Şarap Rengi
9 Mayıs 2019 Öykü

Şarap Rengi


Twitter'da Paylaş
0

Sabah, gazeteleri dağıttıktan sonra otobüs durağına doğru hızlanmaya başladı. Geçerken, yerde bir güvercin kanadı fark etti. Az ötedeki siyah kedinin güvercinin işini bitirmiş olduğunu görünce canı sıkıldı birden. Aniden, elleri hırsızlık yapıyormuşçasına, habersiz, ceplerini karıştırmaya başladı. Sol elinin ince, uzun parmakları hemen bir dal sigara çekti paketten, alıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Şimdi onu yakacak bir oyuncağa gelmişti sıra. Uzun siyah paltosunu giydiğinde üzerinde üç dört kutu kibrit, bir iki çakmak bulundururdu. İstediği ateş bulundurma şartlarını ancak o zaman yerine getirebiliyordu. Zemheride onu ısıtan minik sobacıklar. Yazınsa tam tersi,  değil üç beş tane çakmak, kibrit, sigaranın kendisi bile ağır geliyordu Harun’a. Boş cüzdanı taşımamak için kimliğini bile yanına almazdı çoğu zaman. Bu ona gençlik günlerinden kalan bir alışkanlıktı. Hem, buralarda kalın bir cüzdan taşıyarak gezmek mahallenin gençlerince hiç de iyi karşılanmazdı. Cüzdandan önce vücudunuzda açılacak bir delik her zaman bulunur, sonrasında ona zaten ihtiyacınız kalmazdı.

Genç yaşlarından beri kendisine küçük, önemli huylar edinmeye çalışırdı. Her alışkanlığını mevsiminde ortaya çıkarır, zamanı bitince de onları kış uykusuna yatırmasını bilirdi. Mesela âşık olmak için sonbaharı beklerdi. Yazları serseriliğinin dozunu arttırır, aldığı her darbeyi kişisel tarihine kaydederdi. Bunun için çoğu ilişkisi başlangıçtan öteye geçememişti. Ertelenip diğer mevsime atlanır, yarım bırakılan ne varsa öylece kalırdı. Ya da o öyle sanıyordu. Şimdilerde bile hâlâ gençlik alışkanlıklarından devam ettirebildikleriyle karşılaşıyordu arada bir. Ama çoğundan vazgeçilmişti. Ayten ve Menekşe izin vermez olmuştu. İnsanın kanının hep yukarılarda gezdiği ilk yirmili yaşlarında serseriliğine tavan yaptırmıştı. Annesinin, babasının bütün çabalarına karşın o yine de gecenin üçüne kadar sokaklarda itlerle dalaşıp eve yara bereyle gelmeyi ya da o gece hiç gelmemeyi bir var oluş sebebi olarak görüyordu. Nasıl olsa birkaç yıl sonra yapamayacaktı istediklerini. Onun aklını çelen soru, etrafındakilerin dediklerini ne zaman yapmaya başlayacağıydı. Evlendikten sonra mı, yoksa daha da mı ilerisiydi? Belki biraz yaşlandığında! Düşünüyordu da ne kendisi ne de anne babası gelenek göreneklerine bağlı insanlardı. Harun için yapmadıkları şey kalmamış, oğulları sırf gitar çalmak istiyor diye özel bir müzik hocası bile tutmuşlardı.

Yazları, gençliğinin geçtiği şehrin dış mahallelerinde gece devriyeleri o semtin insanlarına, bilhassa gençlerine vahşi hayvanlar gibi saldırırdı. Belki ora insanlarının durumu yine aynıydı. Kovalamaca devam ediyordu hâlâ, kim bilir. Geceleri normal ekip otoları yerlerini zincirlilere devredip sabahçı kahvelerinde pineklemeye gittiklerinde, zaman, onlarla mahallenin gençleri için kendisini yeniden ayarlardı. Artık sabahın ilk ışıklarına kadar sürecek olan bu belirsiz aralıkta mekân dâhil her şey değişmeye müsaitti. Yeter ki şartlar her iki tarafın da istediği boyutta ve mümkün mertebe aynı kulvarda gitsin. Gerisi kendiliğinden geliyordu zaten. Sabahları parklardan, şehrin tenha sokaklarından, yıkıntıların arasından toplanırdı gençler. Kafası gözü dağılmış, çenesi kırılmış, kolu yerinden çıkarılmış halde. Ama kimse şikâyetçi olmazdı onlardan. Herkes dün gece hiçbir şey olmamış gibi normal hayatına devam ederdi. Artık onlar için olay sınıfına girmeyen, çoğu zaman zabıtlara bile geçmeyen münferit vakalar, içinde yaşadıkları semte özgü bir durum olarak algılanıyordu sadece. Mahalleli, gecenin bitişiyle çocuklarını arama mesailerine başlardı. Rutin hale gelen bu işler onlar bulunana kadar devam ederdi. Ama bazen insanlar evlatlarını, dün akşama kadar ortada olan ama sabahleyin göz göre göre kaybolan çocuklarını, evlerinde artan huzursuzlukla bekler; bir başka çocuk kaybolana kadar sessizliklerini korurlardı. Mahalle iki kaybı birden kaldıramaz, ne yapar edilir kayıplardan birisi, bazen ikisi ortaya çıkarılana dek herkes, her şeyi yapardı. Bizimki de yaşı serseriliğin son demlerini yaşayacak raddeye gelmiş olsa da bu huyundan vazgeçmez, ana babasını sabahlara dek ayakta dikerdi. Bu yüzden Mikail hoca yaz mevsiminden, yaz gecelerinden her daim nefret ederdi. Yaşanan geceler, onların sırtında yeni kamburlar doğurmaktan başka bir işe yaramazdı. Harun’sa ezberlenmiş sözlerin hiçbirine aldırmaz, hepsinden birkaç tadımlık aldığı birikmiş serserilik yemişlerini, bütün kış boyunca biriktirmenin karşılığı olarak, tek seferde harcardı.

Elini diğer cebine attığında anahtarla bozuk paradan başka bir şey bulamadı. Bir de artık kokusu bile kalmayan tütün kırıntıları. Gülümsedi. Ağzımdan çıkarmayacağım sigaramı, dedi. Etrafına bakındı. Birileri varsa ateş isteyecekti ama kimseyi göremedi. Yerler hafif hafif ıslanmaya başlamıştı. Birkaç dakika içinde yağmur hızlandı. Asfalta vuran sokak lambalarının sarı ışıklarını raks eden kıvrak dansözlere benzetti bir anlığına. Yağmurun cömertçe davranarak bol suyla yıkadığı caddeler ve uzaklarda belli belirsiz görünen insan karaltıları. Etrafına daha bir dikkatle bakınca, o anda birisinin hızla kendisine doğru geldiğini fark etti.  Heyecan mı, ürperme mi duydu içinde; kendisi de bilemeden adım adım yaklaşan siluetin bir kadın olduğunu fark etti. Keşke bir dansöz olsaydı şu kadın, diye geçirdi içinden. Yağmurun altında ıslanmış saçları, geniş kalçalarıyla insanı kendinden geçirten, kıvrılarak oynayan, pırıl pırıl parlayan gerdanı, göğüslerinin arasına sızan su damlacıkları. Öpülmeye hazır cesur kadınlar, dedi kendi kendine.

O anda bastığı parke taşına esaslı bir küfür savurdu. Sağ paçası komple çamura bulanmıştı. Önünden geçen kadın döndü. Geri zekâlı hayvan, diye bağırarak hızla uzaklaştı. Şimdi işe nasıl gidecekti? Eve gitse yetişebilir miydi ki? Patrona yakalansa, arıza çıkarırdı kesin. Ayten çıkmış mıydı acaba? Ona temiz bir pantolon getirseydi bari. Üstündeki kıyafetlere baktı. Son zamanlarda kendisini iyice saldığının ayırdına vardı. Hepsi Ayten’in yıllar önce aldıkları şeylerdi. Şahsına bir şey almayı hiçbir zaman sevmemişti zaten. Bekârken de annesi alırdı onun kıyafetlerini. Yağmurun yavaşladığını fark edince bozulan keyfi yerine geldi. Böyle havalarda şemsiyesiz dolaşmayı çok seviyordu. Ayten de bu yağmurları çok sever, dedi. Şimdi ne yapıyordu acaba. Menekşe’nin servisini mi bekliyordu? Saatine baktı. Yok, Menekşe çoktan gitmiş olmalı, dedi. Ayten de yoldadır. Ve bastığı ikinci oynak parke taşı onu iyice zıvanadan çıkardı. Etrafına bakıp küfrünü ağzında tuttu bu sefer. Eve varana kadar asfaltta yürümeye çabaladı. Anahtarını çıkardı. Kapıyı açtı. İçeride, Menekşe’nin odasındaki mavi gece lambası hâlâ yanıyordu. İkisi de çıkmışlardı. Mutfağa baktı, kahvaltı sofrası öylece duruyordu. Bir şeyler atıştırsa iyi olacaktı. Ekmekle bir parça peynir attı ağzına. Yatak odasına geçti. Gardıroptan pantolonunu çıkardı. Banyoya geçerken, sanki bir ses duydu, geri döndü.

Kanepenin üzerinde paçaları çamura bulanmış pantolonuyla öylece uzanmıştı. Sessizlik içeride cirit atıyordu. Çaresizlik. Kimsesizlik. Terk edilmişlik duygusu her geçen gün içine çekiyordu Harun’u. Hayatı ince bir sızı halinde damla damla düşüyordu avuçlarından. Ne kadar daha yaşayacaktı bu haliyle. Her geçen gün biraz daha tükeniyordu. Oysa hiç yaşamayabilir, ne zaman isterse o zaman durdurabilirdi sünepe tekdüze kalmış hayatını. Güz mevsiminde her yağmur sonrası dökülüp, biraz daha azalan yapraklara benzetti Harun önünde duran günleri. Sona doğru, yokuş aşağı salınmış lastik teker misali hızla akıp geçen günler. Şaire bakarsan gittiğimiz yol takvimin yarısı bile değil, dedi. Yaşadıklarım, bardağın yarısını doldurmuşsa başka bir şey yok diğer yarısını doldurmaya. Eksilen bir hayat ve umursanmayan yılların yarattığı kalın siyah bir örtü. Gördüğüm bu işte, dedi. Bekletti bir süre kafasındakileri, toparlamaya çalışıyordu düşüncelerini. Ne söyleyeceğini bilememenin verdiği utangaçlık değil de, nasıl söyleyeceğini kestiremeyen bir insanın ruh hali sardı, acıdan kanayan bedenini. Ölmemeyi değil, nasıl ölüneceğini düşünüyordu. İnsanın nasıl öleceğini bilmemesi. Bütün hayatı boyunca olumlu ya da olumsuz her türlü kararı kendisinin verdiği bir yaşamın sonunu nasıl getireceğini bilemiyor olması zor geliyordu şimdi ona. Öleceğini bile bile yaşamak. Her geçen günün sonunda yarına hasret uyumak; yatağında dört dönerek uykusuz bir geceyi daha sabaha devrederek, zoraki başlamak yeni hayatına! Önüne hazır yemek gibi konan ertesi bir gün ve daha ertesi. Her başlayan günü öldüren ve kendi sonunu da getiren kısacık ömrüne rağmen bile isteye her şeyi hızlandırmak. Başkaları için her şeyi hazırlayan yine kendisi değil miydi insanoğlunun? Onun en gafil avlandığı taraf, işin en can alıcı noktası, diğer tarafa nasıl gideceğini hiçbir zaman bilemeyecek olmasıydı. Bir tek yol hariç; bütün dinlerin yasakladığı kendini katletme arzusu. Ne kadar uzağa gideceğine kendisi karar verirdi o zaman insanoğlu. Yerin yedi kat dibine mi, yoksa arşın yedinci katına mı? Ölüm meleği onu alıp götürecek ve bir başkasının elleri onu gömecek üzerinde gezdiği toprağın derinlerine. Bir daha ışık görmeyi sonlandıracak birkaç tahta parçasıyla üzeri kapatılınca işi bitiyordu.  Ölümle yaşam arasındaki mesafe toprağın iki metrelik altıyla üstü kadar sadece. Altındaysan toprağın ölü diyorlar, üstündeysen canlı. Farkı mı? İki metrelik bir dikeylikten ibaret. Hepsi bu. Sonrası mı? Sonrası yok! Olmayan bir zaman diliminde olmayan bir şekliyle yaşamanın anlamına ölüm diyorlar; herkesten uzak ve herkese yakın bir yerde toprakla cebelleşirken sen ve yerken seni her türlü mahlûkat, bedeninden koparılan parçalar karışırken tabiata, sen, ben ölüyüm, diyorsun. Biraz daha yiyin beni yeraltının küçük şeytanları. Bitirin beni. Yanınıza alın hemen. Gecikmeyelim daha fazla, olur mu eski canlılar. Harun, dudak kenarından yalancı bir yas içinde gülümsedi. Öyle ya, kendi yasını kim tutacak ki ondan başka?

Saat kaç? Uyanık kalıp kalmama arasında gidip geliyor. Direniyor. Neye? Menekşe geliyor bir an gözlerinin önüne. Güzel kızı, babalık yapamadığı bir tanesi. Ne zaman gelir acaba? Kafasına dank ettiği zaman, çekemediği bu hayatın içerisine girip her şeyi geriye döndürebileceğini sanıyor hâlâ. Ne de olsa geldiği yer kadar belli gideceği yer. İstediği zaman hayatının yönünü çevirebilir başka bir güzergâha. Gözleri kapanmaya başlayınca, daha fazla direnemiyor hayat çeldirenine. Sarı parkeler utancından şarap rengine dönmüşler bile çoktan. Kendi kendine, iyi uykular, diyor Harun. Harun iyi uykular. Sonsuz uykular Harun!


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR