Sanat Manifesto İçindir...
15 Ağustos 2017 Kültür Sanat Sinema

Sanat Manifesto İçindir...


Twitter'da Paylaş
0

Zamanımızın büyük oyuncularından Cate Blanchett’ı 13 farklı karakterde karşımıza getiren Manifesto; ‘Minimalizm’, ‘Sürrealizm’, ‘Dadaizm’, ‘Fütürizm’, ‘Dogma’ gibi sanatsal akımlar eşliğinde absürd hikâyeler anlatan, deneysel ve içine girildiğinde izlenmesi son derece zevkli bir film.
Uğur Vardan
Malum, sinema bazen sizi farklı yolculuklara davet eder. Bu tür serüvenlerde ezber bozan, yapı yıkan, yeniden tanımlayan, hatırlatan, dalgasını geçen, kıymetini takdir eden ya da tamamen reddeden reflekslere rastlamanız doğaldır. Ki genel bir parantez dahilinde sanatın özü de budur. Bazen geleneksel bazen gelenek dışı, bazen uyumlu bazen devrimci, anarşist... Haftanın yenilerinden Manifesto, tonları sert çizgilerde gezinmese de böylesi bir hal ve gidişatın ifadesi. Hayat serüveni boyunca mimarlık, video art, enstalasyon ve de sinema gibi dallarla haşır neşir olmuş, ürün vermiş ve geriye, kendince bir ses ve ruh bırakmaya çalışmış 1965 Münih doğumlu Julian Rosefeldt, önce video art olarak gerçekleştirdiği projesini daha sonra sinemaya taşımış. Manifesto adlı bu adım, girişte kısaca altını çizdiğimiz genel resmin sınırları dahilinde gezinen bir çalışma. Cate Blanchett’ın 13 farklı karakteri canlandırdığı yapım, kuşkusuz deneysel bir çaba.   Malum her şey Karl Marx ve Friedrich Engels’in Komünist Manifesto’suyla başladı. Peşi sıra sanatta da benzer şekilde gidişatı sarsmak, farklı yolların tarifine soyunmak, var olan düzeni değiştirmek isteyenler de kendi dertlerini hep Manifesto’larıyla ifade ettiler. Rosefeldt Manifesto’da sanat tarihinin yolculuğunu bir anlamda kendince harmanlamak ve kurgusal bir hamleyle peliküle dökmek istemiş. Film boyunca alt metinler ‘Minimalizm’, ‘Sürrealizm’, ‘Dadaizm’, ‘Fütürizm’, ‘Dogma’ gibi sanatsal akımlara uğruyor, ön planda da Cate Blanchett’ın canlandırdığı karakterler bu akımların hayattaki yansımaları olarak karşımıza çıkıyor. Elbette bu yansımalar kuru öyküler ya da bildik akışlarla huzurumuza gelmiyor. Aksine her karakter son derece absürd bir tablonun içinde (ki benim bu filmde en çok beğendiğim yan da bu oldu) sunuluyor: Bir cenaze töreninde, bir yemek masasının etrafında muhafazakâr bir annenin ettiği duada, TV’de bir haber programı sırasındaki canlı yayın esnasında, bir sınıfta öğretim sırasında, ‘rocker’ların kendilerince takılmasında ya da bir Rus koreografın provalara öncülük etmesinde vs. vs... Rosefeldt, bütün bu bölümleri sarkmadan, akışlarını bozmadan, el attığı sulara olan sevgisini ve saygısını göstererek ama sarkastik, yer yer ti’ye alan refleksler dahilinde perdeye yansıtırken genel bir bütünlüğe ulaşmayı da başarıyor.  

Streep’in tahtının öncelikli varisi: Cate Blanchett

Sanatın en temel yanlarından biri de sübjektifliğidir. Sinema da bir sanat dalı olarak benzer dertlere sahiptir. Somuta gelirsek, Manifesto’yu kuşkusuz beğenmeyenler ya da deneysel tavrına ilişkin “Bu ne böyle?” diyenler çıkacaktır. Ya da filmin dertlerine vâkıf olup ifade boyutunda yetersiz bulanlar da... Bütün bunlar tabii ki ‘sübjektifliğin’ de gereği. Bense vaki zamanında bir mimarlık öğrencisi olarak Manifesto’nun yüzdüğü sularda boğulmamaya çalıştığımı hatırlıyorum. Ayrıca hayata hep sarkastik bakmaya, konu ne olursa olsun hınzırca, dalga geçmeye yönelik yaklaşmaya çabalayan biri olarak Manifesto nun tavrını, üslubunu, iri cümleler etrafında biçimlenen meseleleri durum komedileri eşliğinde huzurumuza getirmesini ve birçok sanat akımına ilişkin aynı zamanda merak uyandırıcı yanını beğendim. Filmi sırtlayan Cate Blanchett’a gelince: Avustralyalı yıldız, kuşkusuz Meryl Streep’in o asla ulaşılmayacak gibi görünen tahtı için en büyük aday konumunda.Kendine özgü havası, tarzı ve başının üzerinde görünmeden kendisine eşlik eden ‘hale’siyle Manifesto’da da etkileyici bir performans ortaya koyuyor. Sırf Blanchett’ın neler yaptığını görmek için bile salonun yolunu tutabilirsiniz.

Aşk Her Şeyin Üstesinden Gelir mi?

HER ŞEY Yönetmen: Stella Meghie Oyuncular: Amandla Stenberg, Nick Robinson, Anika Noni Rose, Ana de la Reguera, Taylor Hickson, Dan Payne ABD yapımı Son derece zevkli ve pahalı döşenmiş bir ev.... Bütün teknolojik aygıtlar elinizin altında. Yapının mimarisi de etkileyici, ayrıca işlevsel ve estetik... Yani ‘dört dörtlük’ bir hayatın fiziki altyapısı hazır ve nazır... Ya işin psikolojik ve katı gerçekçilik boyutu?.. Her Şey (Everything, Everything), bağışıklık sistemi problemli (rahatsızlığının bilimsel adı ‘SCID / Severe Combined Immunodeficiency’, yani Yüksek Derecede Bağışık Yetersizliği) genç bir kızın öyküsünü anlatıyor. On sekiz yaşındaki Maddy, annesinin titiz gözetimi altına bir tür kendi fanusunda yaşamaktadır. Genç kızın rutin hayat denklemi, yan eve taşınan yeni komşularının oğlu Olly’nin varlığıyla bozulur. İki gencin önce pencerelerden başlayan yakınlığı, nihayetinde aynı mekânda buluşma aşamasına gelecek, bu da genç kızın sağlığında sorunlar yaratacak bir durum oluşturacaktır... Nicola Yoon’un kitabından sinemaya uyarlanan Her Şey, aslında John Green romanlarını çağrıştırıyor. Film, başlarda çok iyi giderken, içten içe bizi şu hisse doğru itiyor: “Bu senaryo sanki bir yerde yoldan çıkacak.” Nihayetinde öyle oluyor, Her Şey birkaç virajla tökezliyor, finalde ise çok da inandırıcı bir noktaya ulaşamıyor. Ama yine de yönetmen Stella Meghie’nin temiz rejisi ve iki genç oyuncunun, Amandla Stenberg ve Nick Robinson’ın içten performanslarıyla rahatça izleniyor. Ayrıca eski fotoğraflardan gördüğümüz kadarıyla, siyahi Maddy’nin bir trafik kazasında kaybettiği babasının beyaz olması, keza ona âşık olan Olly’nin de beyaz olması gibi kimi ‘detaylar’, dolayısıyla öykünün çokkültürlü bir dünyaya olan inancı filmin olumlu yanlarından. Keşke öykünün sürprizi de daha sağlam bir bakış açısına ve mantığa sahip olsaymış.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR