Sait Faik İçin 7
5 Mart 2019 Edebiyat

Sait Faik İçin 7


Twitter'da Paylaş
0

1.”Bir Karpuz Sergisi”

Fethi Naci’nin Sait Faik’le ilgili iki kitabı var. İlki Bir Hikayeci: Sait Faik-Bir Romancı: Yaşar Kemal (1990), ikincisi Sait Faik’in Hikayeciliği( 1998). Denemeler1 (Destek Y., Ocak 2010) kitabında yayımlanan  ve “Bodrum, Eylül 1981” tarihini taşıyan “Bir dostu özler gibi” yazısına, “Bir dostu özler gibi özlediğim hikâyeler var” cümlesiyle başlıyor. Sevdiği başka hikâyelerden söz ederken Sait Faik’i de unutmuyor elbette. Ortaokulu bitirdiği yıl Giresun Halkevi’nde keşfettiği yazarın, Semaver, Sarnıç ve Şahmerdan’ını tekrar tekrar okuduğu unutulmaz bir yaz yaşamış. Unutulmaz, çünkü, bir de Asmalı Kahve’de tavla öğrenmiş o yaz! Ve Tanpınar’ın nice yazlara bedel o dizesini de anarak, “Ne güzel geçmişti bütün yaz”, hikâyenin adını söylüyor: “Bir Karpuz Sergisi”. Sait Faik’in en sevdiği hikâyesi değil ama, en çok özlediği hikâyesiymiş. Çünkü babası, adını adına kattığı, “Fethi Aga”nın da bir karpuz sergisi varmış, ve Naci Abi’nin tüm çocukluk yazları da bu ‘sergi’de geçmiş. Bu arada ‘karpuz sergisi’ ne güzel bir deyiştir, sanatlı, sırlı, hülyalı, rüyalı. Hikâyeden bir cümle anımsıyor Fethi Naci: “Bir karpuzun üzerine dikilmiş mum, sıcak ağustos gecesini sallar dururdu.” Sait Faik’i görmeden özlüyoruz tabii, ‘Sait, arkadaşımız’ çünkü, bunu da Fethi Naci söylemişti değil mi, ‘Kimse Sait Faik demiyor, herkes Sait diyor ona!’ Ne güzel, her kuşağın, herkesin arkadaşı, Sait’i o. Ben Naci abiyi de çok özledim, kendisini, sohbetini, yazdıklarını.

2. “Çöpsüz üzüm”

Fethi Naci “gelmiş geçmiş en büyük hikayecimiz” dediği Sait Faik’i neye benzetiyor dersiniz? ‘Çöpsüz üzüm’e! Değerli eleştirmenimizin hoşluklarından biri. Denemeler1’de yer alan 2 kitaptan biri olan Gücünü Yitiren Edebiyat (Eleştiri Günlüğü II, 1986-1990, ‘Bodrum, 8 Haziran 1990’da yazılan “30 Mayıs 1990’ Tarihli Günlük’e Ek”le bitiyor: “Yaz boyunca yalnız Sait Faik’i okumak istiyorum. Bütün hikâyelerini yeniden okumak...Tekrar tekrar. ‘Sait Faik Günlüğü’... Yazmaya başlamadan bu ad geldi aklıma.” (agy., s.598)

Yazamadı bildiğim kadarıyla, fakat büyük bir eleştirmenin, en açıksözlü, sözünü sakınmayan eleştirmeninin, Türkçenin en büyük yazarına yaptığı ne büyük bir jest, ne büyük bir sevgi!

sait faik

3. “Ruhi amil”

Yıllardan 1948. Cumhuriyet gazetesinde zaman zaman edebiyat eleştirileri yazan Adile Ayda, 29 Nisan’da Sait Faik üstüne “Modern bir hikayeci” başlıklı bir yazı yazar. Eleştiri demeye bin şahit isteyen bu yazı, Sait Faik’in deyim yerindeyse ‘iler tutar yanı’nı bırakmaz! Onu hikâyelerinde, kişilerini argo ve küfürlü konuşturduğu ve alt sınıflardan, o ‘tabaka’ diyor, insanları yazdığı, daha doğrusu hep onları gündeme getirdiği için eleştiriyor önce. Yalnızca tipleri değil, hikâye mekânlarını da beğenmiyor! Nasıl beğensin ki, “Besleme kızlar, onları kandıran mahdum beyler, derse uğramayan üniversiteli delikanlılar, aptalımsı ve beceriksiz orta yaşlılar” ve bunlara benzer ‘marjinal’ tipleri kim beğenir ki? Tabii Sait Faik’ten başka!

İkinci eleştiri daha da ciddi! Bu kez Sait Faik’in hikâyelerini ‘hareketsiz’ ve ‘ruhsuz’ buluyor! “Hikâyede maddi vak’a ve hareket olmadığı gibi, ruhi vak’a ve hareket de yoktur. Gerçi muharrir kahramanının içinden geçenleri size takip ettirir. Bunlar birtakım bayağı hislerle abuk sabuk düşüncelerdir. Teessür, ıstırap, nedamet, ihtiras, karar, tevekkül gibi ruhi amil olabilecek hiçbir şey yok”tur bu hikayelerde!

Adile Ayda, Fransız edebiyatı hocası, Türkiye’nin ilk kadın diplomatı. Benzer bir eleştiriyi de Sabahattin Ali için yapmış, Hisar dergisinde de yazmış bir hanım. Nihal Atsız’a “Siz, yüzyıllar geçtikten sonra bile ilham kaynağı olacak bir milli şuur abidesisiniz” diye mektuplar yazmış!

Usta denemeci Vedat Günyol’un sözleri geldi aklıma. 1953’de yazdığı “Sanatta ‘Alınyazısı” başlıklı yazısında; “Şimdi kalkıp, Sait Faik niçin hep İstanbullu tipleri, yoksul çocukları, sefil park insanlarını, kenar mahalle yaşamını anlatıyor diye öfkelensek, buna kediler bile gülmez mi? Güler ama, yine de kızıp öfkelenenler çıkıyor.” (Çalakalem,İş Kültür Y., Ağustos 1999, s. 32) diyordu.

Vedat Bey de kedileri gülmez sananlardan olmalı ki, buna ‘kedilerin bile güleceği’ni düşünmüş. O yılların eleştirmenlerinden Muhtar Körükçü’nün sözlerine takılmış o da: “İstanbulluları böylesine ustaca anlatmasını bilen Sait Faik, ne diye Anadolu’ya gidip de ora insanlarını anlatmaz?” diye soruyor Körükçü.

Ne demeli, 48 gibi erken bir yaşta yitirdiğimiz Sait Faik’in ömrü yetmemiş olmalı buna!

4. “Öteki”ni kendisinden sayan

Değerli öykücü ve romancımız Nedim Gürsel, yazın insanı kimliğini araştırma ve incelemeleriyle de sürdürüyor. Başkaldıran Edebiyat’ın( 1997) yanı sıra, Dünya Şairi Nazım Hikmet( 1992), Yaşar Kemal-Bir Geçiş Dönemi Romancısı (2000) ve ünlü Fransız şairi Louis Aragon’la ilgili incelemesi Aragon (2011) bu çalışmalarından bazıları.

Nedim Gürsel, en çok etkilendiği yazarlardan olan Sait Faik hakkında yıllar içinde yazdığı yazıları Yalnızlığın Yarattığı Yazar Sait Faik (Doğan Kitap, Şubat 2019) kitabında topladı. Büyük bir hayranlığın ve sevginin ürünü olan kitaptaki yazılarda çok önemli saptamalar var. Bunlardan biri, Sait Faik’in öykü ve roman kahramanlarının İstanbul’un çeşitli milletlerinden oluşmasına dair bir saptama: “Sait Faik, ‘öteki’ni kendisinden sayıyor. Benimseyip seviyor. Hatta övüp göklere çıkarıyor.” (agy., s.18)

Sonra da buna örnek olarak yazarın “Yorgiya Mahallesi” öyküsünden, bir ‘ilk’ olduğunu belirterek, bir bölüm sunuyor: “Karidesçiler, elektrik amelesi, ekmekçi, sirkeci, marangoz çırağı, garson, berber, akerdeoncu, kitaracı, bar artisti, revü figüranı, terzi çırağı gibi esnafın birbiri üzerine yığıldığı yokuşta birbirine karışmış her din ve mezhep, Türk, Rus, Ermeni, Rum, Nasturi, Arap, Çingene, Fransız, Katolik, Levanten, Hırvat, Sırp, Bulgar, Acem, Efganlı, Çinli, Tatar, Yahudi, İtalyan, Maltız daha her türlü milliyetin birbirine karıştığı bu garip mahalle...” Sait Faik’in yaşadığı, dolaştığı muhitler, bu halkların birlikte yaşadığı yerler. ‘Bayrakları değil, insanları seven’ Sait Faik’e de elbette ötekileştirmemek yakışırdı. Fakat o yıllarda ‘Dağ Türkleri’ de henüz bilinmiyormuş anlaşılan!

Tamer Kütükçü’nün “Sait Faik’in ‘Berikileri’: Azınlıklar” (Sait Faik Abasıyanık, Editör: Yalçın Armağan, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı Y., 2013, ss. 344-371) yazısında, Sait’in ‘öteki’ diye bir kavramı dahi olmadığı daha iyi anlaşılır. Kütükçü’ye göre Sait Faik, “Ötekilerin’ geri dönüşsüz bir biçimde ‘Berikileştiği’ bir mecradır.” Sait, ‘ötekilik’ hallerini reddeder ve bu tutumunu olumsuzlayan tek bir örnek bile yoktur yazdıklarında, yani ‘topyekün bir olumlama’ içindedir. O “sonradan inşa edilmiş’in yerine ‘doğal olanı’ ikame eder.” Kütükçü, Sait Faik’in Medar-ı Maişet Motoru (1944) romanındaki anlatıcının şu sözlerini anımsatır: “İnsanlar ne Yahudi, ne Müslüman, ne Hıristiyan doğarlar...” Başka söze gerek var mı? Varsa, şu olabilir. Öteki yok, beriki yok!

5. ‘Kendiliğinden yeni’

Sait Faik’in yeniliğine, yenilikçiliğine, öncülüğüne dair pek çok şey söylendi. Öykücülüğümüz hiç kuşkusuz Sait Faik’ten önce/Sait Faik’ten sonra diye bir ayrım yapılabilir. Öykü ve roman eleştirimizin uzun yıllardır önde gelen adlarından olan Semih Gümüş “Öykünün anlamına doğru” yazısında buna değiniyor. Öykünün Bahçesi (Adam Y., Ekim 1999) kitabının ‘önsöz’ü de olan yazısında, “Sıradan olanı, sıradışı biçimlerde anlatıyordu” (agy., s.11) diyor Sait Faik için.

Tabii kitapta ve bu yazıda başka önemli saptamaları da var yazarla ilgili. Aynı yazıda, “Köktenci bir değişikliğe yol açarken, öyküyü şiirin yanında bir yere oturttu, romanın baskısına karşı ona direnç ve kişilik kazandırdı” diyor. Doğrusu, ‘romanın baskısına karşı’ Sait Faik’in öyküye kazandırdığı ‘direnç ve kişilik’ saptaması da çok yerinde, ama özellikle ‘öyküyü şiirin yanına oturttu’ demesi çok sıkı bir gözlem ve saptama. Edebiyatımızın en eski, yağın ve parlak geleneği olan şiirin yanına öyküyü yükseltmesi, Sait Faik’in özgünlüğünün bir başka yönüdür. Tabii ‘romanın baskısına karşı öyküye kazandırdığı direnç ve kişilik’ de öyle.

Sait Faik’in şiirleriyle ilgili yazarken, onu hem Birinci Yeni (Garip) hem de İkinci Yeni bağlamında düşünmeye çalıştım. Küçük ve sıradan insanların yaşamlarını anlatması, onların sevinçleri dertleriyle hemhal olması, ve adeta onlardan biri gibi davranması ve elbette yazısının, öyküsünün yalınlığı, sadeliği, duygusuyla Birinci Yeni şairlerine benziyordu. Yaygın ahlak anlayışına karşı çıkması, örtük de olsa eşcinsel duyumsamalarını yazması ve yazısında yepyeni bir dil kullanması bakımından da İkinci Yeni’nin avangard diyebileceğimiz şairleri gibiydi. Tam da Semih Gümüş’ün cümlesi gibi, “sıradan olanı sıradışı biçimlerde” yazıyordu. Hem Birinci Yeni şairi hem de İkinci Yeni şairi davranışı gösterirken, aslında ‘kendiliğinden yeni’ bir yazar oluyordu. Tam da bu cümleyi yazınca, İkinci Yeni’yi haber veren öncü dizelerden biri olarak anılan, Cemal Süreya’nın “Gül” şiirinin son dizesi olan “ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene” dizesi kulağımda çınlıyordu.

sait faik

6. Ekmek mi pasta mı?

Bu yazının yer aldığı kitabın adı Sait ile Sabahattin (ya da uzun adıyla Sait Faik ile Sabahattin Ali, Kırmızı Kedi, Nisan 2019) olduğu için değil yalnızca, fakat Türk edebiyatında çok konuşulan, tartışılan ve birbirlerine karşıtmış gibi konumlandırılan iki büyük yazarla ilgili olduğu için de şu ‘ekmek mi pasta mı?’ meselesine de değinmemek olmazdı. Tartışmayı Yalçın Armağan’ın “Türk Edebiyatında Sait Faik İmgesi” (Sait Faik Abasıyanık, editör: Yalçın Armağan) başlıklı yazısının “Sait Faik mi, Sabahattin Ali mi? Ekmek mi, Pasta mı?” (agy., ss. 97-106) adlı III. Bölümünden özetliyorum.

Tartışma 1971’de başlamıştır ama, asıl olarak 1975’de geniş bir çevrede sürer. 1971’de Sait Faik Hikaye Armağanı’nı Kaçakçı Şahan kitabıyla kazanan Bekir Yıldız, ödül töreninde yaptığı konuşmayla, ‘yaygın bir yanlışı düzeltmeye çalıştığını’ söyler: “Sait Faik hikâyesi konuşulurken herkesin ağzı birliği ettiği konu yazarın insancıllığıdır. Oysa Sait Faik’in insancıllığı ve ‘küçük insan’ sevgisinin temeli onun eksik sınıf bilincine dayanır... / ... Sait Faik burjuva kökenli bir yazardır. Sınıfından gerçek anlamda kopmamıştır. Yaygın bir yanılgıyı düzeltmeliyiz burada. Küçük insanı kendine konu etmekle sınıfını yadsıdı sanılmaktadır. Oysa Sait Faik’in küçük insana duyduğu sevginin niteliği, onun yoksul halkla gerçekten kendisini özdeş saymasını önleyen başlıca etmendir.” Konuşmanın devamında, Armağan’ın özetiyle, Sait Faik’in ‘gerçekçilikten uzak, kaba, doğalcı, burjuva, biçimci, Batı mukallidi, yaratıcılıktan daha çok gözlemci’ bir yazar olduğunu iddia eder Bekir Yıldız. Fakat bu konuşmadaki görüşler önemli bir tepkiye yol açmaz. Yıldız Mart 1972’de Güney dergisinde bir yazı yazarak Sait Faik ile Sabahattin Ali’yi karşılaştırır: “Hayat, kitaplardan edinilmiş bilgi ve ustalıkla yola çıkanları her zaman alt eder...Sabahattin Ali’nin hikayeleri birer ekmekse, belki daha usta bir yazar olan Sait Faik’inkiler birer pastadır. Sanatçı ustalığına azıcık da faydacılık karışacak.” Bekir Yıldız Birikim'in Temmuz 1975 tarihli sayısında yine iki yazarı karşılaştırır: “Sait Faik Hikâye Armağanı’nın her yıl daha bir yaygınlaştırılarak neden verildiğini anlıyorum... / ... Duygusallıktan öte gitmeyen, yarını yaratmak yerine, bugünü kıpırdatmadan, sömürülenle sömüren yerine, iyiyle kötüyü yerleştirmeye çalışan ve hatta kötüyü bağışlatmak isteyen bir düşünceye yaygınlık kazandırılıyor böylece. Peki, Sabahattin Ali neden anılmıyordu? Daha doğrusu, Sabahattin Ali’ye burjuvazi, Sait Faik’e sahip çıktığı gibi neden sahip çokmıyordu?” Hıncının Sait Faik’e değil, onun hikâyeciliğine sahip çıkışın niteliğine olduğunu da söyleyen Yıldız, onun ‘Bir Hippi tavrıyla’ burjuvaziden kaçarak ‘doğaya ve yoksul insanlara sığındığı’nı, fakat sanatçı olarak ‘içtenliği’ni de sonuna dek korumuş olduğunu ekler sözlerine. Yine de bitirirken çok sert şeyler söyleyecektir: “Onu, burada eksikliğinden ötürü kınamıyorum. Bu eksikliği bilen, bilinçli, hain aydınları, sustukları veya gerçekçi toplumcu edebiyatı yıpratmak amacıyla Sait Faik hikâyeciliğini, düşüncesini yaygınlaştırmak istedikleri için lanetliyorum.” Korkunç bir söz: Lanetlemek!

Bu konuda Bekir Yıldız’a hak verenler de olmuştur, sözgelimi Leyla Erbil, en yakın arkadaşlarından, yarı şaka, yarı ciddi onunla evlenmek isteyen Sait Faik’e yöneltilen bu saldırı karşısında ilginç bir tutum göstermiştir. Sait Faik’i savunanlar çoğunluktadır elbet. Ben bu hususta Semih Gümüş gibi düşünüyorum, daha doğrusu onun şu sözlerine katılıyorum: “Toplumsal çalkantıların son kertede yaşandığı bir zamanlar, Sait Faik toplumsal sorunların dışında bir öykücü olarak görülüp yadsınırken, onun karşısına başka öykücüler çıkarılıyordu. Sabahattin Ali ile yapay bir karşıtlığın içine çekilirken aslında ona büyük bir haksızlık yapılıyordu” dedikten sonra başka bir yazısında “Sabahattin Ali, toplumsal çalkantıların siyasal ilgileri çoğaltıp yazınsal ilgileri geriye çektiği dönemlerde, aşırı zorlamalarla Türk öykü edebiyatının en önüne çıkarıldı. Yersiz ve tamamıyla yanlış çatışmaların ortasına çekilerek, özellikle Sait Faik’e karşıt bir konuma yerleştirildi. Oysa bütün kendine özgülüğüne karşın, öykücülüğümüzün ne en önemli adıydı, ne de Sait Faik ve onda somutlanabilecek yenilikçi anlayışların karşıtını simgeliyordu.” (Öykünün Bahçesi, s.126)

7. “Biz başka alem isteriz!”

Komünist ya da sosyalist değildir, ne kendisi ne de başkası bunu iddia etmiştir, ama insancıldır, hümanisttir, Süha Oğuzertem’in deyişiyle ‘radikal insancıl’dır hatta. Komünist olmaması, Enternasyonal’in şiarına katılmadığı anlamına gelmez: “Biz başka alem isteriz!”

Sait Faik de başka bir alem, başka bir ahlak istiyordu: “Günün birinde dostluklardan, insanlardan ve hayvanlardan ve ağaçlardan ve kuşlardan ve çimenlerden yapılmış vazife hissi ile çarpan yüreklerle dolu bir alemde yaşayacağımızı düşünelim. Bir ahlakımız olacak ki hiçbir kitap yazmadı. Bir ahlakımız, bugün yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, düşündüklerimize, düşüneceklerimize hayretler içinde bakan bir ahlakımız.”

Bu, evet ‘öyle bir hikâye’dir ama neden mümkün olmasın? Yeter ki biz başka bir alem isteyelim!


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR