Sait Faik’in İp Meselesi

Sait Faik’in İp Meselesi


Twitter'da Paylaş
0

Edebiyatımızın orta yerinde bir İp Meselesi öylece duruyor...

Seyfi Gençer

İp Meselesi öyküsünde Sait Faik’in dili, büyüsü diğer öykülerinden çokça farklı değildir. Özellikle bu öyküsünün, öbürlerinden edebi manada bir üstünlüğünden söz edemeyiz. Ancak İp Meselesi öyküsünde Sait Faik’in emeğinin karşılığı olarak elde ettiği ekonomik kazanımlar merkezinden hareketle sorguladığı, içini fazlasıyla acıtan sorunlara yoğunlaştığından, hatta yüzünü okuyucuya fazlaca döndüğünden söz edebiliriz.

Sait Faik öykülerindeki genel temanın toplumun eline tutuşturulmuş, “riyakâr” ahlak anlayışının ortaya serilişi, bir eleştirisi olduğunu söylemek ne yeni ne de cüretkâr bir tespit. Sait Faik mutfağının ana malzemesi budur. Bu o kadar büyük, tüm ilişkilerimizi kapsayacak bir kırılmadır ki; farkında olsun olmasın tüm yazıcıların elindeki temel malzemenin bu olduğuna inanırım. Tekdüze, ketum, basit görünümlü, ama her şeyin orada şekillendiği, imgeleri içine gömülü hayat... “Biz bulanık saçlarından yakalayıp onun kibirli güzelliğini ortaya çıkarmaya çalışıyoruz.”

Peki herkes benzer malzemeyle leziz bir yemek yapmak için çırpınırken, Sait Faik’ten her defasında tadından yenmeyecek ürünler nasıl ortaya çıkmış? Bunu kullandığı malzemenin özelliği, niteliği, anlamı, konusunda fazla kafa yormamasına bağlıyorum. Gören göz yaşadığı kadar gerçek olanı neden sorgulasın? Sait Faik’te bütün bu malzemelerin –kendi kendiliğinden– alt kümelerinde, beslendiği iklimde yoğunlaşmış bir dava, bir ip meselesi var. Gündelik hayattan el alan, artık kelamını duydukça irite olduğumuz bir “politika” var.

Güzeller güzeli sevgilinizle heyecanla aşkla el ele dudak dudağayken birilerinin, “Bunu kimler öpebilir? Şu saçı nasıl okşarlar? Okşayan ne mübarek, ne iyi, ne harikulade birisidir kim bilir? Belki de onlar aptes bile dökmüyorlar. Belki de o insanlar ter bile kokmuyorlar. Onlar kokular gibi, onlar yaz akşamları gibi, onlar deniz gibi, balıklar gibi tertemizdir” diye düşünerek, gıpta ile size bakabileceği aklınıza geldi mi hiç? Gelmediyse, ortada bir ip meselesi olduğundan da haberiniz yok demektir.

Ya da aklınıza geldiyse; o “birtakım insanlar”ı başka bir biçimde konuşturup, bir meczup, bir sapık, doğuştan kötü yaratılmış bir yetersiz, bir aşk ve hayat düşmanı olarak tanımlama kolaycılığına yatkınsanız bu yazıyı okumayı bıraksanız iyi olur. Belinize doladığınız sekiz arşın ibrişim kuşağın altında, yedekte, kavi, cillop gibi İp’iniz var demektir.

Sait Faik’in "İp Meselesi" öyküsünde de, Oğuz Atay’ın enfes Tutunamayanlar romanında da kahramanların öncelikleri farklı farklı olsa da bir “tutunma” sorunu var. Oğuz Atay’ın tutunamayanı eğitimi, mesleği, sanat anlayışı oluşmuş bir adamın dramıdır. Sait Faik’in tutunamayanları ise –henüz– böyle kaygıları olamayan sokaktaki unutulmuş adamlar, gerçek, temel yoksunlukları yaşayanlar. Sait Faik’in tutunamayanına –"İp Meselesi" öyküsünde kendine– ihtiyaçlarını karşılayabilecek, medarı maişet sorununu onurunu kırdırmadan çözebilecek bir yaşantı yeterlidir. Ancak Oğuz Atay’ın tutunamayanı böyle kaygıları geçmiştir. Yahut ele geçirmiştir. Onun birçok karmaşık sorunu tarif etmeye yarayan “varoluşsal” sorunları vardır.

Turgut Özben, Selim Işık, Kafkaesk sıkıntıları olan kahramanlar."İp Meselesi" olan adamın ise memleketin herhangi bir yerinde geçim derdi var. İşte bu geçim derdi çözüldükten sonra Sait artık o adamın peşini, hikâyesini bırakacak, “Yazı bile yazmayacak” dünyayı işaret edecektir. Sonra da romanlar devreye girecek.

Balıkları, çiçekleri, doğayı, gündelik hayatı yaşamın orta yerine koyan Sait Faik, öncelikle tüm insanların aslında doğuştan hak sahibi olduğu –olması gereken– değerlerle yabancılaşmadan payını alabileceği zamanların peşindedir. Oğuz Atay bunlara hiç takılmadan, olmuş olanın içindeki trajedi ile ilgilenir. Bu karşılaştırmada meramımız, ortaya haklı haksız çıkartmak değildir. İçeriğin, yaklaşımın doğrusu yanlışı olmaz. Edebi konularda hiç olmaz. Oğuz Atay’ınki roman konusudur. Bir hikâyenin iskeletini oluştursa bile süreğen, kalıcı bir tavır yaratamaz.

Öykünün derdi ip meselesi’dir. Aynı kitapta bulunan "Lüzumsuz Adam" öyküsü de bir ip meselesidir. Lüzumsuz Adam eline geçirdiği fırsatla –kapıp sakladığı, günbegün ucundan küçük bir parça keserek bitmeyecek kadarını kullandığı iple– hayatını yata kalka, dertsiz tasasız, geçirebilmek konforuna; tekdüze, insani ilişkilerden ve gerçek hayattan koparak harcama bedelini göze alabilmiştir. Ancak işte hayat böyle bir şey değildir. En azından öykülerdeki hayat bu kadar uzun sürmez. Öyle olmuştur Lüzumsuz Adam’ınki de... Sait Faik, öykülerindeki insanlarının gündelik sorunlarının çözüldüğünü görse, tası tarağı toplayıp işi romanlara bırakırdı mutlaka. Ancak bir gün romanlar yine kifayetsiz kalır; yeni, can acıtıcı, gündelik insani sorunların kısa ve vurucu bir dille edebiyata dökülmesi gerekliliğiyle iş, “Yazmasa deli olacak” sonraki kuşak öykücülere düşerdi. "Şairlere demek" şimdilik elimizden alındığı için öyle diyorum.

Sait Faik’i neredeyse hepimiz istisnasız beğeniyor, seviyoruz. Ancak günümüz yazıcısının temel sorunu ona eklemlenememek, bağlanamamak. Sait’in bıraktığı yeri el yordamıyla bulmaya çalışmak. Onun duyarlığıyla aramıza mesafeler konuldu. Üç kerte birden atlayıp başka bir Cumhuriyet’e geçtik biz. Zaman bizi aldattı. Şimdi onu beğeniyor ama nasıl iletişim kurabileceğimizi tam olarak bilemiyoruz. Emeğin nereye sarf edileceğini bilsek de harcama şekliyle ilgili pratiklerimiz, görgülerimiz, yeni kabulleniş, yaşantı, önümüze sürülen “doğru”lar farklı artık.

Gerçeği, sokaktaki adamı bir tercihle değil başka türlüsünü yapamayacağı için işleyenle, “özgür” bir kalemi olduğunu savunan yazıcılar arasında büyük malzeme eşitsizliği var. Burada giderek eşitliği, adaleti, belki de tersine avantajı tekrar kuran, insan olarak biricikliğini fark etmiş; basiti, insanı, gündelik olanı işleyen yazıcının kendini “birey”e dönüştürebilme konusunda elinin güçlü olması.

Birey olabilmiş yazıcı insan olarak kendi biricikliğinden çıkardığı duyum ve imgelerle; evrenle, okuyucuyla bir iletişime geçiyor. Bunun karşıtı, evrenden, diğer yazıcılardan gelen imge oklarından yakalayabildiklerini yazıda vermek istediğin duyguyla, üslubunla, iletinle uyumsallaştırmaya çalışmak. “Genelden özele yolculuk...” Şiirle ilgilenenler iyi bilirler, böyle çoğalmaya kabaca “atış” denir. Şiiri önce coğrafyamızdan sonra yeryüzünden bir süreliğine uzaklaştıran başat sebebi işte bu “atış”larda aramalı. Can acımadan kalıcı edebiyat çıkmıyor. Bırakın kalıcı edebiyatı, mirasınızı da yiyip tüketebiliyorsunuz.

Sait Faik Abasıyanık birey olabilmeyi göze almış, sanatında daha da üretken olmaktan, malzemesini büyütmekten vazgeçmek pahasına vicdan’ı öne çıkarmış, sorgulamış, alanını daraltmış, canı acımış bir yazıcıdır. Onun “daha hiçbir kitabın yazmadığı” bir davası vardır.

Sait Faik görklü bir ağaç. Biz elimizdeki bezgin iple onu tümüyle kavrayıp bir yerlere çekmeye çabalıyoruz. Buna gücümüz yetmez. Ona mersiyeler düzmek yerine, aklımızın erdiğince, vicdanımız elverdiğince dallarından yapraklarından hele ki kökünden bahsetmeye, alacağımızı almaya çalışmamız gerekiyor.

Oldum olası büyük laflardan imtina etmeye çalıştım. Ancak edebiyatımızda ne büyüğü, kocaman kocaman klişeler var. Mesela “toplumcu gerçekçi edebiyat”. Bir şey söylüyor gibi duruyor değil mi? Hiçbir şey demiyor. Bir toplum ve o toplumun gerçekleri varsa, istediği kadar kaçınsın her edebiyat eseri –bir ölçüde– zaten öyledir. Kurmaca edebiyat tabii ki vardır ve başka bir şeydir. Burada kavramlar artık yavaş yavaş iç içe geçmeye, iş ağırlaşmaya başlıyor. Bir temizlik lazım.

“Sanat sanat için mi, sanat toplum için mi?” gibi anlamsız bir ikilemle oyalanarak edebiyat derslerinde vakit harcadık biz. Hem nalına hem mıhına... Elimize tutuşturdukları klişelerle, yapıyormuş gibi yaparak her işimizi görmeyi öğrettiler. “Ne yapalım, kötü edebiyat terbiyesi almışız.”

Eleştirmenler bile şu eğitim sisteminin sınav garabetinde malzemeye dönüşmüş. Üniversitelere öğrenci seçerken “edebiyatımızın eleştirmen sorunu” üzerine mutlaka birkaç soru sorulur. Hatta bu sınavlarda hızımızı alamaz, ülkemizde “eleştirinin eleştirisi” olmadığına dair sorulara geçeriz. Üstüne birkaç ilk roman, ilk tiyatro eseri ezberi sorunca sınama tamamlanır. Akıcı, ardı ardına gelip kendini yenileyen bir edebiyatın oluşamadığı, bunun için yeterince özgür, samimi sahaların bir günah gibi saklandığı, neredeyse her on yılda bir sosyal hayatın ve korkuların yeniden tanımlandığı ülkede eleştirmen yokluğundan şikayet etmek ne hünerli bir çözümdür.

İş oraya geldi ki artık, geçtim Sait Faik öykücülüğünün kökünü temelini anlamaya çalışma mücadelesini, anlaşılamayan –bana göre anlaşılmamak gözeterek yazılmış– edebi eser adı altında pazarlanan karmaşık metinlerle ruhumuzu doyurmaya çalışıyoruz. “Bir yazıcı olarak; anlaşılmaz olduğuma göre yüce bir hissiyatım, kimsenin göremediğini gören gözlerim vardır.” “Okuyucu olarak; anlaşılmaz olanı ben anladım diyebildiğime göre herkesten derin, duyarlıyım. Neredeyse hayranı olduğum sanatçı kadar!” Al gülüm ver gülüm. Tam bize göre. Dert yok, kasavet yok. Ve her şey yeterince muğlak.

Konu dağıldıkça dağılıyor. Dağılmış olanı anlatmanın en iyi yolu bu belki de. Ama edebiyatımızın orta yerinde bir İp Meselesi öylece duruyor. Çoğu yazıcının birbirini eze eze, düzene uya uya, elini çabuk tutup en büyük parçasını kapmaya çalıştığı bir ip bu. Dönüp kıvrılıp duruyor. Şekilden şekile giriyor. İşveli, davetkâr...

Özlenen edebiyatı, “yazmasa deli olacak” yazıcılar kuracak. Hayatını, biricikliğini sürdürmek için hakkı olandan gayrı bir karış İp’e tamah etmeyenler. Aslında her insanın doğuştan sanatçı olduğunu fark edebilmiş insanoğulları...


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR