Rus Edebiyatı mı, Latin Edebiyatı mı?
26 Mart 2019 Edebiyat

Rus Edebiyatı mı, Latin Edebiyatı mı?


Twitter'da Paylaş
0

Bunu başarmanın ilk yolu anlatıda üst ve alt anlamları sihirli ifadelerde barındıran cümleler yazmaktan geçmedi. Aksine edebiyatı oldukça basitleştirip, hatta yok hükmüne varacak denli anlaşılır kılarak tüm bu anlamları yok edecek kadar saydamlaştırdılar.

Edebiyatın üç sacayağı olduğunu düşünürüm: Okumak, çalışmak ve soru sormak. Üçüncü madde bana daima yeni yazıların kapısını açıyor. Son dönemde edebiyat meraklılarının hap haline getirilmiş metinleri kutsadığına şahidim. Bu ister roman olsun, ister hikâye, isterse de son dönemin popülerleşme aracı olarak beni şaşırtan edebiyat eleştirisi. Durum değişmiyor. Edebiyatın meraklısı edebiyatın temel prensibi olan alt metni okumak yerine su yüzüne çıkmış, ona soru sorduracak ve cevap aratacak bir uğraştan olabildiğince uzak peşin hükümlerin bağımlısı durumunda. Peki, bu durum kötü mü? Görece değil elbette. Bir sanat dalına merak duymanın alkışlanmayacak tarafı yok, ama o sanatın tüketicisi olmak (bu ifadeyi tüketim kültürü dışında kullanıyorum) o sanatı yapan kadar bu işlerden anlamayı zorunlu kılıyor. O vakit de alt metinleri okumayı isteyen has edebiyat okuruna, alt metni sağlam metinler sunmak gerekiyor.

Ben Rus edebiyatı ile Latin edebiyatını kıyaslarken, acaba edebiyat meraklısına mı yoksa has edebiyat okuruna mı sesleniyorum diye düşünmedim değil. Son dönemin en çok ilgi gören yazılarının 'Falanca metni neden okumalısınız' türünden, sonucu içinde yargılar bütününden oluştuğunu görünce, meraklı okura gül atıyormuşum gibi hissettim. Ama sevgili okur, benim sayıp dökeceğim metinleri kendin okumazsan bir macerayı yaşamaz ancak izdüşümünden yapılmış bir rüyanın sayıklamasını dinlemiş kadar tatmin olabilirsin? Bu suyunun suyu çabası seni nereye götürür?

Bu yolculuğun ucu keşke Rus ve Latin edebiyatına varsa, ne hoş olurdu değil mi? Beraber düşünelim: Dünya klasikleri denilen ve bugün Birleşmiş Milletler'e 195 ülkeye bölünmüş yeryüzü coğrafyasının her yanında kabul gören eserler ve yazarlar listelerini toplasak ilk 10'a Suç ve Ceza-Karamazov Kardeşler-Yer Altından Notlar, Dostoyevski, Savaş ve Barış-Anna Karenina, Tolstoy, Ölü Canlar, Gogol, Doktor Jivago, Pasternak, Babalar ve Oğullar, Turgenyev, Yüzbaşının Kızı, Puşkin'isimleri girer mi? Bence cevap belli. Peki, listenin geri kalanına belki modern takısı eklenerek Yüzyılılk Yalnızlık-Kırmızı Pazartesi-Albaya Mektup Yok, Márquez, Sek Sek, Cortázar, Kum Kitabı, Borges, Artemio Cruz'un Ölümü, Fuentes girer mi? Onun da yanıtı belli. İyi de bunca belli şey arasında hani hap gibi bilgi verilmeyecekti de, kendi maceramıza koşacaktık? Buyurun bakalım:

Onlar Büyüktür Çünkü

Rus edebiyatı büyüktür. Hatta dünya edebiyatına ait bir kimlik olsa, doğum yeri hanesine Rusya veya daha açık bir ifadeyle St. Petersburg yazılması gerekir. Rus yazarları bugün onları zincir kitapçıların vitrinlerinden satın alan okurlarının sandığının aksine, kitaplarının arkasındaki o temiz pak fotoğraflarının aksine zorlu, kirli ve vahşi bir hayat sürdü. Çünkü onlar birer Rus'tu. Bir ucu Avrupa'dan başlayan ötekisi ABD'nin Alaska eyaletiyle sınır olan uçsuz bucaksız bu buz ve bozkır coğrafyasında hayatta kalmanın ilk şartı her anlamda biraz katılaşmaktan geçiyor. Nesilden nesle aktarılan bu soğuk genetik miras uyarınca da Rus insanı, bugün bile internetin 'sıradışı' videolar bölümünde gözlem imkânı veren bir kalıtsal tutuculukla Rus klasiklerinin yazıldığı günlerin roman kahramanlarının tutumlarını sergilemekten geri durmuyor.  

O dönemde yazma derdine düşenin, bu Rus malzemesini elinden geçirmek zorunda olduğuna kuşku yok. Her ne kadar Tolstoy gibi geniş çiftliğinin güveni içinde insanlara Tanrı ve kader fikrini kabul ettirmek için dünyanın en iyi romanlarını yazsanız bile yolunuz gidip, birkaç kopek karşılığında üçüncü dereceden prenslerin önünde dans edip içki parası almaktan utanmayan sokak sarhoşlarına varırdı. Ya da hayatını devam ettirmek için etini satmak zorunda olan bir genç seks işçisinin yatağında, dünyayı sorgulayan fakat bunu yapma ehliyeti olarak üst değil de alt sınıftan gelen bir hasta ruhlu genç erkekle tanışmak gerekirdi. Bir ülkenin insanları ne denli duygularını dışa vuruyorsa, o ülke edebiyatı da dünya listesinde o kadar yukarı çıkıyor. Rus edebiyatçıların şansı, bu köylü Rus toplumunun yeni oluşan şehirlerindeki hayatın tüm acımasızlığı, çaresizliği ve inançsızlığı barındırıyor oluşundan kaynaklanıyor demek ukala cesareti istemez. Böyle olmasaydı eğer, biz bugün Rus klasiklerinden bihaber olurduk. Tabii ki toplumun verdiği malzeme kadar onu alıp işleyecek deha ve çalışkanlığı kimi zaman da sara krizi gibi kozmik şakaların etkisi bu işin yüzde 50'sini oluşturuyor. Ama neden Rus toplumundan daha az köylü ve kaba olmayan diğer Avrupa edebiyatları bu en iyi olma yarışında fersah fersah geri kaldılar da, hâlâ mesafeyi kapatabilmiş değiller? Bunun cevabı da Rus edebiyat kanonundaki dünyanın en kanlı iç savaşında gizli sanırım. St. Petersburg ile Moskova'daki prenseslerin evlerinde sonu gelmeyen yemekler ve müzik eşliğinde icra edilen köşe başı edebiyat toplantılarında yapılan yargılamalar öylesine gaddar infazlara sahne oluyordu ki az daha Dostoyevski'yi de ikinci romanından sonra ipe götürecek bu acımasız ve bir o kadar da etkili güç, önüne gelen ne varsa paramparça etti. Bu sebeple de böylesi bir düşünsel edebiyat ortamında ayakta kalabilmenin en temel koşulu, eleştirilerin boyunun yetişemeyeceği denli yüksek bir o kadar da temelleri sağlam metinler kurmaktı. Eğer o günlerin Rus edebiyatı bugünlerin Türk edebiyatına benzeseydi; yani kimi siyasi akımların etkisi altında roman iklimine sahip olsaydı ya da basit anlatımlı, derinliksiz ama bol macera ve eğlence vaat eden pek çok genç yazarı ya tutarsa mantığıyla piyasaya sürseydi, Rusya bugün bizim için sadece çok güzel kadınların ve votkanın ülkesi olarak kalırdı.

O İşgalin Ardından

Rusya'dan on beş bin kilometre ötedeki Latin Amerika'da durum neydi peki? Onları keşfettiklerini öne süren ve tarihi yazma gücü ellerinde olduğu için resmi kayıtlara da böyle geçiren Portekizli ve İspanyolların dillerini alan Latinler, bu dili onlardan daha iyi kullanarak futbolda yaptıkları gibi edebiyatta da gollerini attılar. Latin Amerika'da dört kişinin bir araya geldiğinde yapıverdiği askeri darbeler, uyuşturucu ile harmanlanmış zihinler ve sıcaktan, nemden etleri birbirine yapışmış esmer ve bir o kadar da pürüzsüz tenlerin coğrafyasında insanlar başka insanlara benzemez. Onların ne düşündüğünü anlamak için mutlaka onlardan biri olman gerekir. Çoğu zaman edebiyata dökmek için bu da yetmez çünkü bir Latin'in ne düşündüğünü anlamak ile onu ifade etmeye çalışmak birbiriden çok aykırı işler. Latin'lerin edebiyata verebilecekleri katkı Shakspeare, Balzac, Dickens, Hugo, Cervantes, Montaigne gibi sıra dağların gölgesinde kalma kaderine mahkumdu. Tabi  hayatları devrim ve darbelerle geçen bu Latinler dilde de darbe ve devrim yapmaya karar verinceye dek. Edebiyata ilişkin fikri olan hemen herkes, en iyi örneğini Márquez'in verdiği 'Büyülü Gerçekçilik' akımı sonrasında Latinlerin edebiyatta Avrupa'ya toz yutturduğunu düşünüyor. Oysa ki Latinler nasıl ki ataları Maya ve İnka'lar önce onların altınlarını alıp sonra da kıtaya getirdikleri çiçek hastalığı ve çelik kılıçlarla kitlesel bir kıyım yapan İspanyollar ile Portekizliler hangi taktiği izlediyse, edebiyatta onlar da aynı karşı taktiği izledi: Önce Cortázar ve Borges ile klasik Avrupa edebiyatının içine sızdılar. Onlardan biri gibi göründüler. Şili'de, Brezilya'da, Meksika'da, Arjantin'de geçen hikâyelerin Avrupa kıtasının herhangi bir başka ülkesinde geçmemiş olacağına dair inancı yok ettiler. Arkadan da Latin coğrafyasının çilekeş insanlarına Avrupalı gözlüğüyle bakan Latin yazarlar olmak yerine Latinlere onlardan başka kimsenin bakamayacağını dünyaya haykıran yazarlara dönüşüverdiler.

Anlı şanlı yayınevleri birbirinin benzeri romanları ayakta kalmak ya da doymayan para hırslarını tatmin için basıp, yeni ama dünyanın kabul etmediği genç,  derinliksiz yazarları yayımlarken bir gün Rusya'da ya da bir Latin ülkesinde bu yazının bir benzeri de yazılacak mı?

Yeniler Ne Yaptılar

Bunu başarmanın ilk yolu anlatıda üst ve alt anlamları sihirli ifadelerde barındıran cümleler yazmaktan geçmedi. Aksine edebiyatı oldukça basitleştirip, hatta yok hükmüne varacak denli anlaşılır kılarak tüm bu anlamları yok edecek kadar saydamlaştırdılar. Metinleri okumayı yeni söken 1. sınıf çocuğundan, dünya edebiyatı uzmanı kürsü sahibi Amerikalı profesörün ortak noktada buluşacağı denli duru, temiz ve yalındı. Tıpkı zehirli çiçeklerin bu özden tatmak isteyen börtü böceği lezzetli bir koku yayarak içine çekip, sonra da yok edişine benzer bir doğal seleksiyon gibi Latinler de edebiyatlarına Avrupalıları âşık ettiler. Ardından ise dil oyunlarını büyülü gerçekçilik sosuyla kızartarak, bu kez de Latin düşüncesini gerçekten kâğıda aktarmaya başladılar. Ama bunu yaparken de dünya edebiyatının hiçbir ekolüne vurguda bulunmayı düşünmediler. O sırada akıllarındaki tek şey, babaannelerinin dünyanın henüz yeni kurulduğu dönemlerde köylerin nasıl kurulduğunu anlatışlarını kâğıtta aynı ifadelerle anlatmaktı. Tüm insanlığın ortak anne babasının Adem ile Havva olduğuna bir vurgu da sayılabilecek şekilde aslında dil ve sanat oyunlarından önce edebiyatın sözlü işlendiği zamanlarda dünyanın tüm babaannelerinin hikayelerini aynı Latinler gibi anlattığı, Latinler'in hepimize taktığı gözlükle ortaya çıkınca, onlara duyulan saygı da, edebiyattaki sıralamaları da arttı. Fakat bugün Türkiye'de olduğu gibi yeni Latin kuşakları büyük bir savaşın ardından Avrupalı ünlü olmaya çalışan yazar cesetlerinden kurulmuş Latin Amerika'nın edebiyat zirvelerinde yalnızlık yaşamayı düşünmenin yerine, kendilerine yeni alanlar açmayı düşündüler. Büyülü gerçekçilik başta olmak üzere tüm akımları ret edip, dünyaya yeni anlatı biçimleriyle var olabileceklerinin ispatına giriştiler. Ve bugün Yuri Herrera'dan, J.Gabriel Vasques'e, Cesar Aira'dan, Isabel Allande'ye, Eduardo Galeano'dan, Alejandro Zambra'ya ve Evelio Rosero'ya kadar uzayan bir listede fetihlerine devam ediyorlar. İnsan bunları görünce Türk edebiyatı için düşünmeden edemiyor. Anlı şanlı yayınevleri birbirinin benzeri romanları ayakta kalmak ya da doymayan para hırslarını tatmin için basıp, yeni ama dünyanın kabul etmediği genç,  derinliksiz yazarları yayımlarken bir gün Rusya'da ya da bir Latin ülkesinde bu yazının bir benzeri de yazılacak mı?


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR