Sabahattin Ali’nin Dinlemeye Doyamadığımız Şiirleri | Haydar Ergülen
2 Temmuz 2014 Edebiyat Kültür Sanat Şiir

Sabahattin Ali’nin Dinlemeye Doyamadığımız Şiirleri | Haydar Ergülen


Twitter'da Paylaş
0

Sabahattin Ali yüzyılın başında doğdu: 1907. Ve yüzyılın ortasında devlet tarafından katledildi: 1948. Yarım yüzyılı bile bulmayan yaşamına büyük yapıtlar sığdırdı. Öyküleri, romanları, siyasal tutumu ve ne yazık ki genç yaşında devlet eliyle gelen ölümü de dahil olmak üzere büyük bir yaşamı oldu. Devrin bir geleneği olarak da yazmaya şiirle başladı. Bu kuşkusuz, o devirle sınırlı bir gelenek değildir, önceki dönemlerde de yazmaya, daha doğrusu “yazı hayatı”na şiirle başlanır, gençlikten kurtulup büyümeye yüz tutulunca da öyküye, daha çok da romana geçilirdi. Şiir eski, roman yeni olduğundan belki de. Belki de şiir âdettendi, herkes yazardı, yazabilirdi; aslolan, önemli ve zor olan roman yazmaktı. Bir de birbirine bakarak yazmak sanki geçmiş dönemlerde mecburi olmasa da gerekliydi. İlk olarak şiir yazılması da bu sebeptendi, yazamasa deli olmazdı kimse ama, sanırım biraz çevreye karşı “ayıp” olurdu. Herhalde iyi şiir yazamadığını hisseden pek az kişi vardır, kendi iradesiyle şiiri bırakmaya karar veren. Bazıları da yanlarında yetiştikleri ya da etkilendikleri bir ustanın demesiyle, önermesiyle, başka bir yol göstermesiyle şiir yazmayı bırakıp edebiyata taşınırlar. (Bkz. Nâzım Hikmet’in Orhan Kemal’i şiirden edebiyata yönlendirmesi.) Sabahattin Ali, şiirde “muvaffak” olamayacağını anlayınca bırakanların başında gelir ki sevdiğimiz, artık birer Türk edebiyatı klasiği olan, çağlar boyu okunası o Kürk Mantolu Madonna’ların, İçimizdeki Şeytan’ların, Ses’lerin yanı sıra bu davranışı onu daha büyük kılar, okurun gözünde daha da büyütür.

Sabahattin Ali ve modern şiir

Şiirde varlık ve başarı gösteremeyenlerin, edebiyata geçtiklerinde ortaya çıkan o müthiş değişim, elbette bir yeniliğin, öncülüğün, en azından farklılığın ifadesidir. En azından o dönemlerde. Şiir hem geleneksel olarak ustalarını yetiştirmiş hem de modern şiir olarak yeni ustalarını ortaya çıkarmıştır. Yahya Kemal ve Ahmet Haşim, modern şiirimizin iki kurucu ustası olarak çıkmıştır. Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl da Sabahattin Ali’yle aynı dönemde modern şiirin hizasında duracak yapıtlarıyla belirmeye başlayacaklardır. Bu dönemde şiirde ayırt edici olacak ve kendini başka şairlerden, başka şiirlerden farklı kılacak şey, sözün olduğu kadar, hatta ondan da çok, biçimin yeni olmasıdır. Şiirin bir bütünlük içinde yazılmasının ve alımlanmasının bir “yapı” meselesi olduğunun ve elbette şiirin bir dil olduğunun da kavranmasıdır. Sabahattin Ali’nin şiirleri, bu modern kaygıları sorun edinen bir şiir değildir. Hem erken bir şiirdir hem de bir yandan memleketçi, halkçı ve Kemalist ideolojiyle bağlantılı şiirlerin yazıldığı, bir yandan da özellikle 1940’larda sosyal gerçekçi olarak adlandırılacak şiirin ilk kıvılcımları sayılan toplumcu şiirlerin yazılmaya başladığı bir dönemdir. Ve elbette tek başına bir şiir antolojisi gibi olan Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali’nin de ilk şiirlerini yayımladığı yıllarda, 1929’da 835 Satır kitabını yayımlayacaktır. Bu kitabın yayımıyla birlikte de mevcut tüm şiirler, şiir akımları titreyip kendine dönecektir, bazılarıysa dönemeyecektir. Ahmet Haşim’in, Yahya Kemal’in, Hececilerin dönemidir ve bu alışıldık şiirlerin karşısına, adı “Makinalaşmak” olan bir şiir çıkmıştır. “Salkımsöğüt”ten “Açların Gözbebekleri”ne, “Güneşi İçenlerin Türküsü”nden “Berkley”e. Bir deprem etkisi yaratan ve artık o andan sonra bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, şiirin de eskisi gibi olmayacağı bir “ışıma ânı”dır bu. Aslında “patlama ânı” demek, bu infilak ânını ve sonrasını daha iyi resmeden bir tanım olabilir. Bu aynı zamanda Nâzım Hikmet’in kitabıyla ve şiirleriyle açılan yeni bir dönemdir, “serbest nazım” dönemidir.

Yüzyılın başında doğan diğer şairler

Yüzyılın başında doğan şairlere şöyle bir bakalım, acaba aralarından hangileri 100 yıl sonra bile hatırlanıyor, etkilemeye devam ediyor ya da okunuyor? Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl gibi doğal, organik, estetik, politik ve poetik dokunulmazlıkları olan büyük şairleri elbette bundan ayrı tutarak. Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç isimlerine şiir antolojilerinde, edebiyat ve şiir tarihiyle ilgili kitaplarda rastlanıyor, ama ne yazık ki şiirleriyle hatırlanmıyorlar. Faruk Nafiz Çamlıbel, Kemalettin Kamu, Ömer Bedrettin Uşaklı, Ahmet Kutsi Tecer, memleket, gurbet, denize hasret ve hece şiirinin iyi örnekleriyle hem isim olarak hem de bazı unutulmayan şiirleriyle günümüzde de hatırlanan isimler olmalarına karşın modern Türk şiirine katkıları olan şairler arasında da sayılamazlar. Fakat şiirin sevdirilmesinde ve sürekliliğinin sağlanmasında payları olan, kuşaktan kuşağa şiirleri ve dizeleri aktarılmış şairler olduklarını da söylemeliyiz. Ahmet Hamdi Tanpınar da asıl verimini romanda gösteren bir büyük romancı ve kültür adamı olarak, tek kitabıyla da olsa şiirleriyle anılacak bir isimdir, ama kendisinden sonraki kuşakları etkileyecek bir şiir bıraktığı da söylenemez. Nâzım Hikmet etkisiyle serbest nazım anlayışıyla şiirler yazan, aynı zamanda da fütürist ve sürrealist etkiler de barındıran toplumcu bir şiirin sahibi Ercümend Behzad Lav da ilginç şiirleri olmasına karşın Türk şiirinin etkili şairleri arasında yer almaz. İlhami Bekir Tez, Nail V. yine Nâzım Hikmet’in etkisiyle serbest nazım yazan şairler arasındadır, ama bugün, özellikle Tez, daha çok şair anılarında geçen şairler olmaktan öteye geçebilmiş değillerdir. Sabri Esad Siyavuşgil, Cevdet Kudret, Yaşar Nabi Nayır “Yedi Meşaleciler” diye anılan dönem şairleri olarak antolojilerde kalmışlardır. Ziya Osman Saba ise bu topluluk dağıldıktan sonra özgün şiirleriyle belirmiş ve Türk şiirinde sadeliğiyle, iyilik düşüncesiyle öne çıkmış, günümüze kalmış bir şairdir. Sabahattin Ali’nin doğduğu yıl olan 1907 çevresinde yaptığımız bu geziyi 1910 doğumlulara dek sürdürelim. 1907’de Sabahattin Ali’yle aynı yıl doğan ve benzersiz bir şiir kuran Asaf Halet Çelebi. Şiiri bir çeyrek yüzyıl kadar gamlı kaldıktan sonra yeniden ve bu kez kalıcı olarak keşfedildi; Türk şiirinin mistik damarının, yalnızca İslamla sınırlı değil, daha çok Hind’den beslenen felsefesiyle de öncü şairi oldu. Mustafa Seyit Sutüven, soyadını da aldığı çağlayanın şiiri olan “Sutüven” ile bilindi. Ahmet Muhip Dıranas, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en etkileyici şiirlerinden birini yazdı. Hiç kuşkusuz, kendisinden sonra gelen tüm şair kuşakları için inceden ve derinliğine işleyen bir etkisi vardır. Memet Fuat’ın ilginç ve kapsayıcı cümlesiyle Dıranas, “Hece ölçüsünü Baudelaire anlayışıyla işlerken geleneksel şiirimizin inceliklerini çağcıl şiire aktarışıyla büyük başarı kazandı.” 1910 doğumlu Cahit Sıtkı Tarancı da yakın arkadaşı Ziya Osman Saba gibi Türk şiirinin efsane şairlerinden birisi oldu. Şiirin “nihayet dil ve kelime işi” olduğunu bilen ve “duygular, fikirler, buluşlar filan sonra gelir” diyen modern edasıyla, Türkçenin değişik seslerini araştıran, ses imkânlarını yoklayan, yapıya da, biçime de önem veren etkili bir şair oldu.

Şiirleriyle Sabahattin Ali ve Sait Faik

Sabahattin Ali’nin kuşağı diyelim, beş artı beş eksi yaş farklarıyla, 20. yüzyılın başında doğmuş olan şairlerin oluşturduğu Türk şiiri tablosu ana çizgileriyle böyle. İşte bu tablonun içinde, biri bu yazıya vesile olan, diğeri de bu yazının vesilesi nerde ne zaman anılsa hemen akla gelen biri var. Sabahattin Ali bu yazının sebebi, diğeri de elbette Sait Faik. Türk şiirinin ve edebiyatının meşhur ikililerinden. Siyasi, kültürel ve edebi olarak Mehmet Akif Ersoy deyince akla hemen karşıtı Tevfik Fikret, Yahya Kemal deyince şiirsel anlayışları ve şiir düşünceleri tümüyle farklı olan Ahmet Haşim, dünya görüşleri ve inançlarından başlayan farklılıkları, şiirleri ve şiir sanatına ilişkin görüşleriyle de süren, hâlâ sürmekte olan diyelim, Nâzım Hikmet ile Necip Fazıl da bu “ikili”lerin, çoğu zaman da “ikilik”lerin en ünlüleri. Cahit Sıtkı deyince Ziya Osman Saba demeyi de unutmayalım. Hem ünlü, hem ikili, hem ikilik. Ama hepsi de büyük şair, hepsi de öncü, kurucu diyebileceğimiz şairler ve yine hepsi de Türkiye’nin siyasi ikiliğinin öncü temsilcileri, zihniyet haritasının oluşmasına da büyük katkılarda bulunmuş, şairlikleri kadar eylem adamı olmaları, düşünce üretmeleriyle de çok önemli isimler. Sait Faik ve Sabahattin Ali: Biri diğerini her zaman hatırlatan, çağıran son ünlü ikili. Belki edebiyat ve şiir dünyasında başka ikililer de oldu, olmuştur mutlaka, şimdi belleğimde yok, ama varsa da bu ikili kadar ünlü olmadıklarını biliyorum. Cumhuriyet dönemi Türk öykücülüğünün tartışmasız iki büyük, öncü ve kurucu ustası. Bu bakımdan Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in şiirdeki kurucu ustalıklarına benzer bir konumda oldukları söylenebilir. Sabahattin Ali, yazmaya 18 yaşındayken şiirle başlar, ilk kitabı da şiirdir, Dağlar ve Rüzgar (1934). Bu kitaba daha sonra “Kurbağanın Serenadı” ile “Öteki Şiirler” de eklenecektir. Sait Faik’in de tek şiir kitabı vardır Sabahattin Ali gibi, ne var ki o kitabını sona doğru, 1954’teki ölümünden ancak bir yıl önce yayımlayacaktır: Şimdi Sevişme Vakti (1953). Türk şiirinin iki büyük eleştirmeni Memet Fuat ile Mehmet H. Doğan’ın antolojilerinde bu iki ismi aradığımızda yalnızca Sait Faik Abasıyanık’ı Memet Fuat’ın Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’nde görürüz dört şiiriyle ve Memet Fuat’ın, “Öykülerinin şiirselliğiyle ünlüydü. Çok az şiir yazdı. Şiiri salt duyarlıkta aradı, biçime, yapıya önem vermedi” saptamasıyla. Mehmet H. Doğan’ın Yüzyılın Türk Şiiri (1900-2000) antolojisinde ise ikisinin de adı yer almaz. Bir anlamda “antolojinin dışındakiler”dir. Antolojinin dışındadırlar ama şair şöhretleriyle değil, öykücü ve romancı şöhretleriyle de olsa şiirleri antolojiye giren, elbette antolojiler sadece iyi şairlerle dolu olacak diye bir kural yok, hepimizin yadırgadığı farklı şairler yer alır antolojilerde; ikisinin de kimi şairlerden daha çok okundukları, bilindikleri ve sevildikleri de bir vakıadır. Hatta şöyle diyebiliriz, Sabahattin Ali, “öyküleri şiirsel” bulunduğu için daha çok şair sayılan Sait Faik’ten daha çok şair olarak tanınır, sevilir. Bunda elbette ve özellikle şiirlerinin hayli bestelenmiş, iyi bestelenmiş ve çok sayıda iyi müzisyen tarafından söylenmiş olmasının da büyük payı vardır. Bildiğim kadarıyla “Başım dağ, saçlarım kardır” dizesiyle başlayıp “Benim meskenim dağlardır” dizesiyle biten “Dağlar”, ilk dizeleri “Beni en güzel günümde / sebepsiz bir keder alır” olan “Melankoli” ve 1932-1933 yıllarında yazdığı beş “Hapishane Şarkısı”ndan dördü bestelenmiştir. Bunların içinde de en ünlüleri “Hapishane Şarkısı III” adını taşıyan ve “Dışarda mevsim baharmış / Gezip dolaşanlar varmış / Günler su gibi akarmış / Geçmiyor günler, geçmiyor” dizeleriyle de öne çıkan şiirle, belki de en bilinen ve en sevilen Sabahattin Ali şiiri, ve artık şarkısı da olan, “Hapishane Şarkısı V”dir: “Başın öne eğilmesin / aldırma gönül aldırma /…” Bestelenmiş başka Sabahattin Ali şiirleri de var ama, bu kadarı da yeterince fikir veriyor.

Atatürk’e hakaret ve af

Sabahattin Ali bir şiirinde Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle bir yıl hapisle cezalandırılır. Konya’da öğretmenlik yaptığı sırada bir toplantıda okuduğu “Memleketten Haber” başlıklı şiirinde, Atatürk’ün adı geçmemesine karşın ima yoluyla cumhurbaşkanına hakaret etmekten 1932’de cezaya çarptırılır. Bu, şiir kitaplarında yer almamaktadır, belki sonraki yıllarda da hiçbir zaman yer almadı, bilmiyorum: “Hey anavatandan ayrılmayanlar / bulanık dereler durulmuş mudur? / Dinmiş mi olukla akan o kanlar / büyük hedeflere varılmış mıdır? /… / Asarlar mı hâlâ hakka tapanı / mebus yaparlar mı her şaklabanı / Köylünün elinde var mı sabanı /sıska ölüleri dirilmiş midir? /… / Cümlesi beli der enelhak dese / hâlâ taparlar mı koca terese / İsmet girmedi mi hâlâ kodese / Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?” Konya ve Sinop hapishanelerinde yattıktan sonra Cumhuriyetin 10. yılı nedeniyle 1933’te çıkarılan afla serbest kalır, ama öğretmenliğe dönemez, sicili bozuktur artık, Kemalist rejime bağlılığını bildirmesi şarttır. “Benim Aşkım” şiirini yazar ve 15 Ocak 1934 tarihinde Varlık’ın 7. sayısında yayımlar. Dört adet dörtlükten oluşan bu şiirin ikinci dörtlüğü “komik” olduğu kadar “ironik”tir de: “Daha pek doymamışken yaşamanın tadına / Gönül bağlanmaz oldu ne kıza, ne kadına… / Gönlüm yüz sürmek ister yalnız senin katına / senden başka her şeyi bir mangıra satıyor.” Sabahattin Ali belli ki pek sıkılmış vaziyetten ve vaziyetinden, fakat başka çaresi de yok, “biat” etmesi bekleniyor, o da kendine yakıştıramıyor, içine sindiremiyor bu yazdıklarını ve araya “gönül bağlanmaz oldu ne kıza, ne kadına…” tarzında gayet “eğlenceli” dizeler attırıyor, “mangır” gibi bir sözcüğü Çankaya’nın bir nev’i huzurunda yazabiliyor. Tamam, Sabahattin Ali kendini şair olarak önemsemiyor, bu, yazdığı şiirlerden de belli ama, yine de bu dizeleri yazmak için şair filan değil, ancak şiir karşıtı olmak gerekir. O yüzden durumun çok bunaltıcı olduğunu söylüyorum Sabahattin Ali için. Hemen alttaki dörtlükteyse doğrusu Behçet Kemal Çağlar’ı aratmıyor yazdıkları: “Sensin, kalbim değildir, böyle göğsümde vuran / sensin ‘Ülkü’ adıyla beynimde dimdik duran / sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran / seni çıkarsam, ömrüm başlamadan bitiyor.” Her ne kadar ceza yediği taşlamada cumhurbaşkanına “ima” yoluyla hakaretten suçlandıysa da bağlılık bildiren şiirde “ima” yoluyla af olmayacağı için, “Ulu Önder”in adını anmak gerekir: “Hem bunları ne çıkar anlatsam bir dizeye / hisler kambur oluyor dökülünce yazıya / kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye / göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.” Yeterince acıklı, bir o kadar da incitici bir durum. Atatürk ya da başka bir lidere de şiir yazılabilir ama sağlığında değil! Hani Sabahattin Ali’nin zorlandığı bu şiir değil, zorlanmadan, isteyerek, severek sevinerek de olsa hiçbir lidere şiir yazılmamalı sağlığında. Övücü şiirlerden söz ediyorum elbette. Öldükten sonra, ardından yazmak serbest! Daha da acıklı olan, Sabahattin Ali’nin 1935 yılından sonra, ki o yıl da bir şiir yayımlar, şiir yazmayı bırakmış olmasıdır. Başına gelen bu hadise ve sonra yazmak zorunda kaldığı bu şiir onu çok yaraladı besbelli. Şiirin ve şairliğin onuruyla bağdaştıramadı belki de. Üstelik bir sosyalist olarak. Ama şiir ve öykülerine, romanlarına baktığımızda, artık bizim klasiklerimiz sayılan büyük yapıtlarını okuduğumuzda, onun şiiri bırakmakla bir şey yitirmediğini, aksine bunun bize büyük bir öykücü ve romancı kazandırdığını söyleyebiliriz. Öte yandan doğrusu Türk şiiri de Sabahattin Ali’nin şiirlerinin eksikliğini duymuyor. En doğrusu da sanırım, onun bestelenmiş şiirleri herkese olduğu gibi bana da büyük keyif veriyor, yıllardır dinlemeye doyamadığım yapıtlar bunlar. Eh bir şairden bile beş tane şiir kalsa, o şair geleceğe kalmıştır diye düşünülüyorsa, Sabahattin Ali’nin daha fazla sayıda şiiri de ve üstelik çok iyi bestelenmiş olarak geleceğe kalmış demektir.

Sabahattin Ali’nin itirafı

Onu Sabahattin Ali yapan özelliklerinden biri de açıksözlü oluşudur. Dağlar ve Rüzgar kitabı yayımlandıktan sonra yazdığı bir mektupta, kitabı yayımlamaktan pişman olduğunu söyler: “Dünyada pek çok hatalar yapmışımdır, fakat bunların bir tanesi gayri kabil-i tamirdir. Ve beni her zaman üzecektir: Ben bu şiirleri kitap halinde çıkarmamalı idim… Başkalarının fikirlerini bir tarafa bırakalım, bu manzumelerin kaç paralık şeyler olduğunu ben herkesten iyi bilirim.” Başkalarının fikirleri gayet olumludur oysa, kitap yayımlanınca olumlu eleştiriler gelecektir. Bunlardan biri de Yaşar Nabi Nayır’ın Hâkimiyeti Milliye gazetesinde yaptığı değerlendirmedir: “Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali’nin tecrübeleri muvaffak neticeler vermiş. Ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissettirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük sadelik vermiş.” Sabahattin Ali’nin öykülerini ve romanlarını büyük bir keyifle okumaya, şiirlerini de büyük bir coşkuyla dinlemeye devam edelim: “Aldırma gönül aldırma…”

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR