Rotterdamlı Erasmus: Dünyayı Aydınlatan Işık
30 Ağustos 2018 Edebiyat

Rotterdamlı Erasmus: Dünyayı Aydınlatan Işık


Twitter'da Paylaş
0

Erasmus gerçek bir dünya vatandaşıydı, diyor Zweig. Öyle oluşu hiçbir yeri kendi yurdu gibi yaşayamamasına yol açmıştı; tek-kültürlü, tek-dilli olmayı hiçbir zaman benimsememiş, her yeri kendi yurdu gibi görmüştü.

Rotterdamlı Erasmus, hangi yandandır, öğrenmek istedim.

Ama bir tacir şu karşılığı verdi bana: “Erasmus kendinden yanadır.”

Epistolae obscurorum virorum, 1515

 

Desiderus Erasmus (1466-1536), Rönesans’ın benzersiz yaratıcısı, bir insanın yaşadığı dönemi bir başına nasıl aydınlatabileceğine gösterilebilecek en parlak örneklerden. Böyle olması onun büyük insanlık kültürü içindeki yerinin zaman içinde ve bugün herkesçe iyi anlaşıldığını göstermiyor. Stefan Zweig, Rotterdamlı Erasmus-Zaferi ve Trajedisi biyografisine Erasmus’un nasıl da unutulduğuna, yapıtlarının kitaplıklarda uyuduğuna, bugün oradaki düşüncelere dönüp bakma gereksiniminin hiç de istekle yaşatılmadığına hayıflanarak başlıyor.

Zweig’ın Avrupa’nın alacakaranlığında yazdığı bu sözlerden sonra bugün, Erasmus’un birleşik Avrupa ve evrensel insanlık değerleriyle ilgili düşünceleri, karşılığını ne yazık ki hâlâ bulamadı. Çünkü Rotterdamlı Erasmus’un yalnızca hümanizmin yaratıcılarından biri oluşunu onaylamak yetmez, onun ortaya attığı düşüncelerin aynı zamanda günümüzün çözülmesi olanaksız görünen siyasal kaosu için de çıkar yollar gösterdiğini anlamadan, o düşüncelerin ne denli etkili bir gerçeklik alanı yaratabileceği anlaşılamaz.

Hümanizm düşüncesinin zaman içinde sönümlenip yerini insanlığın ortak değerlerini anlatan katı ideolojilere bırakmış olması ve hümanizmin böylece paylaşılması zor bir düşünme biçimi olarak tarihe bırakılması Erasmus’un düşüncelerini geçersiz kılmaz. Onu pekâlâ bugünün küresel barış ve demokrasi hareketinin bayraklarından biri olarak alabiliriz. Böylece ortak bir insanlık kültürü oluşturma, güçlülerin üstünlüğü yerine eşit haklara dayalı bir dünya düzeni kurma, uluslarüstü düşünce zenginliğine yeni zenginlikler katma idealleri için Erasmus’un düşünceleri verimli bir toprak olarak değerlendirilebilir. Beş yüz yıl önce Rönesans Avrupası için söylenenler, günümüze pekâlâ uyarlanabilir. Hem de değişime en çok direnen Avrupa’dan söz ediyoruz; yarattığı karanlığı kendini eleştirerek aşmaya çalışmış ama kendi yarattığından daha büyük karanlığın gezegenimizin başka yerlerinde yeniden yaşanabileceğini bilmenin ahlaki baskısından belki hiçbir zaman kurtulamayacak Avrupa, içinde taşıdığı üstünlük gururunu ötekine dayatmadan yaşayamıyor. Karanlık zamanlarını geride bıraktığına inanan Avrupa’nın, bugünkü üstün uluslar gururu ve aşağıya sızdırdığı milliyetçi, benmerkezci ve ırkçı içgüdüleriyle Erasmus’un ideallerine yakın durduğunu söylemek kolay değil.

Erasmus’un zaferi Rönesans içinde hümanizm düşüncesinin muazzam yükselişine ön ayak olmaksa, trajedisi de birbirini boğazlamak için kalkışan milyonların bağnazlığına karşı tek başına bile olsa karşı çıkma güç ve kararlılığına sahip olma endişesiyle kavrulmaktır. Sanki aynı reform bayrağı altındaymış gibi göründüğü Luther’in radikal tutumu Avrupa’yı topyekûn çatışma ve uzlaşmazlık kazanına atarken Erasmus’un bütün iyileştirmelerin yalnızca reformlarla yaratılması gerektiği barışçı inancı yok sayılmaya mahkûmdu.

Desiderus Erasmus

Çatışmanın en kızgın günlerinin onu da saf tutmaya çağıran sertliğine boyun eğmedi; “ne yalnızca Kilise’nin ne de yalnızca Refomasyon’un saflarına katıldı”; tek başına kalmayı seçti Erasmus. Onu Erasmus yapan bu iradesiydi. Değil mi ki Reformasyon’un yolunu dogmalar aydınlatıyordu, o yoldan çıkılacak yeni hayat da kaçınılmaz biçimde otoriter olacaktı. Dolayısıyla gerilimden uzak durup “kendinden yana olma” ilkesine hiç kimsenin saldırmasına izin vermedi. Stefan Zweig, onun hem kendini korumaya hem insanlara doğru duruş biçimini anlatmaya çalışan tutumunu şöyle belirtiyor:

“Sanatçının ve düşünürün yeri cephelerde olamazdı; ona düşen, bütün özgür düşüncelerin ortak düşmanına, bağnazlığın her türlüsüne karşı çıkmaktı. İnsancıl duyguları paylaşmak gibi bir misyonu olan sanatçı, partilerin safında değil, fakat onların üzerinde kalmalı, rastladığı aşırılıklarla, sonuç olarak da hep o aynı anlamsız, mutsuzluktan başkaca bir şey getirmeyen nefretle savaşmalıydı.”

Onun yalnızlığı göze alan bu bağımsız ve özgür tutumu kendi zamanında anlaşılamadı, şimdi de anlaşılması kolay değil. Toplumun ve bütün insanlığın özgürleşmesi ve barış içinde yaşaması amacı taşıyan bireylere, siyasal odaklara çekilmekten başka çare bırakmayan şimdiki zamanların baskıcı tutumu da aynıdır. Bütün çatışmayı iktidar odakları çevresinde tanımlayan, kendi konumunu siyasal dengelere göre belirleyen, sonunda demokrasiyi de siyasetin araçlarıyla yürütmeye gönüllü, demek ki siyasal iktidar amacını elinden bırakmayan bugünkü düşünceler de Erasmus düşüncesinden büsbütün kopuktur, Erasmus’un karşısında elinde Machiavelli’nin Prens’ini sallayıp ahlakın dışına çıkmış siyasete sarılmaktır. Siyasal iktidar saf demokrasi için yola çıkanların önüne de içinden çıkılması olanaksız bir hiyerarşi kırbacı sunacaksa, zor ve şiddet her zaman kaçınılmazdır.

Erasmus gerçek bir dünya vatandaşıydı, diyor Zweig. Öyle oluşu hiçbir yeri kendi yurdu gibi yaşayamamasına yol açmıştı; tek-kültürlü, tek-dilli olmayı hiçbir zaman benimsememiş, her yeri kendi yurdu gibi görmüştü. Bu düşüncelerin bütün gelecekçi düşüncelerin başkaldırısına tanık olunan 1960’larda kanatlandığı, kendini Erasmus gibi “dünya vatandaşı” olarak tanımlayanların çoğaldığı zamanlar da geride kaldı. Bugün milliyet ve din kavramları çevresinde saf tutmaya gönüllü olanların sayısı öylesine büyük bir çoğunluğa ulaştı ki, güç ve iktidar, demokrasinin kör noktasında gizli dururmuş gibi sunulmaya başlandı.

Erasmus, kendini yenilemeye çalışan bir çağın, Rönesans’ın “gizli ruhsal özleminin simgesi”ydi.

Erasmus 1500’lerin başından hemen sonraki yıllarda Avrupa’nın en ünlü aydınlarından biri oldu. Zweig bu yılları, “Dürer, Raffaello, Leonardo, Paracelsus ya da Michelangelo dahil, çağdaşlarından hiçbirinin adı o günlerin ruhsal atmosferinde Erasmus’unki kadar saygıyla anılmaz, hiçbir yazarın eserleri onunkiler kadar çok basılıp yaygınlaşmamıştır, onunkiyle ahlak ya da sanat alanında boy ölçüşebilecek başkaca bir ün yoktur,” diye anlatıyor.

Erasmus, kendini yenilemeye çalışan bir çağın, Rönesans’ın “gizli ruhsal özleminin simgesi”ydi. Zweig bu simgeyi şu parlak sözlerle anlatıyor: “Kendini yenilemek isteyen her çağ, idealini önce bir kişiliğe yansıtır, çağın ruhu kendi özünü somut bir biçimde kendi bilinç düzeyinde algılayabilmek için, her zaman önce bir insanı tip olarak seçer ve bu biricik, çoğu kez rastgele seçilmiş bireyi kendi ölçülerinin çok üzerine çıkarmakla, bir anlamda kendi coşkularından arınmış olur.”

Bireyin tarihte kahramanlık rolünü oynamak zorunda kaldığı bütün zamanlarda Zweig’ın bu sözlerinin karşılıklarını bulabiliriz; gene de  1960’lardan ve 1970’lerden sonra (o tarihler özellikle çağın belası emperyalizmin savaş ve yok etme tutkusuna karşı özellikle Latin Amerika ve Asya’da yeni simgeler çıkarmıştı) değişen zamanlar, özellikle günümüz dünyası, belki hiçbir zaman Erasmus gibi simge kişilikler ortaya çıkarmayacaktır.

Öte yandan, nerede iktidar ve zoru “kitlelerin zorbalığa her zaman hazır olan iradelerine gerekli bahaneyi” yaratma yolunda kullanmış simgeler varsa, ömürleri kısa olmuştur; kendinden başkalarını iktidarı paylaşmaya değer görmeyen simgesel önderlerin zamanla unutulacakları neredeyse kuşkusuzken, Che gibi bir yeni zaman simgesi, her şeyden önce iktidarı, yönetmeyi reddedip yalnızca idealler ve ütopyalar uğruna her şeyini feda ettiği için unutulmazlaşmıştır.

Erasmus, çağının sahip olmadığı ruhu ve ahlakı da ona vermiş bir düşünce insanıydı. Yalnızca bu nedenle zaman zaman unutulmaya yüz tutsa bile, yeniden hatırlanıp kendisinden yeni dersler alınacaktır. Bu dersleri okullara sokmaktır en doğrusu. Gelecek kuşakları barışçı, demokratik, bağımsız düşünme ve davranma değerleriyle yetiştirmenin; onlara aynı zamanda kendinden ve dışarıdaki dünyadan sorumlu bireyler olmanın yollarını göstermek için birebirdir Erasmus düşünceleri. Stefan Zweig’ın Rotterdamlı Erasmus-Zaferi ve Trajedisi biyografisi, benzeri az bulunur ders kitaplarından sayılır.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR