Sanatçının Görevi
6 Eylül 2019 Edebiyat Kültür Sanat

Sanatçının Görevi


Twitter'da Paylaş
0

Sanatçı sevinç ve hayret yetimize, hayatımızı çevreleyen gizem hissine seslenir; merhamet, güzellik ve acı hissiyatımıza; kâinatla olan gizil birlik duygusuna; sayısız yüreğin yalnızlığını birbirine ören ince ama sağlam beraberlik inancına.

Naçizane de olsa sanat mertebesine talip olan bir eser, her satırında haklı çıkmalıdır. Sanat, tek bir amaca odaklanarak gözle görülür evrene olabilecek en yüksek seviyede hakkını teslim etme, evrenin bütün boyutlarına içkin hem tekil hem çoğul hakikati açığa çıkarma girişimi olarak tanımlanabilir. Evrendeki formlarda, renklerde, ışıklarda, gölgelerde, maddenin çeşitli veçhelerinde, hayattaki olgularda esas olanı, kalıcı ve elzem olanı –bunların yegâne aydınlatıcı ve inandırıcı niteliğini– yani tam da varlıklarının hakikatini bulma girişimidir. Demek ki sanatçı, tıpkı düşünür ya da biliminsanı gibi, hakikat arayışındadır ve sürekli bu doğrultuda çalışır. Dünyadaki şeylerin çeşitliliğinden hareketle, düşünür düşüncelere dalar, biliminsanı somut gerçeklere; buradan yola çıkarak yaşama uğraşı denen tehlikeli teşebbüste insanın özüne en uygun nitelikleri bulmanın peşine düşer. Sağduyumuza, aklımıza, huzur bulma arzumuza ya da huzursuz olma arzumuza, hatta çoğu kez önyargılarımıza, kimi zaman korkularımıza, sık sık bencilliğimize –ama mütemadiyen inanma ihtiyacımıza– yüksek bir makamdan hitap ederek konuşur. Nitekim sözleri de huşuyla karşılanır, ne de olsa ağır meselelerle uğraşırlar: ruhumuzu işleyip yetiştirmemizle, vücudumuza gerekli ilgi ve alakayı göstermemizle, emellerimizi gerçekleştirmemizle, kıymetli hedefleri yüceltmemizle ve bizi bunlara götürecek vasıtaları mükemmelleştirmemizle.

Oysa sanatçı için durum tam aksinedir. Aynı esrarengiz manzarayla karşı karşıya kalan sanatçı kendi içinde derinlere iner; gerilimli ve çalkantılı bu ücra bölgede –gerekli çabayı gösterir ve şansı da yaver giderse– kendisini aradığı şeye götürecek koşulları keşfeder. Sanatçı bizim pek de farkında olmadığımız yetilerimize hitap eder: varoluşun savaşı andıran zorlu ve çetin koşullarında, tabiatımızın –tıpkı çelik zırh içindeki savunmasız beden gibi– mecburen gölgede kalmış kısmına... Sanatçının seslenişi daha sessiz ama daha derindir, daha kapalı ama daha kışkırtıcıdır; bu yüzden çok geçmeden unutulur. Fakat etkisi ebediyen sürer. Yeni kuşaklarla birlikte bilgelik anlayışı değişince, bazı fikirler ıskartaya çıkarılır, bazı gerçekler sorgulanır, bazı teoriler yerle bir edilir.

Ne var ki sanatçı, tabiatımızın bu değişen bilgelikten bağımsız kısmına seslenir; içimizde sonradan edinilmiş olarak değil, doğuştan vergi olarak duran, dolayısıyla ilelebet kalıcı olan kabiliyetimize hitap eder. Sanatçı sevinç ve hayret yetimize, hayatımızı çevreleyen gizem hissine seslenir; merhamet, güzellik ve acı hissiyatımıza; kâinatla olan gizil birlik duygusuna; sayısız yüreğin yalnızlığını birbirine ören ince ama sağlam beraberlik inancına; insanları birbirine bağlayan, bütün insanlığı birbirine kenetleyen –ölüleri yaşayanlarla, yaşayanları da doğacaklarla buluşturan– rüyalarda, sevinçlerde, kederlerde, emellerde, yanılsamalarda, umutlarda, korkularda beraberlik inancına. İleriki sayfalarda okuyacağınız hikâyenin amacını ancak böyle bir düşünce ya da duygu silsilesi bir ölçüde açıklayabilir. Bu hikâye yolunu kaybetmiş, görmezden gelinmiş, kulak verilmemiş sıradan insan kitlesinden birkaç bireyin silik yaşamındaki çalkantılı bir dönemi gözler önüne serme çabasındadır. Zira yukarıda itiraf edilen inançta bir nebze gerçek payı varsa, şurası da açıktır ki, yeryüzünde tek bir görkemli mekân ya da karanlık köşe yok ki, bir anlığına bile olsa hayret ve merhamete layık olmasın.

O halde eserin içeriğini gerekçelendirmek amacıyla niyet ifade etmek meşrudur; öte yandan bir gayretin beyanından ibaret olan bu önsözün burada sonlanması mümkün değil, zira bu beyan henüz tamamına ermedi. Kurmaca –sanat olmaya talipse eğer– mizaca/ölçüye [temperament] hitap eder. Hakikaten de, resimde, müzikte, tüm sanatlarda olduğu gibi tek bir mizaç, sayısız başka mizaçları uyandırmalıdır ki, bu mizaçların incelikli ve yılmaz kudreti geçici olaylara gerçek anlamını bahşedebilsin, zaman ve mekânı ahlaki ve duygusal bir atmosfer dahilinde yaratabilsin. Böyle bir etki, duyular yoluyla aktarılan bir izlenimle yaratılmalıdır; aslında bunu yapmanın başka bir yolu da yoktur; çünkü mizaç, ister bireysel ister müşterek olsun, kanaate tabi değildir. Dolayısıyla tüm sanatlar öncelikle duyulara hitap eder, keza kendini yazılı sözlerle ifade eden sanatçı da –eğer en büyük arzusu karşılıklı duyguların gizli kaynağına ulaşmaksa– duyulara hitap ederek gayesine ulaşmaya çalışmalıdır. Heykelcilikteki plastikliğe, resimdeki renk tekniğine, sanatların sanatı olan müzikteki büyülü çağrışım gücüne canla başla ulaşmaya çalışmalıdır. İşte ancak biçim ve içeriğin kusursuz biçimde kaynaşmasına tam bir adanmışlıkla kendini vererek, ancak cümlelerin işlenip örülmesine yılmadan aralıksız bir ihtimam göstererek plastikliğe ve renk tekniğine bir nebze olsun yaklaşılabilir; ancak bu şekilde eskimiş, köhnemiş, yıpranmış, çağlar boyu özensiz kullanımdan tahribata uğramış sözcüklerin kağşamış yüzeyi üzerinde büyülü çağrışım gücünün ışığı, uçucu bir an için de olsa dans edebilir.

Nesir işçisi, bu yaratma görevini tamamlamaya dair içten gayret göstererek, gücünü zorlayıp bu yolda olabildiğince mesafe kat ederek engellerden, yorgunluktan ve eleştirilerden yılmadan yoluna devam ederek bu uğraştan alnının akıyla çıkabilir ancak. Nitekim anlık menfaate çevrilebilecek ilmi cebine atıp yalnızca terbiye, teselli ve temaşa talep edenlere karşı cevabı; çabucak ihya olmayı, cesaret bulmayı ya da dehşete düşmeyi, şoka uğramayı ya da büyülenmeyi isteyenlere karşı cevabı, vicdanı rahatsa şöyle olmalıdır: Yazılı sözlerin gücüyle yerine getirmeye çalıştığım görevim duymanı sağlamak, hissetmeni sağlamak; hepsinden de önemlisi, görmeni sağlamak. Ne bir eksik ne bir fazla; bütün mesele bu. Başarılı olursam eğer, artık payına hangisi düşerse, kendin için şunları bulacaksın: cesaret, teselli, korku, zarafet... ne istersen... ve belki de talep etmeyi unuttuğun o bir bakışlık hakikat. Bir cesaret ânını yakalayıp zamanın amansız akışından hayatın geçip giden bir evresini söküp almak, bu görevin yalnızca başlangıcı. İnanç ve duyarlılıkla üstlenilen bu görev, kurtarılan bu kesiti, sorgusuz sualsiz, korkmadan ve tereddüt etmeden sahici bir haleti ruhiye içinde gözler önüne sermelidir; bu kesitin titreşimini, rengini ve biçimini göstermelidir; hareketi, biçimi ve rengiyle gerçekliğinin özünü açığa çıkarmalıdır; esinleyici sırrını, yani inandırıcı her ânın nüvesindeki gerilimi ve tutkuyu ifşa etmelidir. Tek bir amaca odaklı böyle bir teşebbüste –gerekli çaba gösterilir ve şans da yaver giderse– bir ihtimal öyle bir şeffaflığa, öyle bir içtenliğe ulaşılır ki, nihayet sunulan esef ya da merhamet, dehşet ya da sevinç tasavvuru bakanların yüreğinde o kaçınılmaz beraberlik hissini uyandırır; esrarengiz kökende, emekte, neşede, umutta, yazılmamış kaderde birliktelik hissini uyandırır; bu da insanları birbirine bağlar, beraberinde de bütün insanlığı gözle görülür dünyaya bağlar.

Şurası açıktır ki, doğru ya da yanlış, kim yukarıda ifade edilen görüşlere itimat ederse, kendi sanat işçiliği için koyduğu geçici formüllerin hiçbirine sadık kalamaz. Bu formüller arasında daimi olanlar, o kişinin sahip olduğu en değerli hazineler olarak onunla birlikte kalmalıdır, öte yandan bütün bu formüller Realizm, Romantizm, Natüralizm, hatta gayri resmi sentimentalizmlerden ibarettir (ki bu sonuncusunu bertaraf etmek, yoksulluğu ortadan kaldırmak kadar zordur); bütün bu tanrılar, kısa bir ahbaplık döneminin ardından onu kekeleyen vicdanına, eserinin meşakkatlerini ifadeden sakınmayan bir bilince terk etmelidir; hatta tam da tapınağın eşiğinde yapmalıdır bunu. İşte o huzursuz yalnızlık içinde azametli “Sanat için Sanat” çığlığı, sözde ahlakdışılığının kışkırtıcı halesini yitirir. Artık sesi çok uzaklardan gelir. Bir çığlık olmaktan çıkar ve ekseriyetle anlaşılmaz olan ama bazen de belli belirsiz cesaret verici olan bir fısıltı olarak duyulur yalnızca. Hani yol kenarındaki bir ağacın gölgesinde gerinerek uzaklarda bir tarladaki ırgatın hareketlerini izleriz ya, bir süre sonra adamın neyle uğraştığını merak ederiz baygın bir halde. Vücut hareketlerini, kollarının salınımını izleriz; eğildiğini, doğrulduğunu, tereddüde düştüğünü, sonra tekrar işe koyulduğunu görürüz. Hangi amaç doğrultusunda çaba sarf ettiğini biri bize anlatsa, belki de aylakça geçen bir saatin cazibesi artardı.

Bir taşı kaldırmaya, bir hendek kazmaya, bir ağaç kökünü sökmeye çalıştığını bilsek, gayretlerini daha da bir ilgiyle izleriz; manzaranın huzur vericiliğine karşı çalışıp didinmesi daha mazur görülebilir hale gelir; hatta insani çerçevede düşünecek olursak, acizliğine merhamet duymaya bile başlarız. Maksadını anlamışızdır artık, ne de olsa adam çabalamıştır, ama belki gücü belki de bilgisi yetmemiştir. Affederiz, kendi işimize gücümüze bakar ve unuturuz. İşte sanat işçisi için de durum böyle. Sanat uzun, hayat kısa; başarı ise çok uzakta. Bu nedenle, uzak diyarlara doğru yollara düşme gücümüzden şüphe eden bizler, hedeften çok az söz ederiz; sanatın hedefi, tıpkı yaşamda olduğu gibi ilham verici, aynı zamanda da göz korkutucudur, puslarla kaplıdır; kesin sonuçlara varan net bir mantık sisteminde aranmamalıdır; Doğa Yasaları denen o kalpsiz sırları deşifre etmekte de aranmamalıdır. Toprağı işlemekle meşgul elleri bir nefes aralığında yakalamak; uzak hedeflere göz dikmekten hipnotize olmuş insanları, bir anlığına etrafı saran biçim ve renk, ışık ve gölgenin oluşturduğu manzaraya bakmaya itmek; bakmak, soluklanmak, gülümsemek için durmalarını sağlamak – işte ancak az sayıda insanın erişmeye mazhar olduğu ulaşması güç ve çabucak gözden yiten hedef budur. Ne var ki bazen de hem hakkını verip hem talihli olanlar, bu zahmetli işin bile başarıyla üstesinden gelir. Ne zaman ki bu iş başarıyla tamamlanır, işte o görme, iç çekme, gülümseme ânında çıkar ortaya yaşamın tüm hakikati; işte o zaman gerçekleşir ebedi bir huzura dönüş.

İngilizceden çeviren: Oğuz Tecimen

* Narcissus’un Zencisi’ne “Önsöz”. Joseph Conrad’ın 1897’de New Review’da tefrika edilen romanına sonsöz olarak yayımlanan bu yazı, kitabın 1914’te Amerika’daki basımında önsöz olarak yayımlanmıştır. Conrad’ın estetik (izlenimci) ve etik (hümanist) ilkelerini birbiriyle ilişkisi içinde ortaya koyan bu önsöz, pekâlâ bir sanat manifestosu olarak da okunabilir. Sanatı insanlığı bir araya getiren yol gösterici olarak yücelten Conrad’ın İngilizlerin “sanatın/şiirin savunusu” geleneğindeki öncülleri için bkz. Philip Sidney, “An Apology of Poesy” (1595); William Wordsworth “Preface to Lyrical Ballads” (1802); Percy Bysshe Shelley, “A Defence of Poetry” (1840).


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR