Selahattin Giz’in İstanbul Fotoğrafları
2 Ekim 2018 Fotoğraf

Selahattin Giz’in İstanbul Fotoğrafları


Twitter'da Paylaş
0

İstanbul’un bir dönemine tanıklık etmiş olanlar için, bu fotoğrafların bir kısmının şehrin değişen kimliğiyle birleşen yanları vardır.

Selahattin Giz’in İstanbul fotoğraflarının çoğunluğu ilkin bir kartpostal açıklığı sunar. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarını belgeleyen ve kısıtlı olanaklarla çekilmiş bu sosyal yaşam fotoğrafları bir dönemin bütün değişim sürecini kucaklamaya girişirler. Daha çok Atatürk fotoğraflarıyla bilinen fotoğrafçının (binlerce fotoğraf çekmiştir bu konuda) İstanbul görünümlerini veren çalışmaları ise bir miktar daha gölgede kalmış olsalar bile, devrin yaşayış biçimlerine bir bakış atmak isteyecek olanlar için yeterince malzeme taşıyorlardır. Deyiş yerindeyse çoğunda birer Sait Faik hikâyesinden kesitler izleyebileceğimiz ve hayatın küçük ayrıntılarından bir duygu yaratabilen bütün bu yapılar, köprüler, açık alanlar ve deniz kenarları, onlara ya tam karşıdan ya da bir miktar tepeden bakan bir bakışın bütün samimiyetini göstermek istercesine serilirler. Fotoğrafla fotoğrafçının zihnini eşleştirmeye çabalayacak olan her türlü okumanın önünü de işte bu berrak, denebilir ki panoramik bakış keser: Kimi fotoğrafları şehrin bir köşesini yansıtma konusunda o kadar soğukkanlı, dolaysız ve acelesizdir ki, imzasını bir içgüdüyle bize hemen unutturuverir.

İstanbul’un bir dönemine tanıklık etmiş olanlar için, bu fotoğrafların bir kısmının şehrin değişen kimliğiyle birleşen yanları vardır yine de: Tarihsel, maddi ayrıntıların kesinliği, güçlü bir tanıklık ihtiyacıyla yakalanmış bu karelerin çoğunu birer sessiz belgeye dönüştürüyordur. Taksim’de, Ayaspaşa’da, 1940’ta yıktırılan Topçu Kışlası’nda, benzer dönemsel değişimlerin yaşandığı daha başka noktalarda çekilmiş bu görüntüler bize adeta tarihin açık bir resmini verir. Kimi kez de resimler, eski zaman gravürleri canlanıyordur: Fransız ressam Melling’in Tarabya’da bir yalıyı gösteren gravürünün neredeyse yeniden yorumlanan bir tasvirinde olduğu gibi.

selahattin giz

Ama coğrafi koordinatları, tarihsel bağları silikleştirip, biraz daha unutkanlıkla düşündüğümüzde ve birçoğunu renkli olarak hayal ettiğimizde daha bir canlılık kazanacak olan resimsel manzaraların bolluğu, özellikle Emirgân Korusu’nu, Üsküdar Yamacı’nı, Anadolu Hisarı’nı gösteren bir bölümü, Çamlıca tepelerinden şehre bakan şairlerin, ya da daha yakın bir benzetmeyle Hoca Ali Rıza’nın pitoresk resimlerinin sakinliğini, iç huzurunu da yansıtırlar. Varlığını tevazuyla unutturmak isteyen fotoğrafçıyla bütün bu güzel ve hüzün verici görüntülerin arasına bazen insan figürleri, kimi kez de kalabalıklar sızar. Üsküdar yamaçlarından Kız Kulesi’ne bakan şemsiyeli bir kadının veya Kâğıthane Mesiresi’nde aylaklık eden üç beş kişinin varlığı böyle durumlarda fotoğraflara bir duygunun izlerini, ince yoğunluğunu işler. Şehir bir yanıyla da hissediliyor, bakışlarımıza aslında dönüşerek aksediyordur.

Selahattin Giz’in imzasının belirsizliğe eğiliminden bahsetmiştim; yeni alınmış arabalarıyla poz verenlerin, Emirgan Parkı’nda çiçek toplayanların, bir sinema kapısında bekleşenlerin yahut Cumhuriyet Balosu’na hazırlanan insanların varlığı fotoğraflarına hiçbir dolaylı etki bırakmadan yerleştiği için olmalı: Fotoğraf diliyle söyleyecek olursak, iç ilişkilerin ve ‘plastik’ dokunuşların iyice silikleştiği bütün bu fotoğraflarda insanlar sadece kendi hikâyeleriyle yer ediniyorlardır. Bu anlamda, kendisinden bir dönem sonra gelen Ara Güler’in özellikle Galata Köprüsü’nden manzaraya bakışını muştulayan en “fotoğrafik” olanlarında bile, Selahattin Giz’in merceğinden önce, yağmur altında yürüyen, işine koşuşturan insanların sessiz gündeliğini ve hayhuyunu seyrederiz. İstanbul’un kara kışlarını, kar altında ağır ağır işleyen tramvayları, şemsiyelerini açmış dikkatle yürüyen kadınları gösteren bazılarında, şehir ve unsurları birer siluet gibi canlanıyorsa da, bunun belirleyiciliğinden pek söz edilemez.

selahattin giz

Mevsimlerle İstanbul katalog-kitabına yazdığı önsözde Uğur Kökden bu fotoğrafların bellekle, hatırlamayla ilişkisine değinir ve geçmişin bir yanıyla asla ölmemiş olduğunu söyler. Hiç kuşkusuz bir anlamda kişisel yaşantılarımızla birleşen, sınırları daha belirlenmiş bir hafızadır yazarın sözünü ettiği ve bir fotoğraftan diğerine değişip durur. Şehrin uzunca bir dönemini kayda geçiren onca ressamı, fotoğrafçıyı, yazınsal eseri düşündüğümüzde, Selahattin Giz’in tüm bunlara katkısının sahiden de mevsimlerin geçişi gibi olağan ve aynı zamanda iz bırakan türden olduğunu sezeriz: Geçip giden bir şeyler vardır ve bunun duygusu bir an, bir dolaysızlık ânında yakalanıvermiş gibidir; ama akla karayı hemen belirler gibi hüzün veya mutluluk, keder ya da sevinç de diyemeyiz buna çünkü çok daha kapsayıcı, çok daha nüans yüklüdür: Bir şehrin yıllar içinde değişip duran çehresinin, ruh hallerinin bütünüdür bu fotoğraflar. Duyguda yoğun, anlatımda ise alabildiğine sade ve zaman zaman çekingendir seyrettiğimiz İstanbul; geçmişinden adeta fısıltıyla, sessizce söz eder.

Bu yüzden, şehrin insanla bütünleştiği anlarda olağandışı bir görkem kazandığı Ara Güler fotoğrafları gibi güçlü bir etki bırakmak yerine, Selahattin Giz’in caddeleri, meydanları, kıyıları, bunların bir parçası olan bütün insanları bize büyük bir sırrı değil, sadece kendi mütevazı varlıklarını açıyorlardır. Simgesel okumalara, alegorilere, teorik bakışa çoğunlukla mesafelidirler. Onları uzun uzun yorumlayabildiğimiz, başka benzerleriyle kıyaslayabildiğimiz ve daha genel sanat mefhumlarıyla birleştirebildiğimiz ölçüde değil, hissedebildiğimiz için benimser, öylece severiz. 

selahattin giz

selahattin giz

selahattin giz

selahattin giz

selahttin giz

selahattin giz

selahattin giz


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR