Ünlü bir yazar mahremiyet ister. Tabi doğal olarak kültür ise bir yazarın neden öbürleri gibi kırmızı halıda yürümek için sabırsızlanmadığını anlamak için yazarın çöpünü karıştırır, değersiz postaları ile kahvaltıda yediği gevrek kutularını inceler.
Ünlü olma ile ilgili bir fobisi olduğundan değil ancak utangaç sayılan J.D.Salinger, edebiyat eserlerinin kutsal olarak değerlendirildiği bir dönemde her yazdığının yayınlanmasını istemeyecek kadar sıradaşı bir provakatördü.
Son zamanlarda, Salinger fanları hem biyografisi (David Shields ve Shane Salerno) hem de belgesel filmi (yönetmen Salerno) sayesinde Salinger’in bilinmeyen ve merak edilen sırlarını öğrenmek için bekliyorlar. Kabul etmeliyiz ki bütün Salinger fanatikleri merak içinde. Peki kim bunlar? Okul günlerinde The Catcher in the Rye okuyan öğrenciler mi?
Genç biri olarak, The Catcher in the Rye (Gönülçelen) kitabına hayran kalmıştım. Defalarca okudum. Ancak on beş yıl önce yeniden okuduğumda, çocuklarım da okulda okuduğu ve şikâyet ettikleri için kitabın sorununu anladım. Holden’in sesi değerli ve belli belirsiz, kulağı tırmalıyor ancak karakteri hiç de öyle gösterişli değil.
Böyle bile olsa, Dokuz Öykü ve Franny ve Zooey sayesinde tutkulu Salinger fanatikleri olduğumuzu söylemeliyim. İlkindeki öyküler baştan çıkarıcı, zeki, ancak dayanılmayacak kadar hüzünlü. Aslında, hüzün bu öykülerin temalarından biri, melankolinin acımasızlığa ve şiddete dönüşmesi gibi. Franny ve Zoey ise genel olarak bakıldığında bir lise öğrencisinin yaşadığı sinir krizini ve tuhaf ailesinden uzaklaşmasını anlatıyor. Ancak temelde, bu kadar eziyetin olduğu bir dünyada yaşamanın nasıl mümkün olduğu gibi ağır bir konuyu anlatıyor.
Çalışmalarına hayran olduğumuz bir sanatçı hakkında daha fazla bilgi öğrenme isteği çok doğal ve insani. Ancak insana ait özellikler arasında en cazip olanı değil: perdeyi açmaya iten ve, “Hey, herkes buraya baksın, yıllarca Oz’un Büyücüsü gibi davranan adam aslında bizi kandırıyormuş,” diye bağırtan içgüdü.
Kaynak: New York Times