Sanatı Anlamak ve Anlatmak
13 Mart 2019 Kültür Sanat

Sanatı Anlamak ve Anlatmak


Twitter'da Paylaş
0

Güzel kavramı, hoşa giden ama iyi kavramıyla da bağdaşmayan bir özelliğe sahiptir. Çünkü iyi kavramı tutkulara egemen olmayı gerektirirken, güzel ise bütün tutkuların temelini oluşturur.

İnsanoğlunun yaratılışını bezeyen önemli güzelliklerden biridir sanat. Fikir, düşünce ve en mükemmeli amaçlaması niteliklerini de içermekte olan geniş ve özgür bir alandır da aynı zamanda. Bu yüzden literatürde çeşitli türde sanat bölümleri ve akımları oluşmuş, kendilerine taraftar bulanlar ya da muhalefete maruz kalanlar olarak kimileri varlığını sürdürmeye devam ederken, kimileri de artık gündem dışına düşmüşlerdir.  

Yazı konumuz; ünlü yazar Tolstoy’un geniş bir gözlem ve fikrî değerlendirme süzgecinden geçmiş düşünceleri ışığında yazılmış bir eser olan Sanat Nedir adlı kitabından alınacak ve okurla paylaşılmaya çalışılacaktır. Sanatın oluşma safhalarındaki düşünce ve fikirler; genel itibariyle “güzel”,” iyi”, “gerçek”, “doğa”, “ahlak” “haz” gibi kavramlar üzerine temellendirilmiş kuramlara hayat vermişlerdir.

Özellikle estetik düşünce üzerine fikir yürüten kişilerin, güzeli tanımlama hususunda çelişkili sonuçlara ulaştıkları görülmüştür. Bu durum, dört farklı düşünce grubunun görüşlerinde somutluğa kavuşur. A) Baumgarten ve Hegel’in mistik estetik görüşü izleyicilerinde B) Güzelin, ancak zevk olgusuyla güzel olma niteliğini kazandığı fikrinde olanlarda C) Güzelin, fizyolojik yasalarca varlık kazandığını düşünenlerde. D) Buradaki asıl meselenin güzel kavramıyla tümden bağdaşamayacak kadar ilgisiz olduğunu ileri sürenlerde.   

Güzel kavramının ayrıca iki ana görüş çerçevesinde bir kez daha ele alınmasından da şu tanımlar doğmuştur. 1) Güzel, mutlak mükemmelin yani düşünce, ruh, istenç ya da Tanrı’nın tezahürlerinden biridir ve kendi başına vardır. 2) Güzel, herhangi bir yarar, çıkar düşünmeksizin aldığımız bir tür hazdır.

Tolstoy’un da savunduğu fikre göre, bir etkinlikte ana amacın haz olması, söz konusu eylemi sanat hedefinden saptıran sahte duyguların varlığını işaret etmektedir. Bu yüzdendir ki, sanat kavramının herkesçe kabul edilebilen genel bir tarifinin yapılamayışındaki ana etken, bu meselenin temelinde yer alan güzellik unsurunun varlığından dolayıdır. Sanatı, özüne uygun bir tanıma kavuşturabilmek, onu bir haz aracı olarak değil de insan yaşamının koşullarından biri olarak kabul edilmesi yoluyla mümkün olabilecektir. Çünkü, bir sanat eseri; onu algılayan kişi ve o eseri üretmiş ya da üretmekte olan arasında, eserde oluşan sanatsallık aracılığıyla özdeş duygular çerçevesinde belli bir ilişki kurar.

Dini putlaştırılmamış biçimiyle benimseyen ilk Hıristiyanlardan sonra Konstantin, Büyük Karl, Vladimir zamanlarında halkın buyrukla Hıristiyanlaştırılması sonucu puta taparlığa yakın ve kilise Hıristiyanlığı denebilecek bir başka Hıristiyanlık çıktı. Bu kilise Hıristiyanlığı, öğretisinin temeline insanların duygularını ve onların verdiği sanat eserlerini koydu. Hz. İsa’ya, Hz. Meryem’e, meleklere, havarilere, ermişlere, çilekeşlere ve bunların tasvirlerine de tapınılması noktasına kadar gelindi. “İyinin ölçütü olarak hazzı, yani güzeli kabul eden Avrupa’nın yüksek tabaka üyeleri, böylece –vaktiyle Platon’un da mahkûm ettiği– eski Yunan’ın kaba sanat anlayışına uygun bir sanat kuramı geliştirdiler.   

tolstoy

Avrupa’da yaşayan yüksek sınıfların kilise Hıristiyanlığına karşı başlayan inançsızlıkları nedeniyle dinsel bilinç kaynaklı yüce duyguları işleyen sanat etkinlikleri, yerini, belirli bir grubun sanat adına en yüksek hazzı yaşama amacı taşıyan uğraşılarına bıraktı. Bu nedenden ötürü sanat, dinsel içeriğinden yoksun ve yoksullaşan bir duruma düştü. İkinci olarak, abartılı bir ifade tarzının tercih edilmesi ve  dar bir kitle grubuna hitap edebilmesi sebebiyle biçimsel estetiği bakımından zaafa uğradı. Üçüncü safhada, duygu içermeyen uyduruk ve ussal sanatın egemenliği söz konusuydu. Sanat eserinde, daha önceden hiç yaşanılmamış duyguları yansıtma özelliği gerekmekteyken, haz kavramının eski ve alışılmış olma nitelikleri ve bir sınıra tabi olması durumu, sanatın doğasıyla bağdaşamazdı.

Tolstoy’un benimsediği düşünceye göre dinsel bilinç; hem en yeni duygulara kaynaklık yapmakta hem de (hazzın sınırlı oluşunun zıddına) sonsuz çeşitlilik göstermektedir. Çünkü bu bilinç, peygamberlerce dile getirilmiş olan bütün önemli ve yeni duyguları kapsamaktadır.

Baumgerten’in üçlü kuramında: Yaşamımız iyiye –yani Tanrı’ya– yöneliş, iyiye doğru atılıştır. İyi, kendisinden başka her şeyi tanımlayan kavramdır. Güzel kavramı, hoşa giden ama iyi kavramıyla da bağdaşmayan bir özelliğe sahiptir. Çünkü iyi kavramı tutkulara egemen olmayı gerektirirken, güzel ise bütün tutkuların temelini oluşturur. Gerçek kavramı, güzel ve iyi ile birliktelik sağlayamayan bir yapıya sahiptir. Nitekim Sokrates, Pascal ve pek çok düşünür, nesnelere ilişkin gerçeğin bilinmesinde hem gereksizlik hem de iyiyle uzlaşımsız bir özellik bulmuşlardır. Çünkü gerçek, yalanı her açığa çıkarışında güzelin sebebiyet verdiği yanılsamayı ortadan kaldırmaktadır.

Sanatı, sadece belli bir zümreye hitap etme amacıyla sınırlandırmak, o sanat etkinliğinin herkes tarafından anlaşılamaz oluşuna zemin hazırlamak sonucunu vermişti. Böylece, yüksek sınıflar sanatının halk sanatından ayrılması, sıra dışı olması gereken bu sanatın halk yığınlarınca anlaşılamayacağı düşüncesinden hareketle oluşmuş ve yaygınlık kazanmıştı. Tolstoy bu noktada yalınlık ve anlaşılırlık kıstasları bakımından dinsel kaynaklı sanatı ön plana çıkan bir örnek olarak okuruna sunmuştur. Zaten orada amaçlanan, bir sanatçının eserini meydana getirirken yaşadığı duygunun, o eseri izleyenlere de geçebilme yetisine sahip olabilmesidir:” Sanat, aklî olması nedeniyle anlaşılamaz, alımlanamaz olanı anlaşılır, alımlanır hale getirmedir; budur çok önemli bir özelliği de sanatın. Gerçek bir sanatsal etki altında kalan kişiye, sanki bunu eskiden de biliyormuş gibi gelir; biliyormuş ama anlatamıyormuş gibi..” (s.111)

Tolstoy, sanata zarar veren unsurlar üzerine olan düşüncelerini de 3 esas üzerinde toplamıştır. Bunlardan birincisi; eser sahiplerine ödenen yüksek telif ücretleridir. Sanata özenme titizliğini unutturan para kazanma hırsı, menfaat duygusunu daha ön plana çıkardıkça, sanat eserlerinde görülen kalite düşüklüğü de zaafa uğratılan sanatın bir göstergesi olmaktadır.  

İkincisi; sanat eleştirisidir. Yazarımız, üretilmiş olan sanatın gerçekliği ve aktarılan duygunun da saflığı durumunda, bu konu doğrultusunda okuru yönlendirme özelliği taşıyan yorumların yapılmasını gereksiz ve yanıltıcı olarak değerlendirir: “Eleştirmenlerce övülen her sahte yapıt, aralığından ikiyüzlülerin süzülüverdiği bir kapıdır yalnızca.” (s. 133)

“Ninniler, bilmeceler, evlerimizin süsleri, öykünmeler, fıkralar, giysilerimiz vb. hep sanat yapıtlarıdır.”

Üçüncüsü ise sanat okullarıdır. Tolstoy; herhangi bir okulda, duygu aktarımı ve yetenek esaslı bir etkinliğin öğretilmesi hususunda sağlıklı bir metodun uygulanamayacağı kanaatindedir. “O bakımdan sanat okulları sanatı değil, ancak sanata benzer bir şeyler yapabilmeyi öğretebilirler.” (s. 138)

Kitapta ana düşünce olarak algılanabilecek bazı tespitlerden yola çıkarak yazarın şu görüş üzerinde yoğunlaştığını görmemiz mümkündür. İnsanı, doğumdan ölüme değin hayatın her safhasında sanatla iç içe ve etkileşen bir konumda gören Tolstoy, bu fikrini şöyle örneklendirir: “Ninniler, bilmeceler, evlerimizin süsleri, öykünmeler, fıkralar, giysilerimiz vb. hep sanat yapıtlarıdır.” Ama öte yandan da böyle geniş bir alanda yer verdiği sanat faaliyetlerine, hayat gerçeklerine uymayan bazı etkinlik ve gösterileri dahil etmez. Hatta alaycı bir üslupla kaleme aldığı bir opera provası anlatımında,  insan yaşantısında anlam ve gereklilik açılarından hiçbir karşılıklarının bulunamayacağı hareketleri, ironik bir yansıtışla okura iletir. “Dünyada kimse böyle ezgili konuşmaz; birbirlerinden belli uzaklıkta durarak ve el kol sallanarak duygular dile getirilmez; tiyatrodan başka hiçbir yerde omuzlarda uzun ay baltalar ve ayaklarda sarı çarıklarla çifter çifter yürünmez; hiç kimse hiçbir zaman böyle kızmaz, böyle duygulanmaz, böyle gülmez, böyle ağlamaz ve böyle bir gösteri dünyada kimseye dokunmaz, kimseyi etkilemez; bütün bunların böyle olduğuna hiç kuşku yok. (Shf: 8)”

Söz buraya gelmişken, Tolstoy’un ezber bozan sıra dışı eleştirilerinin, bu kitapta en ilgiye değer bölümü oluşturduğunu söylemekte yarar bulunmaktadır. Okurun, başlarda inanmaz bir önyargıyla incelemeye başladığı bu eleştirel metinlerin, (sonuçta ulaşılan kanaat itibariyle) haklılık payının yadsınamaz olduğunu da söylemek gerekiyor. Burada dikkate değer olan mesele; söz konusu olumsuz eleştirilerin hedefindeki isim ve eserlerin, sanat tarihinde yer edinmiş büyük sanatçı sınıfından kimseler olması hususudur. Tolstoy, ana fikir itibariyle bahsi edilen bazı sanatçıların eserlerindeki duygu aktarım zaafı nedeniyle halktan kopuklukların yaşandığını ifade etmiştir.

Tolstoy; Goethe’nin Faust adlı eserinin; bütünsellik ve organiklikten yoksunluğu nedeniyle sanatsal bir etki bırakmaktan yoksun olduğunu ileri sürmüştür. Kitabının bir başka bölümünde ise iyi bir beste ve müzikal mükemmeliyet için bir müzisyenin mutlak ihtiyaç duyacağı şu üç unsurun varlığını tespit etmiştir: Sesin yüksekliği, zamanı ve şiddeti gibi önemli olguların, müzikal mükemmeliyet için en gerekli unsurlardır. Bu mantıktan hareketle de Beethoven’in; işitme yetisini yitirdiği zamanlardan itibaren, artık iyi bir besteci olma niteliğini kaybettiğini yazmıştır.

Tolstoy, sanattan yoksunluğun insan ruh hali üzerindeki olumsuz etkilerinin yanı sıra, sosyal oluşum içinde yer almış varlıklılar sınıfının da yine sanat üzerindeki yozlaştırıcı etkiye dikkat çekmiştir.

Sanatçının, tam bir özgürlük içinde ve önyargıdan uzak bir ruh haline sahip kişiler olması gerektiğini ifade eden yazar; sanatı algılama noktasında Wagner’in, “müzik şiirin hizmetindedir, onun bütün ayrıntılarını dile getirmekle yükümlüdür” görüşünü kabul edilemez bulur. Bir sanatın öbürüyle örtüşmesini değil, her birinin yekdiğeriyle temas halinde bulunduğu ayrı alanları olduğu gerçeğinin savunuculuğunu yapar… Zola, Bourget, Huysmans, Kipling’e ait roman ve öykülerini beğenmezken ismi duyulmamış bir yazarın öyküsünden etkilenir. Gerek yazmada gerekse resmetmede sanatçının içtenliği ve canlandırdığı duygulara samimiyetle inanmasının; yapımı bitirilen ürüne sanat eseri olma özelliğini veren en önemli etkenler olduğu görüşündedir.

Tolstoy, sanatın toplum ve insan için nasıl bir hayati gereklilik olduğunu duygusal bağlamda olduğu gibi toplumsal açıdan da irdeleyen görüşler belirtmiştir. Sanattan yoksunluğun insan ruh hali üzerindeki olumsuz etkilerinin yanı sıra, sosyal oluşum içinde yer almış varlıklılar sınıfının da yine sanat üzerindeki yozlaştırıcı etkiye dikkat çekmiştir. “Yüksek sınıf ve tabakalar arasında, sanattan etkilenme yetisinin yitirilmesinin bir sonucu olarak insanlar sanatın yumuşatıcı, geliştirici etkilerinden yoksun olarak yetişir, eğitim görür ve yaşarlar; böylece de ne daha güzele ve kusursuza doğru ilerleyebilirler ne de iyi insan olabilirler; tam tersine, nesnel(dışsal)gelişmişlik koşullarında daha yabanıl, kaba ve acımasız olurlar.” (s. 194)   

Sanat; zamanın geçmiş, şimdi ve gelecek mecralarında akışını durmaksızın sürdüren bir etkinliktir yazara göre. Buradan hareketle, geleceğin sanatının, dar bir kesim tarafınca değil, daha geniş bir toplumsal kaynakta yer alan, sanata yakınlık ve yeteneği olan insanlarca gerçekleştirileceğini ifade etmiştir. Sanat eseri oluşturmada açıklık, kısalık ve yalınlık gibi tercihlerin, karmaşık tekniklerin yerini alacağını söylemiştir. Tolstoy’un bir başka tespitine göre de gelecekte sanat; profesyonel sanatçıların tekelinde olan ve belli bir kesimin sahiplenme bencilliğine terk edilen değil, bütün halka mal olmuş ve yaygınlaşmış bir etkinlik olacaktır.

Tolstoy’a göre sanat; hayatı anlama ve anlatma çabalarının en etkin vasıtası olmakla birlikte bu önemliliği hak edecek sanat eserleri de şu üç bakış açısıyla anlam kazanabilmektedir ancak. 1) Sanat, hayatın yeni bir yanını bize gösterebilmeli ve sanatçının bize gösterdiği yeniliğin içerik yönünden, insanlar için ne kadar önemli ve gerekli olduğu hususu inandırıcı olmalıdır. 2) Söz konusu eserin, biçim yönünden ne ölçüde güzel olduğu ve eserin içeriğiyle ne ölçüde uyum sağladığına dikkat edilmelidir. 3) Sanatçının, konusuna yaklaşımındaki içtenlik ölçüsü ve bize anlattığı şeylere kendisinin inanma derecesidir. Ki bu sonuncu prensip, Tolstoy’un önceliğindeki en önemli şık olarak kabul görmüştür.

Yazılım süreci 15 yıla dayanan ve çok zengin ayrıntılar içeren bu nadide eserden, okura yarar sağlayabilecek daha nice değerli keşifler yapmak mümkündür. Yazımızı, bizim ancak tevazu olarak kabul edebileceğimiz ama Tolstoy’un büyük bir içtenlikle yazmış olduğu şu cümlelerle bitirelim: “Bu arada, kendi yazdığım yapıtları kötü sanat kategorisine soktuğumu da belirtmeliyim. Bunun tek istisnası, birinci gruba giren Tanrı Gerçeği Görür adlı öykümle, ikinci gruba giren Kafkasyalı Tutsak adlı öykümdür.”

L.N. Tolstoy, Sanat Nedir, Çevirer: Mazlum Beyhan, İş Kültür, 378 s.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR