Sait Faik ile Şiir Gibi Öykü
4 Haziran 2017 Edebiyat Kültür Sanat Şiir

Sait Faik ile Şiir Gibi Öykü


Twitter'da Paylaş
0

Tabii Sait Faik deyince aramaya gerek yok ayrıca. Hangi kitabı, hangi öyküsü olursa olsun, daha ilk cümlelerden şiiri okumaya başlıyorsunuz, başlıyoruz, başlıyorlar…
Haydar Ergülen
Sait Faik deyince şiir demeye gerek var mı ayrıca? Bana kalırsa yok, aslında bunun pek önemi de yok. Sonunda onu hep şiirle düşünüyor, anıyor, seviyor, ilişkilendiriyor ve yazıyoruz. Onun yakındığı şey bugün tersine dönmüş durumda. Yalnızca onda değil, sevdiğimiz hemen her yazarda şiir arıyor, ve işin tuhafı mı desem yoksa güzeli mi, buluyoruz da. Tabii Sait Faik deyince aramaya gerek yok ayrıca. Hangi kitabı, hangi öyküsü olursa olsun, daha ilk cümlelerden şiiri okumaya başlıyorsunuz, başlıyoruz, başlıyorlar… Benzer bir şeyle Latife Tekin romanlarında da karşılaştım. Neredeyse tüm kitaplarını, üstelik roman bunlar, şiir gibi okudum. Niyetim öyle olduğu için değil, Latife şiir diliyle yazdığı için. Füruzan’ın da öyküleri şiirdir benim için, özellikle de ilk kitabı Parasız Yatılı. 1971’de basılan kitabın 40. yılında, 2011’de, içindeki 13 öyküyü hemen çoğu Füruzan’ın cümleleri olmak üzere 13 şiire dönüştürüp, Kitap-lık dergisinde yayımlamıştım. Şiirlerin birkaçına neredeyse hiç müdahale etmedim, virgülüne değil, boşluğuna bile dokunmadan sadece dizelere dönüştürdüm. Biliyorsunuz Füruzan’ın ayrıca Lodoslar Kenti (1995) adlı, harika bir de şiir kitabı var. Seyfi Gençer de çoğumuz gibi Sait Faik’in şiirini okuyanlardan, görenlerden. Nisan 2017’de yayımladığı kitabın adı da bu görüşe çok uygun: Sait Faik’le Öykü Gibi Şiir Şiir Gibi Öykü. Eh tastamam kitabının adının söylediği gibi. Bu arada Seyfi Gençer de bir tür Sait Faik kahramanı, kişisi gibi. Turizm eğitimi almış olmasına karşın bu işi yapmayan, bunun yerine tersane işçiliği, pazarlamacılık, marangozluk yapan, tekne tamir eden, balık tutan, turşu kuran, süt taşırıp, yoğurt yapan biri. Hani tanrının sevdiği işlerden mi bu yaptıkları bilmiyorum ama, sanırım Sait Faik’in de sevdiği işlerden. Kitabın kapağındaki ve içindeki desenlerse Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun. O da tıpkı Sait Faik gibi, ‘ressamların ona şair, şairlerin ona ressam dediği’nden şikayetçi bir şair ve ressam. Gençer önsözde şöyle diyor: “Beni yollara düşüren Sait Faik Abasıyanık. Sait, ‘şiir ülkesi’ sakinlerinin girip çıkmalarına açık, dışarıda kalmışlara kilitli, dikenli tellerle çevrili arazilerine girdi. Şiirin diğer sanatlara edasıyla, rızasıyla verdikleriyle yetinmedi. Açtığı gediklerden elini kolunu sallaya sallaya geçerek şiirin olanaklarını gönlünce kullandı. Öyküde kazandığı, şiirin hat boylarını yolgeçen hanına çeviren taarruzu ürkütücüdür. Şiir gibi silahlı baskın bir oluşumun karşısında, öykü gibi oturduğu yerde oturması gereken, uzlaşmaya yatkın, yapıcılığa meyilli olduğu düşünülen-zannedilen-bir ‘naif sesin’ bayrağını yükseltmesi, sınırları tahrip etmesi, edebiyatımız için büsbütün bir yenilik. Ardına yeterince düşülmemiş bir kalkışma. Üstüne şiire de yönelmesi, iyi de yazması ‘gümüş bir tüy dikmiştir manzaraya.’" (agy, s. 8) Seyfi Gençer’in şiir ve öyküye ilişkin saptamaları ilginç. Şiirin ‘silahlı baskın’ bir oluşum, öykünün ‘uzlaşmaya yatkın’ ve ‘naif bir ses’ olması gibi. Sait Faik’in öykülerini şiirleştirme girişimine Novalis’in “her sanat şiire dayanır, hatta şiir bile…” sözünü dayanak yapıyor. Ve Sait Faik öykülerini, o, ‘üretimleri’ diyor, biricik dayanağına, şiire dönüştürmeye başlıyor. Bu deneysel uğraş doğrultusunda, Sait Faik’in on beş öyküsü üzerinde çalışıyor: “Halk şiiri, toplumcu şiir, modern şiir gibi farklı adlarla formlandırılanlara benzeyen dönüşümler çıktı ortaya. Sait’in öykülerinde organik bir hayat süren, hiçbir kalıpla alıp vereceği olmayan ‘sıradanlaştırılmış’ çokseslilik, kendiliğinden böyle bir sonucu getirdi” diyor. (s. 9) İlk şiiri, Sait Faik’in unutulmaz öyküsü, hangisi unutulur ki diyeceksiniz, haklısınız, “Dülger Balığının Ölümü”nden dönüştürmüş, beşinci ve altıncı bölümlerini okuyalım: “Şimdi şu akasya ağacına asılı/Denizden yeni çıkmış gibi esmer/Taş kadar cansız/Gözlerinde aşikar/Kınsız bir keder/Utana sıkıla can çekişen/Mahçup ve çirkin/Dülger Balığı için/Ne günün mavi yeşil oyunları içinde/ Kuyruk oynatmak artık/Ne basık vücudunu akıntılara bırakmak/Ne canlı yosunlara yatmak hatta/Ne boncuk boncuk habbeler çıkartmak/Büyüyen gözlerinde korkuların en soylusu/Netameli, vakitsiz, muzaffer/Ölüm korkusu./…/ Şimdi şu balıkçı kahvesinin önünde/Yarısı kırmızı yarısı beyaz çiçek açan/Akasya ağacına asılı/Görünüşü dehşetli, çirkin/Aslında pek hassas/Pek sakin, pek korkak/ Şair, küskün, anlaşılmayan/Ölü balık/Bir gün acı acı sırıtarak/İçinde ne kadar güzellik varsa/Birer birer söküp atacak/Mahmuz, kerpeten, testere, balta/ Tüm alet ve takımlarıyla/İsa’nın vurduğu mührü kazıyacak./…/Bir kere suyumuza alışmaya görsün/alışacak.” (ss. 19-20) “Dülger Balığının Ölümü”, Sait Faik’in hayattayken yayımlanan son kitabı Alemdağ’da Var Bir Yılan’da (1954) yer alıyor. Öykü de aynı yıl, Varlık dergisinin 402 no’lu Ocak sayısında yayımlanmış. Seyfi Gençer hayli serbest bir yorum yapmış ve öykünün çeşitli bölümlerinden parçaları, cümleleri alarak şiirsel bir dönüşüm gerçekleştirmiş. Bir tür intertext işlemi yani. İlk kez Hüseyin Cöntürk’ün 50 yı önce Edip Cansever’in “Salıncak” şiirine uyguladığı gibi. O saha çok bir eksiltme işlemi. Ama Gençer burada bunca özgür davranmamalıydı. İyi bir girişim. Ama Sait Faik’in cümlelerini değiştirmek ya da şiire uygun hale getirmek yerine, tümüyle, hiç müdahale etmeden almalı, italik ya da çifttırnak içinde kullanmalı, gerektiği yerlere ya da gerek hissettiği yerlere de kendi cümlelerini, dizelerini koymalıydı. “Hişt! Hişt!” öyküsünden dönüştürdüğü şiirde de benzer bir serbestlik söz konusu. Kitapta Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Mercan Usta’nın yüzü suyu hürmetine… Sait Faik’e.” sözleriyle 10 Aralık 1952’de imzaladığı Sait Faik deseni de yer alıyor. Mercan Usta, Son Kuşlar (1952) kitabında yer alan “Gün Ola Harman Ola” öyküsündeki ayakkabı boyacısı. Aynı başlıklı şiirde Gençer, önsözde de belirttiği gibi şiiri ‘folklorik’ bir yoruma uğratmış: “Gönül açık olacak, içi aydınlık/Ne tutkal, ne çivi, ne avadanlık/Namus, merhamet, epey insanlık/Boyacı sandığı öyle çatılır./ …/Bir ceviz tahta, ahraz bir emek/Bir dilsiz boyacı, ince bir bilek/Bir eski zanaat, bir koca yürek/Bir şehrin esrarı öyle çözülür.” Sait Faik ve folklor. Ya da onun öyküsünden folklorik, yani halk şiiri formunda bir şiir çıkarmak, bana hayli cesur bir yorum olarak göründü. Kitabın son şiiri ise “Sait’in İzinde”. Gençer, iyiniyetli, açıkyürekli çalışmasından söz ederken şöyle diyordu: “Her gece Sait’den bir öykü okumadan uykuya dalamayan ‘birtakım insanlar’ın yaşadığı ülkede ben onunla İstanbul’u gezdim. Balığa çıktım. Menevişlendim, soldum, umutlandım, küfrettim. ‘Fikrim, canevim açıldı.” (s. 9) Bir bakıma Sait Faik’in hoşuna giden, arzuladığı ve yaptığı şeyleri yapmış Gençer. Sait’in izinde yürümüş. Sonra da ‘niye şiir?’in yanıtını veriyor kendi anlayışınca: “Artık şiiri bırakıldığı yerden tutup kaldırmalı. Şiir tahliye edilmeli. Gökyüzünü görebilmeli. Evlerin içine girebilmeli” diyor. Ben Seyfi Gençer’in bu girişimini sürdürmesini, ama bunu yukarda da belirttiğim gibi, Sait Faik’in cümlelerine müdahale etmeden ve kendi dizelerini de araya koyarak yapmasını diliyorum. “Sait’in İzinde” şiirinden dizelerle teşekkür edelim Seyfi Gençer’e. Gerçekten Sait Faik’e çok yakışan harika bir şiir yazmış, ellerine sağlık, bu güzel şiirden üç ayrı bölüm alıyorum buraya: “Orman Birahanesi’ne üç gündür uğramamış/ Mustafa’nın Meyhanesi’nde yoktu/Anadolu Pasajı’nda görmüşler/Lambo’da bir tek atmış/Masada ikinci kadehi yarım/Başını iki yana sallamış/’Karanlığa doğru tükürdü/Sait çıktı’ dediler./…/Bir cebinde gazete kağıdına sarılı bir jilet/Öbüründe susama bulanmış iki istavrit/Elinde sahibini arayan bir olta/’Sait geçti’ dediler./…/…Kalpazankaya Plajı’nda kırılası bir ayna/’Ulan Burgaz’ınızı da, Ada’nızı da…’ dedim/’Sait öldü’ dediler.” Yukarıdaki fotoğraf: Sait Faik, Afif Yesari ile.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR