Roni Margulies: Şiir, edebiyat, siyaset, Yahudilik...

Roni Margulies: Şiir, edebiyat, siyaset, Yahudilik...


Twitter'da Paylaş
0

Semih Gümüş: Baskın Oran’ın seçim kampanyasında etkin görevler aldın. Siyasetin bu denli somut biçimlerinde rol oynamak şair ya da yazarın yaratıcı kimliğinin dışında bir kimlik içinde yaşamak mıdır?

Roni Margulies: Şairin yaratıcı kimliği nedir, bilmiyorum ki! Böyle ayrı bir kimlik yok herhalde; ayrı ayrı kompartımanlara bölünmüş bir kimlik de yok. Her insan gibi, şairin de bütünlüklü ve tek bir kimliği var. Yaşadığımız her şey, tüm deneyimlerimiz o kimliği yaratıyor; yani âşık olduğumuzda şair kimliği, siyasete bulaştığımızda bir başka kimlik gelişmiyor. Aşk da, siyaset de aynı tek kimliği oluşturuyor, besliyor, değiştiriyor. Ben ilk şiir kitabım yayımladığında da devrimciydim, üyesi olduğum devrimci partiye ilk katıldığımda da şiir yazıyordum. Kısacası, şiir yazan ve Baskın Oran kampanyasında görev alan Roni, aynı Roni; aralarında işbölümü yapmış olan iki ayrı kimlik değil.

SG: Şiir ya da edebiyat bireysel özgürlüğün hiçbir biçimde kısıtlanmamasını gerektirir, oysa siyaset bunun tersine yol açmaz mı?

RM: Siyasetin de bireysel özgürlüğü hiçbir biçimde kısıtlamaması gerekir. Çok uzun bir siyasi tartışma yapmanın yeri değil herhalde burası, ama madem sordun... Ne sorduğunu anlıyorum, kendi iradeni bir partinin iradesine tabi kılmaktan söz ediyorsun (okur şimdi yanımızda olsa, “Hangi parti yahu?” diyecekti, söyleyeyim. DSİP, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi). Mesele şu, ben dünyayı değiştirmek istiyorum, bunu tek başıma yapamayacağımı, toplumu ancak kitlesel hareketlerin, kolektif eylemlerin değiştirebileceğini biliyorum. Dolayısıyla, özgür bir seçim olarak, benim gibi düşünen insanlarla birlikte davranmaya karar veriyorum. Bu, kendi dışımda bir iradeye biat etmek, baş eğmek değil, birlikte, ortak bir irade oluşturmak anlamına geliyor. Stalinizmden her zaman uzak olduğum için, siyasi yaşamımda hiçbir zaman “şef”, “itaat”, “emir demir” gibi kavramlar veya “Arkadaş, küçük burjuva şiirler yazıyorsun!” gibisinden laflar eden salaklar olmadı. Oluşturulmasına doğrudan katkıda bulunmadığım hiçbir iradeye boyun eğmedim, eğmem. Ha, ortak irade bireysel özgürlüğü hiç kısıtlamaz mı, elbette kısıtlar; en azından başkalarının görüşlerini hesaba katmak, doğrudan bireysel çıkarlardan başka çıkarları düşünmek anlamında kısıtlar. Ama bunu zaten hayatımızın her alanında ve her ânında yapmıyor muyuz?

SG: İlk kitap Her Rind Bilir’den bugüne geçen zaman içinde bir “Roni Margulies şiiri” oluştuğunu düşünüyor musun?

RM: Dostluğumuza güvenmesem, bunun bir tuzak-soru olduğunu düşünürdüm! “Evet, bir Roni Margulies şiiri vardır ve Yahya Kemal’den bu yana en büyük şiir benimkidir” gibi Hilmi Yavuz tarzı bir laf etmemi kışkırtan bir soru. İyi şiir yazdığını, kendine özgü bir ses yarattığını düşünmeyen bir şair, şiir yazmaya devam edemez kanımca. İyi şiir yazıyor olup olmamasından, kendine özgü bir ses yaratabilmiş olup olmamasından bağımsız olarak, bunları yaptığını düşünüyor olması gerek, yoksa şiir yazmayı ve yayımlamayı anlamlı bulmaya ikna edemez kendini. Şiirden çok iyi anlamıyor olabilir, akılsız olabilir ve çok kötü, kendine özgü olmayan, klişe bir şiir yazıyordur belki, ama şiir yazmaya devam edebilmesi için bunun bilincinde olmaması gerekir. Batı’da böyle bir şey mümkün olmaz, eleştirmenler, “Metin Bey şiirden anlamıyor, bu işi beceremiyor,” diye yazarlar çünkü. Ama Türkiye’de kimse böyle bir şey yazmaz. Ayıp karşılanır. Dolayısıyla, hepimiz iyi ve kendimize özgü bir şiir yazdığımıza inanmayı sürdürürüz. Ben de, evet, bir “Roni Margulies şiiri” oluştuğunu düşünüyorum, zannediyorum, umuyorum. Ama Hilmi Yavuz’dan farkım, çıkıp ortalık yerde bunu iddia etmenin anlamsız olduğunun, çok da akıllıca bir iş olmadığının bilincinde olmam. Evet, iddialıyım, her şeyin en iyisini yapmaya yeltenmeden, iddialı olmadan iyi bir iş yapılabileceğini sanmıyorum, ama bu iddianın hüsn-ü kuruntu olabileceğini, yanılıyor olduğum ihtimalini de unutmamaya çalışıyorum. Kısacası, bu sorunun gerçek muhatabı ben değilim bence. Ya okurlarım ya da, eleştirmen olarak, sensin. Ama şöyle bir şeyin de bilincindeyim elbet. Türk şiirinde, hem gelenek anlamında hem günümüz şiiri anlamında, benimkine hiç benzemeyen bir şiir de var, benimkinin andırdığı bir şiir de var. Sanıldığının aksine, Türk şiiri bütünlük ve anlam aramayan, güzel dizeci, imgeci, Divan şiirinden İlhan Berk’e uzanan gelenekten ibaret değil. Bir de Abdülhak Hamit, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet, Edip Cansever ve Cahit Külebi üzerinden gelen başka bir gelenek var. Ben kendi şiirimi bu ikinci geleneğin içinde görüyorum. Ama aynı geleneğe dahil yaşıtlarımdan farklı bir sesim olduğunu sanıyorum. Örneğin, kimse Turgay Fişekçi’nin bir şiirini benim, benim bir şiirimi Turgay’ın yazdığını düşünmez.

SG: Senin şiirinin anlatımcı şiir içinde olduğunu söyleyebiliriz. Bu sanki neredeyse içinde bulunduğun ve benimsediğin İngiliz şiir anlayışının da sonucu mu?

RM: Şiirimde belki de İngiliz şiirinin izlerini bulmak mümkün olabilir. Sonuç olarak, yaşıtlarımın herhalde çoğundan daha fazla İngiliz şiiri okudum, aslından okudum, Türkçeye tercüme ettim. Thomas Hardy’yi ve Philip Larkin’i belki de Edip Cansever’i sevdiğim kadar çok seviyorum. Kısaca hayaller alemine dalmama izin verirsen, ben gökyüzündeki büyük rakı meclisine gittikten çok sonra bir gün ciddi bir şiir eleştirmeninin benim şiirimde İngiliz şiirinin etkileri üzerine bir yazı yazması imkânsız gelmiyor bana. Ama yukarıda dediğim gibi, yazdığım şiirin Türk şiirinin iki geleneğinden birinin ta ortasında olduğundan, kendi hesabıma, hiç kuşkum yok.

SG: Başlangıçtan bugüne tutarlı bir şiir anlayışı izliyorsun. Elbette kendini geliştirerek tamamlanan, ama yeni arayışlarla da pek ilgilenmeyen bir şiirin olduğu söylenebilir mi?

RM: Yoo, hayır. Biçimsel arayışlara pek meraklı olmadığım doğru, ama arayışlarla ilgilenmediğim doğru değil. Her şiir (her iyi şiir) okuyucusu için bir buluştur, ama şairi için bir arayışın sonucudur. Hissettiği, sezdiği, kafasını veya midesini ağrıtan bir şeyi en iyi nasıl ifade edebileceği arayışının sonucudur. Benim arayışım biçimle değil, içerikle ilgili oldu hep. Şimdilerde, örneğin, biraz daha siyasi bir şiir yazabilir miyim diye aranıyorum. Öyle olması gerektiğini düşündüğüm için değil (öyle olması gerekmiyor çünkü), merak ettiğim, eşelendiğim, bakalım ne çıkacak diye düşündüğüm için. Siyasi içeriği daha doğrudan olan bir şiiri de ezberciliğe, klişeye kaçmadan yazmak mümkün mü (en azından, benim için mümkün mü) diye kendi kendime sorduğum için. Daha dürüstçe söyleyeyim, ben bunu da yaparım, yapabilmeliyim iddiasına sahip olduğum için. Ama daha siyasi bir şiirin peşinde koşarken (emeklerken desem daha doğru olur), kelimeleri farklı kullanayım veya farklı kelimeler kullanayım, dizeleri kesip biçeyim, ingiliz anahtarı, fabrika veya Yaşar Büyükanıt şekilleri oluşturayım filan diye hiç düşünmedim, hissettiklerimi okuyucuya nasıl hissettirebilirim diye düşünüyorum sadece.

SG: Şiirin için, “düzyazı gibi” diyenler de çıkıyor. Olumsuzlayarak. Bu eleştiriyi nasıl değerlendiriyorsun?

RM: Pek olumlu değerlendirmiyorum! Bir romancının yaptığıyla benim yaptığım arasında, hatta bu eleştiriyi yapanları iyice kızdırmak pahasına, bir heykeltıraşın yaptığıyla benim yaptığım arasında hiçbir fark olduğunu düşünmüyorum çünkü. Şiirin sesten, müzikten veya biçimden ibaret olduğunu düşünenler için (yani söyleyecek bir şeyi olmayanlar için), şiir düzyazıdan veya heykelden bambaşka bir şeydir elbet. Ama şiirin yaşam, dünya ve insan karşısında bir duruş, bir tavır, bir didişme, bir hesap kesme, bir anlama çabası olduğunu düşünenler için, şiir, heykel ve roman arasında çok temel bir fark yoktur bence. Heykelin bronzdan mı, mermerden mi yapıldığının elbette bir önemi vardır, şiirin kafiyeli olup olmamasının elbette bir anlamı vardır, ama son tahlilde benim için önemli olan bunlar değil. Şiirin de, heykelin de, düzyazının da bana ne dediğini, hayatım hakkında bana ne düşündürttüğünü, ne anlattığını, dünya hakkında ve kendim hakkında bana ne söylediğini, dünyayı ve kendimi o güne kadar görmediğim bir şekilde görmeme yol açıp açmadığını daha önemli buluyorum. Şiirimin “ne gibi” olduğu önemli değil benim için, ne yaptığı önemli.

SG: Yeri geldiğinde şiir ve edebiyat kavgasından sakınmıyorsun. Niçin? Bu arada senin yazılarındaki eleştiri dilinin yazınsal olanın dışına çıkıp siyasal dil içinde oluştuğunu da kendi eleştirim olarak belirtebilir miyim?

RM: Söylediğin doğru, ama bunun niye “eleştiri” olduğunu anlayamıyorum. Attila İlhan “Ben iki kişiyim / elimden gelen bu” der, ama doğru değil, o da bir kişi (özellikle son yıllarında, milliyetçi bir mağara adamı), ben de bir kişiyim. Dolayısıyla, hayatımın bir alanında “eleştiri dili”, diğer alanında “siyasal dil” kullanamam. Şiir de, eleştiri de, siyaset de aynı dünyanın unsurları ve ben tek bir kişiyim, tek bir dünya görüşüm var, baktığım her şeyi aynı dünya görüşüyle görüyorum. “Kavga” konusuna gelince; kişisel, edepsiz ve şirret olmamak kaydıyla, saygıda kusur etmemek kaydıyla, kavganın kötü bir şey olmadığına inanıyorum ben. Senin bu soruyu sormanın nedenlerinden biri olan tartışmayı başlatan yazımdan sonra (“Attila İlhan ve Bizim Kuşak”, Sombahar, No. 23, Mayıs-Haziran, 1994), “Roni Margulies’in Hezeyanları” başlıklı yazılar yayımlayan densizler oldu, evet, ama en sert tartıştığım şairlerden biri Haydar Ergülen olmasına rağmen, Haydar’la rastlaştığımızda sarılır, hal hatır sorarız. Haydar’ı bilmem, ama o kavgada benim Haydar’dan öğrendiğim şeyler oldu. Kavga iyidir.

SG: Selim İleri, “Herkes için şiir yazmak”tan söz ettiğinde, seni örnek göstermişti. Bu sözün anlamını açıklar mısın?

RM: Sen de duymuşsundur, çok yaygındır, “Ben şiirden anlamam,” der pek çok kişi. Bunu hep üzüntüyle karşılarım. Ne demek “şiirden anlamamak”? Yabancı dil mi yahu bu? Niye anlaşılmasın? Orhan Veli’yi anlamayan, Nâzım Hikmet’i anlamayan olabilir mi? Ama İkinci Yeni şiiri hakkında (olumlayarak) şu sözleri eden, “İkinci Yeni anlatılmayan şiirden yanadır... Düşünceyi silmek, anlamı elinden geldiğince yok etmek ister... İkinci Yeni’nin anlamdan anladığı bir anlamsızlık anlamıdır. Bunu bilinçli bilinçsizlik diye de tanımlayabiliriz... İkinci Yeni anlamdan çok görüntüye bağlıdır... Düzyazının ilkeleri olan betim, anlam, demeç, düşün gibi ilkelere karşıdır” ve kendi şiiri hakkında da, “Kimi kitaplarımda onu [anlamı] düşman bile bilmişimdir. Anlam, sanki benim üvey evladımdır,” diyen bir şairin şiiri anlaşılmayabilir elbet. Zaten anlaşılacak bir şey var mıdır o şiirde, çok kuşkulu. Benim bir derdim var ve bu derdimi insanlarla paylaşmak istiyorum. Şiir yazmanın, benim için, nedeni ve anlamı budur. Derdimi “bazı” insanlarla, “eğitimli, edebiyata meraklı, hergün şiir okuyan” insanlarla değil, mümkün olduğunca çok insanla paylaşmak istiyorum. Anlam benim “üvey evladım” değil, ham maddem. “Ben şiirden anlamam,” diyenlere, “Benim şiirimi anlarsın,” derim her zaman. Selim İleri’nin kast ettiği bu olsa gerek. Bir de şunu ekleyeyim, herkes şiiri anlayabileceği gibi, herkes şiir yazabilir de. Herkesin derdi ve dünyayla görmek istediği bir hesabı olduğuna göre, herkes şiir yazabilir. İyi şiir olur, kötü şiir olur, o başka mesele. Kars Cezaevi’nde, “Herkes şiir yazabilir mi?” konulu bir konuşma yapmıştım bir iki yıl önce; şaşarsın, gerçekten de birkaç mahkûm kalkıp kendi şiirini okudu. Bir tanesi, esnaftan para toplayıp bir kitap bile yayımlamıştı. Cinayetten yatıyordu.

SG: Yahya Kemal dünya görüşü bakımından geçmişe dönük dururken, sağlam bir modernist köprü kurdu. Yahya Kemal, Nâzım Hikmet ve sonra gelen büyük yaratıcılar için neler söylemek istersin?

RM: Yahya, Nâzım ve Edip Türkiye’de yirminci yüzyılın en büyük üç şairidir. Türkçe değil de Fransızca veya İspanyolca yazmış olsalardı, Yahya ile Edip de dünya çapında Nâzım kadar ünlü olacaklardı bence. Aynı geleneğe dahil olduğunu düşündüğüm başka önemli şairler de var elbet, ama bu üç zirve ile diğerleri arasındaki irtifa farkı çok büyük. Yukarıda Cahit Külebi’den söz ettim örneğin, önemli bir şair olduğunu düşünüyorum ve “İstanbul” şiiri en sevdiğim şiirlerden biridir, ama onulmaz bir Kemalizm’le malul olduğu, çok berbat şiirler de yazmış olduğu açık. Behçet Necatigil ile Ece Ayhan’ı da, en azından tümüyle kendilerine özgü bir şiir yarattıkları için, önemli saymak gerekir. Turgut Uyar ile Attila İlhan’a, gençliğimin vazgeçilmezleri oldukları için nostaljik bir sevgiyle bakmadan edemiyorum, ama ne kadar önemli olduklarının fena halde abartılmış olduğuna eminim.

SG: Şiirin yanı sıra öykü yazıyorsun, ama öykü şiirden sonra geliyor...

RM: Ayıptır söylemesi, bu dediğin tamamen tembellikten ve zaman ayırmamaktan kaynaklanıyor. Öykü yazmak bana şiire kıyasla çok daha zahmetli, emek yoğun ve zor geliyor. Roman yazmak ise katmerli bir zahmet ve eziyet. Ben bir şiirin üzerinde birkaç gün uğraştıktan sonra, “Olmadı bu, kurtarılması da mümkün değil,” deyip buruşturup atabiliyorum. Bir romanla iki yıl didiştikten sonra “Olmadı” demek zorunda kalmayı düşünebiliyor musun? Bende o iki yılı ve o korkunç yenilgiyi göze alacak cesaret yok. Roman yazmayacağımı çok iyi biliyorum, ama dönüp dolaşıp yine öykü yazacağım sanırım.

SG: Kendi kuşağından sevdiğin şairler ve yazarlar...

RM: Şavkar Altınel ile şiir yoldaşlığım malum. Yazdığı her şeyi heyecanla beklerim. Ama bu lise sınıf arkadaşlığından, dostluktan kaynaklanan bir şey değil; Ali Günvar da bizim sınıf arkadaşımızdı, matematik dersinde yan yana oturup ortak (bir dörtlük o, bir dörtlük ben) şiir yazdığımızı hatırlarım, ama Ali’nin neler yazdığından uzun zamandır haberim yok doğrusu. Turgay Fişekçi’nin pek çok şiirini (ama aşk şiirlerini değil!), Murathan Mungan’ın bazı şiirlerini (“Sahtiyan”, örneğin), Enis Batur’un Gri Divan’ını çok severim. Zorlanıyorum bak! Doğrusunu söylemek gerekirse, kendi kuşağımla şiir ilişkilerim pek de sıcak değil. Dahası, her ay bütün şiir dergilerini alıp dikkatle okuyup incelediğim günler de çok geride kaldı.

SG: Kendi dillerinde yazdıkları için, bizim topraklarımızda yaşayan bir Ermeni edebiyatından, Kürt edebiyatından söz edilebilir, ama Yahudi edebiyatından söz edilemez. Anadillerini kullanmadıkları için. Bu bir eksiklik mi?

RM: Sorun, anadil sorunu değil galiba. İnsan hangi dili konuşuyorsa o dilde yazar, sorun olmaz. Kaldı ki, Osmanlı ve Türkiye Yahudilerinin çok büyük çoğunluğunun “anadili” var; 15. yüzyılda İspanya’dan gelirken beraberlerinde getirdikleri o günlerin Kastilya İspanyolcasını, Ladino’yu, ta benim neslime kadar terk etmemiş, korumuş, konuşmuşlar. Bu dilde bir müzik var örneğin, son dönemde araştırıldı, canlandırıldı, kasetler, CD’ler filan çıktı. Hiç bilgim yok, ama kuşkusuz bir edebiyat da olmuş olması gerek Ladino dilinde. Geçenlerde bir kitap gördüm, Tevfik Fikret'in İzinde İki Şair: Avram Naon ve İsak Ferera. Merak edip aldım, ama henüz okumadım. İkisi de Ladino yazmış. Sorun, anadil sorunu değilse, o zaman ne? Niye daha geniş (veya bizim daha iyi bildiğimiz) bir Ladino edebiyatı yok? Doğrusu, bugüne kadar hiç düşünmedim, hiç ilgimi çekmedi. Ama şimdi merakımı uyandırdın...

SG: Bugün Pazar, Yahudiler Azar kitabın kısa sürede dört baskı yaptı, beşincisi de yoldaymış. Nedeni nedir?

RM: Bu soruya bir olumlu, bir de olumsuz cevap vereyim. Olumlusu şu: Türkiye’de herkesin Türk olmadığı, istese de “Ne mutlu Türk’üm diyene” diyemeyeceği son dönemlerde bilinç düzeyine çıktı, gündeme girdi, tartışılabilir oldu. Dolayısıyla, bir merak uyandı. Yahudi cemaati özellikle içine kapalı bir cemaat olduğu, hakkında az yazılıp çizildiği için, bu merak daha da yoğun belki. Ve kitap gerçekten de bu merakı karşılamaya çalışıyor. Olumsuz cevap ise şu: Şu anda kapağında altı köşeli yıldız, adında “Yahudi” kelimesi, içinde de habis ve karmaşık bir Yahudi komplosu olan, Tayyip Erdoğan, Ulubatlı Hasan ve Tom Miks’in aslında ve gizlice Yahudi olduğunu iddia eden her kitap hemen çok satanlar listesine giriyor. Benimki maalesef o kadar satmadı, ama aynı garip ve korkunç durumdan yararlanmış olabilir. Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın aslen Yahudi olduğunu ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda 27 Nisan e-muhtırasını yayınlayarak AKP’nin seçilmesini sağladığını anlatan bir kitap yazsam çok daha fazla satılırdı kuşkusuz.

SG: Neler yazmak isteyip de yazamadın?

RM: Dünyanın en iyi şiir kitabını henüz yazamadım! Ama daha vakit var.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR