Şarm El Şeyh: “Doğuya seyreden bir gemide batıya koşturuyoruz.”
27 Şubat 2017 Hayat Gezi

Şarm El Şeyh: “Doğuya seyreden bir gemide batıya koşturuyoruz.”


Twitter'da Paylaş
0

Bir tabelada, "Barış şehri Şarm’a hoş geldiniz" yazıyor. İsrail ile Filistin arasında ve uluslararası birkaç barış görüşmesi Şarm’da yapılmış, o tarihten sonra şehrin adı barış şehri olarak anılmış.
Kadir Işık
Sabaha karşı saat üçte, iki buçuk saatlik bir uçak yolculuğundan sonra Şarm’dayım. Havaalanından çıkar çıkmaz taksiciler etrafımı sardı. Acelem yok, hava güzel, bir banka oturup ayaklarımı çantanın üzerine uzattım. İstanbul’dan gelen yolcular havaalanından ayrıldı. Kapıda birkaç polisle benden umudu kesen taksiciler kaldı. Cebimden beş doları çıkardım, ışığa tuttum, paranın her iki yanına baktım. İki taksici şapşal halime güldü. Seni yirmi dolara götürürüm, diyen taksici elindeki paketten helva yiyordu. Üzerinde geleneksel kıyafeti (Kundura) vardı. Cüzdanımdan bir dolar daha çıkardım, altı dolara anlaştık, paketi çöpe attı, parmaklarını yaladı, ellerini üzerine kuruladı, atladık taksiye. Yol boyundaki elektrik direklerinde Sisi’nin dev posterleri asılı. Bir tabelada, "Barış şehri Şarm’a hoş geldiniz" yazıyor. İsrail ile Filistin arasında ve uluslararası birkaç barış görüşmesi Şarm’da yapılmış, o tarihten sonra şehrin adı barış şehri olarak anılmış. Beş altı kilometre arayla kontrol yapan polislere, yola konulan bariyerlerin arasından zikzaklar çizerek yaklaşıyoruz. Üzerimize doğrultulmuş uzun namlulu envai çeşit silahın gölgesinde pasaport kontrolü yapılıyor. Pasaportuma bakan polis, “Hasan Şaş, yavaş yavaş, arkadaş,” diyor, sonradan birçok kişide duyacağım, ağızlara pelesenk olmuş bu söze artık şaşırmıyorum. Sabahın erken saatinde Tiran adasına giden bir teknenin ön kısmında boş bir mindere sırt üstü uzandım. Gökyüzü açık mavi, bulutlar beyaz, güneş yakmıyor. Bir saatlik deniz yolculuğundan sonra, tek bir otun bitmediği çıplak adaya demirliyoruz. Bizden önce orada olan en az on gezi teknesi daha var. Şnorkelimi taktım. Aynanın içinden geçen Alice gibi, bir anda kendimi harikalar diyarında buluyorum. Turkuazın bütün tonlarını bu kristal berraklığındaki denizde görmek mümkün. Şarm dünyanın en iyi dalış merkezlerinden. Dalgıçlar, hani Kızıl Deniz'de dalmaya gidiyorum diyenler, suyun yirmi otuz metre altındalar. Mercan resifleri, balon balıkları, melek balıkları, kelebek balıkları, sürüyle hareket eden rengârenk balıklar her yerde. Sanki Mısır’ın bütün doğal güzelliği Kızıl Deniz'in altında. Bin bir çeşit balığın bir arada yüzdüğü, kiminin tek, kimin sürü halinde hareket ettiği bir su altı cennetindeydim. Oscar Wilde’ın Balıkçı ve Ruhu masalındaki balıkçı oluyorum, yeraltı krallığında geziniyorum. Kafamı sudan çıkarıp çölü görünce gerçekle yüzleşiyorum. Suda dik dursam ayaklarım mercanlara değecek, bazı yerler yüzeye çok yakın ama mercanlara basmak yasak.

Ayahuaska ışığı

Old Town, Şarm El Şeyh’in otantik bölgesi. Küçük bir meydanı ve meydanı çevreleyen birkaç eski binası var. Nargile veya kahve içmek isteyenlerin uğraması gereken bir yer. Meydanda Mısır’ın yerel dansı Tennure gösterisi sergileniyor, bir süre izledikten sonra cebimdeki bozuklukları şapkaya atıyorum. ATV ile çölde safari turuna katılmadan önce tozdan korunmak için yanıma aldığım puşiyi çalışanlar bağladı. Musa Peygamber'in Tanrıyla konuştuğu ve on emri levhalar halinde aldığı Sina Dağının eteklerindeyim. Krzysztof Kieślowski tarafından çekilen Dekalog’larda üç bin yıl öncenin bu emirleri yeniden sorgulanıyor. İsrailli bir psikoloji profesörü, Musa Peygamber, Sina Dağ’ında on emri aldığında, bu bölgede yetişen ve insana halüsinasyon yaşatan bir bitkinin etkisi altında olabileceğini iddia ediyor. Çölde yetişen iki bitki, Amazon bölgesinde yetişen ve halüsinasyona yol açan "ayahuaska" bitkisiyle aynı molekülleri içeriyormuş. Tevrat'ta sözü edilen, Sina Dağı'ndan gelen gök gürültüsü, şimşek ve boru sesinin, belli bir beklenti içindeki halkın halüsinasyonu olduğunu iddia ediyor. Ayahuaska sarhoşluğunun ileri safhalarında görülen yoğun ışık Tanrı'nın yaydığı güçmüş. Bizim Ahmet, arkadaşım olur, bardağı üç yüz elli lira olan bu çaydan dokuz günlük sıkı bir perhizden sonra içmişti. İki kadın arasında seçim yapması gerekiyordu, çayı içtikten sonra seçtiği kadın tarafından terk edildi. Çayın etkisi altındayken bir dağ görmüştü, beyaz bir dağ, tepesi karlı değil, beyaz ışıklı bir dağ gördüğünü söylemişti. Dağın eteğine kurulu bir bedevi çadırında mola verdik. Türkiye'den safariye katılan üç kafadarla tanıştım. Faruk bir maratoncu, çölde antrenman yapmak için gelmiş. Kuytu bir yerde çişimizi yapmaya gittik. Faruk, Katalonya’nın Amazon ormanlarında katıldığı bir macera yarışında, ormanda işemek yasak olduğu için çişini pet şişeye yapmak zorunda kalmış. Sonra da o pet şişeyi yarış boyunca yanında taşımış. Turan, Ben şişeye işeyemem, salarım gitsin kardeşim, dedi. Uğur’un kafası iyiydi, yüzünde dalgın, muzip bir gülümsemeyle konuşulanları dinliyordu. Takıldığı kafedeki elemandan bir plaka esrar satın almış, öylesini Türkiye’de bile içmemiş, çok da ucuzmuş.

Kıptilerin korkusu ve Sisi

Bir sabah plaja gitmeden önce otele yakın bir kafeye kahve içmek için oturdum. İki esnaf, yanımdaki boş koltuklara oturup tavlalarını açıyorlar. Oyun kuralları bizimkinden farklı. Oyunculardan biri bizim mahalleden darbukacı Ertan’a benziyor. İstanbul’da olsa kimseye kendini Mısırlı diye inandıramaz. Cuma namazı saati. Birçok dükkân kapalı, orada olanlar da Kıpti Hristiyanlar. Kıpti kelimesi köken olarak Yunanca, Aigyptos sözcüğünden türemiş. Bunun da coğrafi olarak anlamı, Ege'den sonrası demek. Agaiou, Mısır halkı tarafından "gyptios"a dönüşmüş, günümüzde Egypt olmuş. Yöre halkına Latin dilinde Koptik, Kıpti denmiş. Avrupa'ya ilk çingene topluluklarına "Mısırlı" anlamına gelen "gyptian" denmiş ve zamanla bu kelime "gypsie" olmuş. “Merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler.” Kıpti Hristiyanların çoğunun bileğinde haç dövmesi var. Özellikle eski neslin hepsinde bu işaret varmış, ama yenilerde yok. Kendilerini belli etmekten korkuyorlarmış. Mursi zamanında çok fazla şiddete maruz kalmışlar, çoğu Mısır’ı terk etmiş. Otelin plajında güneşleniyorum. Hava kuru, insan pek susamıyor. Haberleri okuyorum cep telefonumdan. İstanbul’daki kar yağışı yüzünden birçok uçak seferi iptal edilmiş. Bir kadın geldi yanıma, cilt bakımı veya masaj isteyip istemediğimi sordu. Deve sütünden yapılan özel bir karışımdan söz etti. Bana indirim yapacakmış. Sohbet uzadı, koyulaştı. Genelde başı açık olanların Kıpti Hıristiyanlar olduğunu sanıyordum, Müslümanmış. Politikadan konuşmayacak kadar akıllıydı. Kuma oturdu, güneş yüzüne vuruyor, gözlerinin rengi sarıya çalıyor, güneşe bakınca gözleri daha çok sararıyor. Yaklaşık bir saat sohbet ediyoruz. Adı Jiji, herkes tarafından kolay telaffuz edildiği için bu ismi seçmiş. Bana Türkiye’yi, İstanbul’u ve oradaki tüm ilişkilerimi unutturacak bir hikâye anlat, şimdiye kadar duyduğum bütün yalanları bastıracak yalanlar söyle Jiji, dedim. Boşanmış, hayatında kimse yokmuş ve yapmak istediği tek şey çalışmakmış. Akşam Jiji’yle Karfur’un karşısındaki kafede buluşmak için sözleşiyoruz. Kafede müzik yerine hoparlörden yüksek sesle Kuran okunuyor, yan taraftaki kafeden de yabancı pop müzik geliyor.

Oradan İstanbul nasıl görünüyor...

Kafenin önünde masası olan bir bankta oturdum. Elinde karfurdan aldığı yemekle biri geldi karşıma oturdu. Diş hekimiymiş. Sağlam bir İngilizcesi var, Beni burada herkes tanır, dedi. Ben değil, diyorum. Kahkaha atıyor. Tuzla Divan otelde kaldım, askerdim, iki yıl İstanbul’da yaşadım, diyor. İki yılda birkaç Türkçe kelime öğrenmiş olması gerekir, ama sohbete oradan girmiyor. Yemeğini çıkarıyor poşetten, çok pişmiş tavuk kanadını eliyle yemeğe başlıyor, bana da ikram ediyor. Babası Hüsnü Mübarek’in generallerindenmiş. Türkiye hakkında çok okumuş. İstanbul’daki bombaları Sisi patlatıyor, dedi, göz kırptı, amacı turistleri buraya çekmekmiş. Sisi akıllı adam, benden bile akıllı. Jack Nicholson’a benziyor. Kitabıma bakıyor, Ne okuyorsun diyor. Hikâyeler, Carver’dan, Reymond Carver, diyorum. Bende hikâye çok, gerçek hikâyeler, anlatırım sana, diyor. Bir ara gazeteci olduğunu, tercümanlık yaptığını söyledi. Jiji’nin geldiğini gördüm. Seslendim duymadı, telefonla konuşuyordu. Yanına gittim, koluna dokundum, döndü bana, parmağıyla “sus” işareti yaptı. Masaya geldim, Jack, Jiji’nin kim olduğunu sordu, Güvenme dedi, orospu olabilir. İşin içinde masaj var. Burada turistlerin yaptırdığı masajlar pek mutlu sonla bitmiyor, dedi. Yanımıza gelen polise, Jiji’yi tanıyıp tanımadığını sordu, tanımıyormuş. Sadece oturup bir çay içeceğiz, sohbet edeceğiz, dedim, hem bu kadın otelde çalışıyor, ben de masajdan hoşlanmam. Jack, Kadın, o sadece bir kadın, merak edilecek bir şey yok, hem, güvenilmez bir kadın, ben burada herkesi tanırım, herkes de beni tanır. Ben hariç, dedim, gene güldü, gülünce ağız çevresinde geniş parantezler oluşuyor. Jiji kafeyi geçti, yan yola girdi, gözden kayboldu. Beş dakika sonra geldi kafenin köşesinde durdu, yanına gittim. Biraz sorun var, bir yere gitmem gerek, yarın görüşsek veya bir saat sonra tekrar buraya gelsen, otururuz. Tamam, dedim. Ne oldu, diye sordu Jack. İşi varmış, bir saat sonra görüşeceğiz, dedim. O kolpacı, bizi gördü, oyunu bozuldu, bizden korktu, o artık gelmez, istersen bekle, ama gelmez, kalk gidelim, hikâyeler anlatayım sana, dedi. Kalktık, elindeki elektronik sigaradan duman çekiyor, en az buharlı bir tren kadar duman çıkarıyor ağzından. Karşısına çıkan her esnafla selamlaşıyor, birçoğunun yanında durup bir iki kelime konuşuyor. Bak, dedi, baktım, benim işim oyundur, şimdi bir oyun oynayacağız. Yoldan çevirdiği bir adama, Türkiye’de devrimi kim yaptı, diye sordu. Adam, Erdoğan, dedi. Yanlış, doğrusu Atatürk, dedi. Herkesle İngilizce konuşmaya başlıyor, gerekli açıklamaları yapar yapmaz Arapçaya dönüyordu. Yoldan başka birini çevirdi sordu, Erdoğan, dedi, bir başkası Atatürk, dedi. Caddenin sonundaki polis noktasına gittik. Herkesin tanıdığı bu adama artık güvenebilirim, diye düşünmüyor insan. Polis şefiyle samimi konuşuyor, onlara da sordu, çoğu Erdoğan, dedi. Karşılıklı restoranların, kafelerin, hediyelik eşya ve tur dükkânlarının olduğu trafiğe kapalı geniş caddede yürüyoruz. Caddenin girişinde duran polis çantamı kontrol ediyor. Köşedeki Rock kafeyi döndük, bir pasajın içinden diğer caddeye geçtik. Starbucks’a girdik, iki çay aldım. Önümüzde duran dört Rus kadına da sordu. Sonuç on iki kişi Erdoğan, beş kişi Atatürk, dedi. Şarm’ın eğlence ve renkli gece hayatının olduğu Naama Bay’a takılıyorum geceleri. Sokaklar doğu Avrupalı ve Rus turistlerle dolu. Naama Bay’da Hard Rock kafe, Black House, Pasha, Budha ve adı aklıma gelmeyen birçok kafe, bar ve disko mevcut. Bu mekânların çoğu sabaha kadar açık. Her yerde çalınan yüksek volümlü müzik sadece ezan okunduğunda susuyor. Birbirine ve denize paralel trafiğe kapalı bu caddelerde çok sayıda hediyelik eşya dükkânı, Eski Mısır kültürüne ait heykelcikler, papirüsler, egzotik parfümler ve restoranlar var. Havaalanında uçağa binene kadar on bir noktada, farklı polisler ve iki x-ray cihazı tarafından kontrol edildim, bir köpek tarafından koklandım. İstanbul’a iner inmez pasaport kontrolden önce yakasında polis kartı olan biri tarafından pasaportuma bakıldı, çıkışta çantam x-ray cihazından geçti. Sakallı Celal’in dediği gibi, “doğuya seyreden bir gemide batıya koşturuyoruz”.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR