tür zarf atmaktır, müsvedde yığınıdır. Onda düzeltmeler yapmak için hazır olamayabilirsiniz. “İlk taslak” yazmanın bir örtüsü gibi düşünülmeli. Ama çok fazla taslak bulundurmak da sizi hikâyeyi kavradığınızı hissettiğiniz ve onu sayfaya bıraktığınız bir yere götürebilir. Bunun nasıl sonuçlanacağını bilmek, ne anlama geldiğini bilmek zorundasınız. Yayımlanan ilk romanımın “ilk taslağı” 1084 sayfa uzunluğundaydı. Bunu yazmak 14 ayımı almıştı. (Daktilo günlerini hatırlayın.) Yırtıcı ve neşeli bir şekilde yazmıştım. Sonra roman için makul değişkenleri belirlemek zorundaydım. Yazmayı bıraktığımda en çok neden bahsettiğim ve neye göz gezdirdiğim arasında büyük bir dengesizlik olduğunu fark ettim. Elle çizgili kâğıda oldukça itinalı bir özet çıkardım. O zamanlar sözcük işlemcileri yoktu. Bu sefer de hepsine boş bir sayfada daktiloyla başlamak zorundaydım. Yani gözden geçirmeliydim. (Yıllar boyunca, arşive kaldırana kadar taslaklarla dolu kutuları buzdolabının üstündeki dolapta tuttum. Zaman zaman açıp baktım. Onlar neler yaptığımın, neler yapabileceğimin bir hatırlatması gibiydi.) More Than Allies kitabımın bitmiş taslağını götürdüğümde zeki menajerim kitaptaki ikincil karakteri hepsinden çok sevdiğini söyledi. Bu karakter tekrar yazma sürecimin ana iki karakterinden biri oldu. Bu süreçte akıcı, sabırlı, açık ve kararlı kalmayı öğrendim. Her aşamanın kendi engelleri ve ödülleri vardır.

Kendi yolunuzu bulurken eğlenin.

Kitabın bir bölümünü bir kenara atıp baştan başlamak isteyebilirsiniz. Sorun yok. Başka bir bakış açısından denemek isteyebilirsiniz. Ya da ağır dram diye yazdığınız şeyin bir komediye dönüştüğünü fark edebilirsiniz. Hikâyenize daha fazla bir arka plan (ortam, tarih) kurmanız gerektiğini ya da araştırmanızın taslağın ana damarında tıkanıklık oluşturduğu görebilirsiniz. Kendinizi hikâyeye kaptırdığınızda içgörü de gelir, sonra da geriye dönmeye ya da devam etmeye karar vermek zorunda kalırsınız. Devam edin demeye meyilliyim ama ileri dönük değişiklikleriniz hakkında da not düşün. Kendinize en önemli şeyin üstünde çalışmaya yetecek kadar bir hikâye yazmak olduğunu söylemek zorundasınız. Yazdığınız her sayfada daha fazla bileceksiniz. Bir şeyleri sonraki taslakta da değiştirebilirsiniz. İlk tam taslağa ulaştığınızda yazmanın farklı bir düzlemine geçmişsiniz demektir. Yeterince tökezlediniz ve aşındınız. Ama bir hikâye düşündünüz ve artık onun ürününe sahipsiniz. Baştan sona yazılmış bir hikâye. Tebrikler! Artık bir sonraki adım için hazırsınız. Bunu tek seferde yapamayabilirsiniz. Taslağın tamamını düzeltmeyen yazarlar da var ama bana göre, düzelti onlar için daha üst bir farkındalığın bir akıntısı. Gustave Flaubert’in yazarlığı hakkında okumak hem bilgilendirici hem de büyüleyici. Kendisi baştan sona acı içinde bir adamdı. Arkadaşlarına yazdığı mektuplarda yazmakta olduğu şeylerden nefret ettiğinden, bir paragraf için haftalar harcadığından bahsetmişti. Bana kalırsa kendisi hikâyesi hakkında başından beri oldukça güçlü bir hisse sahipti. Madam Bovary’den bahsediyorum. Ama aklındaki şeye ulaşmak oldukça zordu çünkü standartları çok yüksekti. Bu ilk romanını yazmak beş yılını aldı. Çok uzun yazdı, sonra ilerledikçe bazı kısımları kısalttı. İlk taslağının sonuna geldiğinde (aslında bu tamamlanmış bir romandı) her sayfada bir cerrah, akrobat, diplomat, sanatçı gibi çalıştı. Ve işte ilk modern romanını yazmıştı. John Steinbeck, Gazap Üzümleri’ni nasıl yazdığı hakkında bir günlük tutmuştu. Adı Working Days’ti (Çalışma Günleri). Neden mi? Haftada beş gün, tüm gün boyunca yazardı, 1938 Haziranı’ndan Ekim’e kadar yazdı. Günde yaklaşık iki bin sözcük. Sızlandı, yakındı, kendinden şüphe etti ama başını kâğıda eğdi ve kalemini eline aldı. Karısı onun için daktiloda yazıyordu. Bence Steinbeck, Flaubert gibi tek taslaklı bir harika yaratabilirdi çünkü her cümlesi derin bir düşüncenin ürünüydü. Konusu hakkında acele ediyordu, bir sürü araştırma yapmıştı. Bu işe karalama yaparak başlamamıştı. Diğer bir yandan ise Bernard Malamud var. Kendisine genelde kaç taslak yazıldığı sorulduğunda, “Üç dediğimden çok daha fazlası,” diye yanıt verdi.

Hızlı, hızlıdır ama iyi midir?

Birçokları “Hadi yaz şunu, öngörüyle ve hızlıca çalış,” der. Ben hızlı yazamıyorum, o yüzden bu yaklaşımı değerlendiremem. Kendini bilmeyeni, değerlendirici olmayan ilk taslakları cesaretlendirmesiyle bilinen Anne Lamott da (Bird by Bird: Some Instructions on Writing and Life kitabının yazarı) yazmasını bitirdikten sonra yeniden düzenlemeye ve düzeltmeye başvurduğunu söylüyor. Siz de kendi yolunuzu bulabilirsiniz. Eğer uzun zamandır aklınızda olan bir hikâyeniz varsa, ilk taslağınız size onun kâğıda dökülmüş hali gibi gelebilir. Eğer bu hikâye çözmek istediğiniz bir gizem gibiyse muhtemelen daha yavaş ilerlersiniz. Hayret verici bir biçimde farklı türlerden romanların yazarı Ann Patchett (Bel Canto), yazmaya başlamadan önce etraflıca düşünmeyi sevdiğini söylerken, yine bir roman yazarı olan arkadaşı Elizabeth McCracken (The Giant’s House: A Romance) yazarken değişen isimler, tarihler, olaylar hakkında düşünmüyor. İlk taslağınızı size kalbiniz kadar yakın bir şey gibi düşünün: Bu sadece sizin. Benim bildiğim şu: Taslağınızda yavaş ilerleyin ya da yazabildiğiniz kadar hızlı yazın. Fark etmez. Nihayetinde o kâğıda baştan sona, değerlendirmeden önce, bir hikâye yazmak zorundasınız. Sürprizlere açık olmak ve çıkmaz sokaklara aldırış etmemek önemli. Şimdi kendinizle zıt düşmenizin zamanı değil. Yazmaya ayrılmış bir zaman kendinize yapacağınıza söz vermeniz gereken bir şey. Yazma sürecinde birçok şey değişecektir. Sonrasında ise aynı sorunlara, aynı öğütlere, aynı alıştırmalara tekrar tekrar döneceksiniz ve kendinizi başladığınızdan çok daha farklı bir yere gelmiş olarak bulacaksınız. Sorun değil. Yazmak böyle bir şey. Asıl kitap, taslağınızın kenarlarından kendini gösterecektir. Yazmadığınız bir şeyi gözden geçirip düzeltemezsiniz.

Çeviren: Deniz Saldıran

(Literary Hub)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR