Sartre’dan Çekilen Bir Yazı
21 Ekim 2017 Felsefe

Sartre’dan Çekilen Bir Yazı


Twitter'da Paylaş
0

Sartre düşüncesinin, onunla ilgili yazıların karşısına çıkaracağı zorlukları aşmanın en kestirme yolu bu yazıyı –başlangıcının tersine– Sartre hakkında bir yazı olmaktan çıkarıp Sartre ile yazılan bir yazı haline getirmektir.

Her insan içinde bir oda taşır. – Kafka Yazı, başlangıçta kendi odağından, Jean Paul Sartre’ın “Oda” adlı kısa hikâyesinden bir hayli uzaktadır. Kafka’nın “oda”sını sağ üst köşede öylece bırakıp Sartre’a geçmek “belki” bir açıklama ister. Her ne yazıldıysa Kafka hakkında değil, Sartre hakkındadır, evet. Ama hayır, bu yazı anlatacağı odanın tuhaflığına dalmıştır bir kere, her şeyi bir anda ortaya dökerse o çok işe yarar tuhaflık elden gidecektir. Yazı başlamadan böylece devam eder ve odanın orta yerini de yazması güç bir düşünce alır. Düşünceye bir son vermek ve “başlamak” için yazıyı izleyerek odanın bir süreliğine dışına çıkmak gerekir. Sartre düşüncesinin, onunla ilgili yazıların karşısına çıkaracağı zorlukları aşmanın en kestirme yolu bu yazıyı –başlangıcının tersine– Sartre hakkında bir yazı olmaktan çıkarıp Sartre ile yazılan bir yazı haline getirmektir. “Edebiyat” burada yalnızca bir “Oda” kadar yer tutar. Edebiyattan sonrası ise yazının Sartre’ın varoluşçuluğuna düğümlenecek olan kısmıdır. Bu da “bir düşünce, bir düşünce ki sormayın” diyen, düşünceden düşmediği belli bir yazı, hatta “Sartre’a daha var” bir “felsefe”dir. Bu cümleyle, odanın dışında aceleye getirilen, Sartre adıyla Sartre’a hiç benzemeyen bir edebiyat ve bir felsefe karşılaşması kurulur. “Oda’nın varlığında”, Sartre’a çekilen ve Sartre’dan çekilen bir yazının da başka türlü olması zordur.

Sartre yazıda, Sartre’ı unutmak için vardır, diyelim ve “Oda”da ne var ne yok bir bakalım: Bu kısa ve yoğun hikâye, Jeannette Darbédat ve Charles Darbédat’nın kızları Eve’in gitgide deliren kocası Pierre hakkındadır. Darbédat’lar, kızlarının sağlığından endişe etmektedir. Her perşembe, Bay Darbédat, Eve’i ve kocasını ziyaret eder ve hikâyemiz de bu ziyaretin hemen öncesinde Bay ve Bayan Darbédat’nın evinde başlar. Damatlarından hiç memnun olmayan karıkocanın konuşmaları ve Jeanette Darbédat’nın “bilinmedik bir hastalık kendisini odasına bağladı bağlayalı” (“Oda”, Duvar içinde, s. 31) yerinde ağırlaşan varlığı ile Charles Darbédat’nın odayı bir baştan bir başa kat eden yerinde durmaz varlığının karşılaşması; kızları Eve söz konusu olduğunda endişenin kabına sığamaması gibi bir durum yaratır. Görünüşe göre, Sartre değilse de “varlık” burada iki kişiye ayrılır. “Hiç” yokken “var” demeyi tekrar edecek olursak, Jeanette’de kendini gösteren fırtına öncesi sessizlik, Charles’da bardağı taşıran son damla olur. Eve ve Pierre’in odasına geçmeden neyle karşılaşacağımız bellidir: Ziyaret edeceğimiz oda bildiğimiz odalardan değildir. Bac sokağında, eski bir evin beşinci katında yaşayan Eve ile Pierre’in karanlık odası, deliliğin eşiğinde bir odadır.

sartre

Sartre’ın hikâyesinin gücü, odaya daha adım atmamışken kendimizi odada bulmakta yatmaktadır. Odanın tek sakini ve sahibi gibi görünen Pierre; dairenin odaları arasında yaşayan ve Pierre’in ya da odanın yabancısı gibi duran Eve, yazıyı/odayı içeriden ve dışarıdan saran deliliğin nüanslarını gösterirler. Babanın ziyareti sırasında hiç oturulmayan bir yer olduğunu öğrendiğimiz “salon” yersiz bir biçimde, yaşanan yeri tek bir yere –odaya– ve aslında bir kişiye –Pierre’e– hapsetmektedir. Pierre’in eli kulağında hastalığı ve deliliğinin de, hikâyede ismi var cismi yok olan doktor Franchot tarafından söylendiğine göre, “üç yıla kadar” bir zamanı vardır. Sartre’ı okudukça delilikten çok, gittikçe delirme halinin daha korkutucu olduğunu görürüz. Oda’yı, Pierre kadar bir yer, diye anlatırken odanın “tekinsizliğini” de Pierre’in nasıl biri olduğunu anlatarak göstermek gerekmektedir. Pierre’in yüzü, “karanlıkta dalgalanır gibi görünen belirsiz bir leke”dir ve hasta olduğundan beri de “karalar” giyer (s. 49). Odanın karanlığı ile Pierre’in karalara bürünmüş hali göz gözü görmez bir bütünlük yaratmaktadır. Tüm bu anlatması zor karanlık; Eve için özellikle Pierre’in “başını arkaya devirmiş ve gözlerini yummuş” haline, yüzünde “ucu kıvrık uzun kirpiklerine” baktığı an, “güzeldir” (s. 50). Pierre’in varlığı burada başka hiçbir şeyin barınmasına izin vermez. Öyle ki “odada ne gün ne gece, ne mevsim, ne de karasevda vardı[r].” (s. 49) “Gözler karanlığa alışınca”, Pier-re’in odada bir başkasına nefes aldırmayan varlığını tamamlayan “ilkin yazı masası, sonra yatak, daha sonra da Pierre’in özel eşyaları, koltuğun yanındaki halıda dağılmış bulunan fırçalar, tutkal kabı, kitaplar, kurutulmuş ot koleksiyonu [belirir]” (s. 50). Bu derli toplu dağınıklık, Pierre’i metinde oldukça kestirme yoldan “tuhaf bir adam” diye yaftalar. Duvarda Pierre’in karaladığı ve Eve’in çözemediği okunaksız yazılar (s. 53), Charles Darbédat’nın odaya ilk girdiğinde genzini yakan “ağır bir esans kokusu” (s. 39), odadaki eşyalarla Pierre’in yaptığı konuşmalar, tüm duyuları “perdeleri sımsıkı kapatılmış” bu odada Pierre’e yöneltir. (Bkz. s. 49)

Eşya yerine konan tuhaflıkların dışında bir diğer delilik alameti de Pierre’in karısına “Agathe” diye seslenmesidir. Eve’in isim değişikliğini kabullenişi, Pierre’in tuhaflığının ardına kolayca gizlenir. Hikâye ilerledikçe odayı böyle bir oda yapanın Pierre değil de Eve olduğunu ve deliliğe hazırlanışın da aslında Eve’in hikâyesi olduğunu öğreniriz. Pierre’in odasını daha fazla aralamadan önce metin üzerindeki “ileri geri” konuşmamıza uygun bir biçimde “Oda”nın başına geri dönelim: Darbédat’lara kalsa, delilik perdeler biraz açılsa, oda havalandırılsa, Eve gözünü açıp Pierre’den başkalarının da varlığını bir fark etse dağılacaktır (ss. 32-33). Charles’ın kızı Eve’le birlikte odaya doğru yürürken kendi kendine yaptığı “konuşma” Pierre etrafında dönen hastalığa “insanın eksikliği” gözüyle bakmaktadır:   İçinde bu mutsuz çocuğa karşı acıma vardı, ama iğrenmeden yüzüne bakamıyordu. “Sağlığı yerinde olmayan kişilerden ürküyorum.” Besbelli Pierre’in suçu değildi bu: müthiş korkunç bir mirasa konmuştu. B. Darbédat içini çekiyordu: “İnsan boş yere ölçülü davranıyor, bu gibi şeyler hep daha sonradan çıkar ortaya.” Hayır, Pierre sorumlu değildi. Ama, gene de, bu eksikliği oldu olası içinde taşımıştı; bu eksiklik yaratılışının özünü meydana getiriyordu… (s. 38)   Yazının geldiği bu yerde Pierre’in “eksikliği”, Sartre’ın eksikliğini bir süre daha gizleyebildiği için değerlidir. Bu cümleden de anlaşılacağı gibi “delilik”, yazıda boşboğaz bir haldedir. Öyleyse bir soru sormanın vakti çoktan gelmiştir: çatalın ya da deliliğin nasıl tutulacağını bilmek nedir? Pierre’in deliliği, nesneler etrafında dönmektedir. Onun kayınpederini korkutmak için niye öyle değil de böyle tutulacağını gösterdiği bir çatalı vardır. Çataldan öncesi yazının gelip gidişine uygun olarak aşağı yukarı şöyledir. Pierre’e nasıl yaklaşılacağını kestiremeyen baba odaya girdiğinde sesini yükselterek damadına nasıl olduğunu sorar. Charles sesini gittikçe yükseltmese, bize Sartre eliyle Pierre’in “üzerinde sinsi bir hava taşıdığı” söylenmese, Pierre de “hafif bir sesle” B. Darbédat’ya “sağır değilim” (s. 39) demese odaya girişte ve ilk karşılaşmada dikkate değer bir şey yoktur.

sartre

Sartre’ın yazısı, kızını ve damadını “sevecen ve anlayışlı” bir biçimde ziyaret etmeye çalışan babaya gittikçe nefes aldırmayan bir karşılaşmaya döner. Charles odadan kendini dışarı attığında sokağın “cıvıltısı ve yalınlığı” karşısında çarpılır. Odanın dışında “sır taşımaya gerek duymayan” bir hayat vardır. Charles Darbédat’yla sokaktan odaya bakışsa şu sonuca varır:   Eve’e ne söylediğimi çok iyi biliyorum, diye geçirdi içinden Saint Germain bulvarında yürürken. İnsanlığın dışında yaşadığından çatıyorum kendisine. Pierre artık bir insan yaratığı değil: kocasına karşı gösterdiği bütün özeni, bütün sevgiyi, biraz da bu insanlara göstermekten uzak. Kendini insanlardan ayrı tutmaya hakkı yoktur kişinin; şeytan işin içine girdi mi, bizler birlikte yaşarız. (s. 46)   Pierre odayı o denli ele geçirmiştir ki, baba, kızının çizgiyi çoktan aştığını ve Pierre’den daha saklı ve bir anlamda daha tamamlanmış bir “eksikliğe” vardığını dışarıdan göremez. Eve’e “deli gözüyle bakma”nın sebebi de, az önceki soruya geri dönersek, Pierre’in çatalında gizlidir. Buraya kadarki düşüncelerin yenilir yutulur bir hale gelmesi için çatalın ucuna ilk önce Charles Darbédat’yı takmak gerekir. Bay Darbédat’nın odadan çıkışı hiçe sayılır. Eve, “Pierre’in önüne tek çatallı ve tek bıçaklı” sofrasını kurarken baba sabırsızca olan biteni izler, “Hastalar –hele haksız olduklarından deliler, hep biraz çileden [çıkarır] onu. Sözgelimi, zavallı Pierre, her konuda haksızdı[r], saçmalamadan söz [söyleyemez]” (s. 40). Deliliği “haksız olmakla” ilişkilendirmek de Charles Darbédat’nın kim olduğuna varır. Çatalın etrafında dönen tuhaflık, yok yere başka bir çatal istemek, Eve’e “Agathe” diye sesleniş, Eve’in fazla dikkat ve çaba gösteren tutumu ve Pierre dedi diye çatalı “sırtının ortasından kıskaç gibi tutmak”, öncelikle Eve’i Pierre’den daha tuhaf gösterdiği için dikkate değerdir. Bay Darbédat’ya sorarsanız, Doktor Franchot’nun da dediği gibi “insan bir hastanın sayıklamasına dünyada burnunu sokmamalı” ve Eve de kocasına bir çatal vermek yerine ilk çatalın “bal gibi” ötekilere benzediğini “güzel güzel” anlatmalıdır (Bkz. ss. 40-41). Eve “çatal” olayından önce de normallik ile tuhaflık arasında gidip gelmenin belli belirsiz ipuçlarını vermektedir. Sözlerinin taşıdığı anlamlar onları söylerkenki ifadesinden oldukça farklıdır. Eve, mutluluğunu “mutsuzca” dile getirir (Bkz. ss. 37-39; 44). Ayrıca “kocası zincirlik deli” olmasına rağmen o, “sanki olanca sağduyusu yerindeymiş gibi kararlarını ve düşüncelerini hoş [karşılar]” (s. 39). Eve’deki gariplik, deliye “deli gözüyle bakmamak” olarak açığa çıksa da bu hoş görme yine de bir şeyleri eksik bırakmaktadır. Baba kız konuşmak için Pierre’i odada bir süreliğine yalnız bıraktığında sorulması gereken soru nihayet sorulur ve Charles, Eve’e, “Bütün bunlar seni nereye götürecek?” diye sorar (s. 42). Eve kocasının deli olmadığını söylerken bile cümlesini “deli”ye getirip tamamlayamaz ve bu konuşmayı yapmak zorunda kaldığı için “canı sıkılmış bir durumda”, Pierre’i olduğu gibi sevdiğini söyler (ss. 43-44). Baba akıl almaz yanıt karşısında, “Sen delisin düpedüz,” dediğinde, Eve acı acı gülümser ve sanki kendi kendine konuşur gibi mırıldanır: “O kadar değil” (s. 45). Bu cevapla yazı, ya da aslında Eve, en “korkutucu” haline adım atar, babaya da –bu yazı yüzünden bir kez daha– odadan ayrılmanın dışında bir seçenek bırakmaz. Pierre ve Eve alışılmadık bir benzerliği bir evliliğin bile bir araya getiremeyeceği şekilde paylaşırlar. Üç yıl sonra iyice delirecek biri, bu deliliği ne zaman, nerede ve nasıl karşılayacağı belli olmayan bir “delirme haline” bağlıdır. Eve’in, anlayışsız babasının gidişinin ardından ilk hissettiği duygu ise yoğun bir nefrettir: “Yüzüne bakınca, yüzünü gördüğünü düşündüğüm zaman tiksiniyorum ondan” (s. 47). Sonra bu nefret bir anda yerini nefret etmemeye bırakır, ziyaret sonrası dairenin penceresinden baktığında babasının bulvarın köşesini dönerek yitip gittiğini gördüğü anda ise üstüne yine “sinir basar”. Onun Pierre’i düşündüğünü bilmek, Eve ve Pierre’in “hayatından bir parçayı kapalı odadan çıkarmak, ta sokaklarda, güneş altında insanların arasında süründürmek” anlamına gelmektedir. Bu yitip giden parçanın ardındaki bakış da şu soruya açılır: “Acaba insan hiç unutmayacak mı bizi?” (s. 47) Pierre’in seslenişiyle Eve, tekrar odaya çekildiğinde karıkocanın konuşmalarından çatal etrafında dönen tuhaflığın Pierre’in Bay Darbédat’yı korkutmak için oynadığı bir oyun olduğunu anlarız. Yine de açığa çıkan bu oyunla Eve, “kaygılarına bir son verip” gülümsemekte acele eder; çünkü kocasının çatala yapışıp kalan konuşması, oyunun hiç de oyuna benzemediğini göstermektedir. (Bkz. s. 50) Çataldan sonra gelen bir diğer “aklım başımda değil” işareti, odadaki satranç tahtası üzerinde Pierre’in yalnız bıraktığı “kara paytaklar”dır (piyonlar). Bu oyunsuz kalan satranç tahtası, Eve’in de odanın/oyunun dışında bırakılışının ilanıdır.   [Pierre] bazen kalkar, masaya kadar gider ve paytakları teker teker eline alırdı. Onlarla konuşur, onlara Robot’lar der, onlar da parmakları arasında duygusuz bir hayatla canlanır görünürlerdi. Yerlerine bırakmış olduğunda .... ölü tahta parçaları durumuna gelirlerdi ama üzerlerinde belirsiz ve kavranılmaz bir şey, duygu gibi bir şey kalırdı. “Bunlar onun eşyaları,” diye düşündü kadın. “Odada benim artık hiçbir şeyim yok.” (s. 52) Pierre ile Eve ya da delirme (ile) eşi(ği); odada nesnelere yer açtıkça daha az yer kaplamaya başlarlar. Sartre’ın yazısıyla, Eve, “görünmemek ve şuracıkta kalmak” ister, o görmeden Pierre’i görmek ister; gereğinden “fazla”dır bu odada (s. 52). Kocası da “elinden geldiğince az yer doldurmak için, dirseklerini kalçalarına yapıştırarak, kısa adımlarla, ayaklarının ucunda [yürür].” (s. 55) Yazının başından beri üzerinden atladığımız, ama Sartre’ın hiç atlamadığı o nihai delilik hali, Pierre’in uçan heykelleri göreceği anda saklıdır. Odanın beklediği şey, heykel olmanın ağırlığına meydan okuyan bir hafiflikle Pierre’in aklının başından gitmesidir ve delilik böylece nesnelerden çekilip biricik öznesine Pierre’e yerleşecektir. Bu adımdan önceki adım için de anlaşılmaz bir şey gerekir. Ne zaman ki Pierre, Eve’e, “Bana ziutru ver,” (s. 54) der, işte o an bu yazı ilk defa bir açıklamaya yer verir: “Bu Pierre’in kendi başına yapıştırmış olduğu bir mukavva parçası [yığınıdır]. Heykelleri başından güzel güzel sepetlemek için bundan [yararlanır]. Ziutr bir örümcek ağına [benzer]” (s. 54). Ayrıca “tuzağa düşmüş”, “zenci” ve “buruş kırış gözlü bir güleç baş” çizdiği “Voltaire” olmak üzere üç parçalıdır. Pierre onlara garip garip bakar, ne de olsa heykeller ziutrunun “canına okumuşlardır”. (Bkz. s. 54) Eve bu inanması güç işe yaramazlık karşısında şüpheye düşer ve heykelleri Pierre’in çekip çekmediğini anlayamaz (s. 55). Ziutrunun işe yaramadığı an, koltukta yerini yine Pierre’in vücuttan çekilişine bırakır: “Kollarda, bacaklarda, başta çekilebilir organlar gibi bir durum [vardır]” (s. 55). Pierre’in konuşması, dayanması güç bekleyiş boyunca olmadık şeylerden inandırıcılığa dayanmaksızın geçer. Pierre sustuğunda Eve heykellerin odaya girdiğini anlar (s. 58). Heykeller alçaktan ve yavaştan uçarak, onların üzerinde oda boyunca gezinirler. Kadın heykelleri göremez ve düşünür. Adam heykelleri görebilir ve ne düşünür bilinmez. Pierre uykuya daldığında karısı için düşünülmesi en güç olan şey kocasının “nasıl uyanacağıdır”: “[O] dumanlı gözlerle uyanmasın ve anlaşılmayacak kadar çabuk konuşmaya başlamasın diye [korkar] .... Eve, Pierre’in eline [eğilir] ve dudaklarını bu elin üzerine [koyarak]: ‘İlkin onu öldüreceğim,’” (s. 61) der. Genç kadının tek bir ölümcül sözüne yerleşen odanın sonu, yazıyı bir anda kapı dışarı eder.

Sartre bu hikâyenin neresindedir? Okurlar bu soruya “Oda”nın üzerinde yer alan yazar isminin yerini göstererek cevap verecek olurlarsa, anlaşılabilir bir yanıtı anlaşılması güç bir sorunun karşısında yalnız bırakacaklar demektir. Wayne C. Booth’un belirttiği gibi, “Sartre’a göre önceki yazarlar, ‘açıkça ya da anıştırma yoluyla hiç durmadan yazarın varlığını okurun dikkatine sunarak, şu pek budalaca hikâye anlatma işini’ meşrulaştırmaya çalışmıştır. Varoluşçu romanlar ise tam tersine, okuru ‘hiçbir tanığın olmadığı bir evrene’ fırlatan ‘unutulmuş, fark edilmemiş kızaklar’ olacaktır” (Booth, 2012, s. 30). Yine de Booth’a göre, Sartre’ın da kabul ettiği gibi yazarın neyi nasıl anlatacağı konusundaki tercihi bile onun varlığını okur karşısında ele vermektedir (Booth, 2012, s. 31).

Yazının karşısına anlamsız bir biçimde birdenbire çıkarılan Kurmacanın Retoriği (Bkz. Booth, 2012) de bu noktada Sartre’ı gösterip Sartre’dan kaçmak için birebirdir. Şu deliliğe bir çekidüzen vermek için, Sartre, odada seçilmez bir mevcudiyettedir, dersek hem Booth hem de Sartre’a hakkını teslim etmiş oluruz. Ancak Eve ve Pierre’den öğrendiğimiz bir şey varsa o da bu oda üzerinde ileri geri konuşmanın bir işe yaramayacağıdır. Sartre’ın “Voltaire’in” üzerinden atladığımızda, yani “o, neden Voltaire’dir” diye hiç düşünmediğimizde, ayağımız ziutr’nun bir diğer parçası “tuzağa düşme”ye takılır. Walter Kauffman’a göre, “Sartre’ın düşüncesinin özü, ‘şimdiki durumumuz bütünüyle düşüncelerimizin sonucudur’” (Kauffman, 1965, s. 63) sözüdür ve bu söz, şüphesiz odaya Sartre’dan daha kolay yerleşir. Yazı, gittikçe Pierre’in birbirini takip etmeyen cümlelerine benzer (Bkz. “Oda”, ss. 57-58). Deliliğe öykünmek ya da deliliği öykülemek böyle bir şeydir. Varoluşçuluğu uçan heykeller gibi Eve ile Pierre’in üzerinden yazıya geçirdiğimizde Pierre’in sayıklamasını andıran cümleler, Sartre’ı “S” ve Pierre’i de “P” diye gösterir ve odada kaybolma ise aşağı yukarı şöyle bir şeydir: S: “‘Varoluş özden önce gelir.’ İsterseniz buna, ‘öznellikten hareket etmek gerekir’ de diyebilirsiniz” (Varoluşçuluk, s. 35). P: “Bunu dememek gerekirdi. Tek bu yüzden olmasa bile sen gene bir çuval inciri berbat etmişsin” (“Oda”, s. 51). S: “İnsan var olur önce. Bir geleceğe doğru atılan ve bu atılışın bilincine (şuuruna) varan bir varlık olarak ortaya çıkar” (Varoluşçuluk, s. 37). P: “Yanılıyorlar. Yetkileri var ama yanılıyorlar. Ben ise hiçbir zaman yanılmıyorum, benim kozum bu. Hoffka, dedi, hoffka” (“Oda”, s. 50). S: “İnsan kendini bulmalı, özünü elde etmeli. .... Varoluşçuluk bir çeşit iyimserliktir .... bir çeşit eylem, çalışma öğretisidir” (Varoluşçuluk, s. 63). P: “Seni ürkütmek zorundayım: tekin değilim ben” (“Oda”, s. 53). Eve’in Pierre’e son bakışını ve son sorusunu biraz değiştirelim: Sartre’ın yokluğunda nasıl uyanacak bu yazı? (krş. “Oda”, s. 61). Her şeyi buradaki yazı; oda, Eve, Pierre ve Sartre halinde düşünecek değil ya, yanıtı da varsın yazı yazılırken “odada görülmeyen” okurlar versin...

Kaynakça

Wayne C. Booth, Kurmacanın Retoriği, çev. Bülent O. Doğan, Metis Yayınları, İstanbul, 2012.

Franz Kafka, Mavi Oktav Defteri, çev. Banu Irmak, Altıkırkbeş Yayınları, İstanbul, 2003.

Walter Kauffman, Dostoyevski’den Sartre’a Varoluşçuluk, çev. Akşit Göktürk, De Yayınları, İstanbul, 1965.

Jean-Paul Sartre, “Oda”, Duvar içinde, çev. Vedat Gülşen Üretürk, Ataç Yayınları, İstanbul, 1964a.

Jean-Paul Sartre, Varoluşçuluk, çev. Asım Bezirci, Dönem Yayınları, İstanbul, 1964.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR