Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü Niçin Okumalısınız?
3 Aralık 2019 Edebiyat Kitap

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü Niçin Okumalısınız?


Twitter'da Paylaş
0

Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. Bu da gösterir ki, zaman ve mekân insanla mevcuttur.

Edebiyat bir soru-cevap işidir. Buna inanmıyorsan ne oku ne de yaz. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden, yani Türk edebiyatının ilk modern romanından söz ediyorsak o zaman soracak çok şey var. Üstelik bunu yapmak için sıradan bir okur olmak yeter de artar bile. Çünkü Tanpınar basit okurun, küçük imgelerin ve sadeliğin peşindeki insanların yazarıydı. Saatleri Ayarlama Enstitüsü de bu çabasının eseridir. Nedense bu romana amacından ve çabasından fazla anlam yüklenir. Bu bir Ahmet Hamdi Tanpınar romanı, o kadar. Ama o kadar da değil. 

Şimdi kendimize dönelim. Türkiye’de edebiyatın Nobel’e uzanan yolculuğundaki en önemli viraj nedir diye soralım. Ya da hiç eğip bükmeden: “Ahmet Hamdi Tanpınar olmasaydı Orhan Pamuk Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanabilir miydi?” diyelim. Benim gibi tanınırlıkla bilinmezlik arafında bir edebiyat boşboğazıysanız, bu suç hanenize kaydedilmez cezai ehliyetiniz olmadığından. Gerçekten de öyle mi?

Bir ülkenin romancılığı, o ülkenin siyasal tarihiyle doğrudan ilgilidir. Romancı dediğin kökü toplumda bulunan ağaçsa, verdiği meyvesi romanın o toprağın özünden aykırı olması mümkün mü? Ahmet Hamdi Tanpınar kendini roman öykü yazarı ve şair olarak edebiyata verdiğinde bunu mektepli olarak yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni tamamlayıp öğretmenlik yaptıktan sonra yine fakültesine dönüp, Türk edebiyatı üzerine dersler verdi. 1901’de İstanbul’da doğup 1962’de kalp krizi sonucu bizi terk edinceye kadar romanlar, öyküler ve şiirler yazdı. Tanpınar edebiyatın kendinden önceki önemli edebiyatçının üslubundan gitme akımını kullandı. Bu üsluptan gitme akımının aynı zamanda kendi tarzını yaratmakla tamamlandığını ve taçlandığını bildiği için bunu da başardı. Türk şiirinin ve edebiyatının en önemlilerinden Yahya Kemal, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Tanpınar’ın hocasıydı ve Tanpınar onun edebi kalitesinin açtığı yoldan gidip kendi üslubunu buldu. Bunu yaparken de 1949’da İkinci Dünya Savaşı’nın Türkiye üzerindeki etkisini anlatan Huzur romanını yazdı. Ardından 1962’de Saatleri Ayarlama Enstitüsü geldi. Tanpınar nasıl hocası Yahya Kemal’den el aldıysa, Tanpınar da Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile kendinden sonraki Türk edebiyatının akış yönünü değiştirdi. Üstelik üst taraftaki listeye konu olan bir göz önündeki görülmezlik suçunun da mağduru oldu.

Hala’nın hortlayışı: Edebiyata dair

Saatleri Ayarlama Enstitüsü zaman kavramı etrafında Türkiye’nin değişimini anlatan yapısı ve Hayri İrdal, Halit Ayarcı gibi (Notos’un ellinci sayısında unutulmaz roman kahramanları arasında sayılan) karakterleriyle bilinir. Bilinmeyen ya da üzerinde çok az durulan konu ise Tanpınar’ın Türkiye’nin ilk modern sınıfındaki romanı yaratması ve bunu yaparken Marquez’den önce Türk okurunu büyülü gerçekçilikle tanıştırmasıdır.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk edebiyatı uzmanı olarak bilinçli bir şekilde o güne değin yazılmamış Avrupai bir Türk romanını bilinçli bir şekilde hayatımıza sokarken, Saatler Ayarlama Enstitüsü’nden beş yıl sonra 1967’de yayınlanacak ve dünya edebiyatını kökünden değiştirecek Yüzyıllık Yalnızlık’tan önce romanın özünü oluşturan üslubun parıltılarını verdiğini acaba biliyor muydu? Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün anlatıcısı Hayri İrdal’ın (romanın Dergâh Yayınları’ndaki baskısının altmış ikinci sayfasında başlayan) halasının vefatıyla ilgili bölüm, Tanpınar’ın Türk büyülü gerçekçiliğini başlattığı kısa bir şaheserdir. Romanın üç sayfası boyunca ilerleyen öyküde “hala” ölümü sonrasında namazı kılınsın diye Laleli Camii’ne götürülüp oradan defin işlemi için mezarlığa nakledilir. Tanpınar o bölümü şu sözlerle anlatır: 

“İbrahim Bey, babamın bu iş için verdiği paradan kendisine de bir şeyler arttırabilmek için Süpürgeciler Kâhyası’nın gelinini adeta bir fakir cenazesi gibi kaldırmıştı. Diğer taraftan aileden kimse bulunmadığı için yanına gömüleceği rahmetli zevcinin mezarı güç bulunmuş, geç kazılmış, araya bir yığın gecikme ve uygunsuzluk girmişti. Neticede tam kabir açılıp da kapağı ortadan kesilen tabut indirileceği sırada halam birden etrafın ölüm sandığı laterjik uykudan uyanmış ve öyle herhangi bir vaziyetten şaşıracak bir mahluk olmadığı için, tabutun kapağını zorla kaldırarak etrafa bakmış ve daima müteallik olduğu cevdeti kariha sayesinde durumu bir lahzada kavrayarak cenazede tek yakından tanıdığı Etyemez imamına, ‘Hadi beni çabuk eve götür’ emrini vermişti. İbrahim Bey’in anlattığına göre cenazede bulunan kalabalığın büyük kısmı korkudan kaçtığı için, tabutun Merkezefendi’den tekrar eve getirilmesi hayli güç olmuş. Hatta halam kaçamayacak kadar korkanları azarlamasaymış, bu iş biraz imkânsızlaşırmış. Filhakika ilk iş olarak imamdan, kazıcılardan birinin orada çukurun yanında bıraktığı paltomsu şeyi isteyerek sıkı sıkıya örtündükten sonra yarı beline kadar dışarıda, yarı beline kadar içeride oturduğu bu garip sedyenin içinden bütün harekatı halam kendisi idare etmiş, evvela Etyemez’deki konağa kadar kendisini taşıyacak olanlarla sıkı bir pazarlık etmiş, halbuki getirdiğiniz gibi götürün de diyebilirdi ve ondan ziyade de bu beklenirdi, hatta şehre girdikten sonra ilk rast geldikleri poğaçacı dükkanından karnını doyurtacak bir şeyler aldırmış.”

Hayri İrdal’ın canlanıveren halasının malı mülkü paylaşma derdine düşen babasının onları mirasından mahrum bıraktığı kısım, büyülü gerçekçilik değil mi? Eğer değilse, Yüzyıllık Yalnızlık’taki Albay Aureliano Buendia’nın hepsi farklı çocuklardan peydahlanmış on iki oğlunun alınan külden haç sürülüp hepsinin ölmesi ya da Ursula’nın ölmek için Mocando’da sayılamayacak kadar süreyi kaplayan yağmurun dinmesini beklerken bütün şehrin de aynı şeyi onunla yapması ve daha bin türlü benzer şey de değil.

Edebiyat boşboğazı olabilirim ama Yüzyıllık Yalnızlık’ın tamamındaki olay örgüsünün ve romanın itici motorunun büyülü gerçekçilik üslubu olduğunu, olaylara göre değil üsluba göre olayların ilerlediğinin farkındayım. Tanpınar’ın üç sayfalık cenaze anlatısının romanın tamamına yayılmadığından büyülü gerçekçilik akımına dahil edilmediği, böyle bir düşüncenin hiç doğmadığını da biliyorum. Asıl itirazım burada başlıyor. Eni konu Hayri İrdal’ın hayatını değiştiren olaylar dizisindeki en mühimlerinden olması sebebiyle halanın cenazesinin büyülü gerçekçilikle kurulması, pekâlâ Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün bu hiç görülmemiş özelliğinin tespit edildiği anlamına gelir. Ama bu özellik tek başına Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü değerli kılar mı?

Sorular asla bitmez

Söylemiştim. Tanpınar’dan söz ettiğinizde sorular birbirinin peşine takılır. Bizim asıl işimiz sormak, yanıt vermek ise ayrı uğraş. Saatleri Ayarlama Enstitüsü bugün “Edebiyat biliyorum,” diyenlerin inkâr edemeyeceği şekilde Türk edebiyatının ilk ya da en güçlü modern romanı. Aynı zamanda da Orhan Pamuk’un Nobel’e uzanan yazı dehasını tıpkı Tanpınar’ın hocası Yahya Kemal’den beslenişi gibi onu besleyen bir akım. Bunu Orhan Pamuk da konferanslarında sıkça dile getiriyor. Zaten klasik yazı hayatı üslubuna elle deftere yazarak ve ülkesinin edebiyat öncülerinin izinden gidip kendine yol bularak hâkim olan Pamuk, Tanpınar’ı bize Kara Kitap ile taşımış, sonraki nesli de Tanpınar gibi etkilemiştir.

Aslında Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün bu görülmek istenmeyen büyülü gerçekçiliğe de dayanan nitelikleri bir yana, kendisinin var olmayışı pek ağır bir durum. Şimdi Tanpınar hakkındaki en önemli soru: Huzur ve Sahnenin Dışındakiler ile ülkesinin köklerinden beslenip siyasal romanlara da imza atan Tanpınar hem gelenekçilik hem modernlik hem de sonraki nesilleri etkileme başarısını yakalamışken Türkiye’nin en nitelikli modern romanının adını taşıyan bir “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” niçin roman yayımlandığından beri kurulamadı? Hadi Kültür Bakanlığı, çeviri projesiyle Tanpınar’ın yapıtlarını dünya dillerine armağan ederek onu Pamuk’tan sonra en çok okunan ikinci Türk yazar yaparak bu unutulmuşluğun izini azıcık da olsa siliverdi. Peki, ya edebiyat sever ve maddi imkânı geniş olanlar? Edebiyatına yön veren böyle modern bir yapıtın olacak, üstelik o roman zaman kavramını bir Saat Ayarlama Enstitüsü’nü hayal ederek anlatacak ve sen ülkende böyle bir enstitüyü bugüne kadar müze formunda da olsa kurmayacaksın.

Fazla tekrara giriyor ama Orhan Pamuk’un Ahmet Hamdi Tanpınar’dan izler taşıdığını vurgularken, Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı romanı ile aynı adı taşıyan müzeyi kendi çabasıyla kurduğunu da anımsatmakta fayda var. Tanpınar yaşamadığına göre iş okurlara mı düşüyor Saatleri Ayarlama Enstitüsü kurmak için? Bu, edebi niteliği de ıskalanmış ya da ıskalanması Türkiye’deki edebiyat çevresinin o yukarıdaki kalabalık listedekilerde olduğu gibi işine gelinmiş Tanpınar için Saatleri Ayarlama Enstitüsü bugünün Türkiye’sinde kurulmayacaksa ne zaman kurulacak? Üstelik Taksim gibi her turistin mutlaka uğradığı bir yerde kurulması, Türkiye’yi, onun modernleşme çabalarını ve edebiyatını da yüceltir. Bu Enstitü Müze ile Tanpınar anıtlaşır, tıpkı eserleri gibi. Ama bu boşboğaz, bunları sormaktan asla utanmaz. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu büyük eseri hem edebi olarak var hem de enstitü olarak yok. Halbuki Saatleri Ayarlama Enstitüsü modern roman enstitüsü değil miydi içinden çıkan romanlara bakınca? Neresinden bakarsanız bakın, bir Saatleri Ayarlama Enstitüsü var mıydı, yok muydu sorumuz var. Ama bu boşboğaz "Neden yok?" diye sormaya devam edecek. Ta ki enstitü yapılıncaya değin. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR