Selahattin Özpalabıyıklar: “Okur ‘Sanki SÖ kendine bir anıt dikmiş bu kitapla’ desin istiyorum.”

Selahattin Özpalabıyıklar: “Okur ‘Sanki SÖ kendine bir anıt dikmiş bu kitapla’ desin istiyorum.”


Twitter'da Paylaş
0

Bir kitap yapmak için (tabii ki kurmaca-dışı söz konusu: deneme vb.) elindeki metinleri boydan boya kat eden bir omurgan olacak.

Selahattin Özpalabıyıklar'ı yakından izleyenler varsa, onun yayıncılık ve editörlük camiamızda ayrıksı bir yeri olduğunu bilir. Az bulunur editörlerdendir o. Pek çok bakımdan. Onunla Göndermeler kitabı üstüne konuştuk. Ayrıntılı, her boydan bir söyleşi oldu. Hem ilgi çekici, hem de her editöre, okura, yazara, yayıncıya yararlı, öğretici bir söyleşi.

Semih Gümüş: Selahattin, sonunda kitabını yayımladın. Çok iyi yaptın. Bu kitap için nasıl bir karar alma süreci yaşadın, anlatır mısın...

Selahattin Özpalabıyıklar: İki yıl kadar olmuştur herhalde, belki geçmiştir bile, Cem İleri, “Ağbi, senin yazılar bu diziye gider” dedi, yayın yönetmeni olduğu Everest’in yeni dizisi “Everest Deneme”yi kastederek. Önce, “Saçmalama, ne alaka!” dedim tabii, ama sonra o gözle bakmaya başladım yazılarıma. Dizide yer alan kitapların arka kapaklarında, her kitaba özel arka kapak yazısına ek olarak, bir tasarım dahilinde, Cem’in şu tanıtım yazısı yer alıyor, biliyorsun: “Everest Deneme türlerarası, cins, tanımlanamaz yazınsal nesneleri, kurmaca-olmayan yaratıcı metinleri bir araya getiriyor. Okuduğumuz, tekrar okuduğumuz, hatta okumadığımız kitaplar, yaşam ve diğer her şey hakkındaki bu zeki ve özgün okuma denemeleri, kurmaca ile deneme arasındaki sınırı ihlal edip melez biçimler yaratıyor.” Baktım, gerçekten de benim yazılar olsa olsa böyle bir diziye gider. Çünkü “arada” yazılar. “İki arada bir derede” de denebilir kararsız anlamında, “sınırda” da. Kitaba verdiğim “Yazı, yanıt, söyleşi, anı” altbaşlığı, bu yüzden işte, aynı zamanda tür adı gibi de okunsun istedim. Bir yandan da, okur “anı” derken dili kaysın, bu söz takımının sesi ve ritminin yönlendirmesiyle son sözcüğü nerdeyse “anıt” diye okuyacak olsun bir an: “Sanki SÖ kendine bir anıt dikmiş bu kitapla” desin istiyorum. İnsanların bende genellikle gördüğü mütevazı kimliğe aykırı bu dediğim, biliyorum. Ama elimden ne gelir, düşüncem bu. Ne iyi ki, bu ayrıntıyı değil belki ama, kitapta genel olarak yapmak istediğimi anlayanlar oldu. (Kitap beklemediğim bir ilgi gördü, onu en önce söylemem gerekirdi aslında…) Göndermeler üzerine yazan, konuşan ya da görüşlerini benimle paylaşan herkesin hakkını içten teşekkürlerimle saklı tutarak bir tek örnek vermek istiyorum: Seval Şahin K24’ün, “Bu yılki ‘o kitap’ınız nedir?” sorusuna “Göndermeler” cevabını vermiş ve gerekçesinde şunları da söylemiş: “Anlatıcının farklı türdeki metinlerle kendi kendinin kahramanı olduğu bu kitap, yazı, yazma ve okuma eylemlerine farklı bakış açıları getirmesi açısından kendine has bir anlatı evreni yaratmış.” (https://t24.com.tr/k24/yazi/2018,2065)

selahattin özpalabıyıklar

Gerçekten de bütün bu ilgisiz, karmakarışık metinleri boydan boya geçen bir omurga var: o da ben’im, benim omurgam.

SG: Ben kitabında asıl olarak, bir editörün yaptığı işle ilgili yazılarını bulacağımı düşünmüştüm. Daha mesleki bir kitap yani... Belki iki ayrı kitap olabilirdi. Biri edebiyat yazıları, öbürü editörün kitabı. Oysa bütün yazdıklarını topladın. Nasıl tasarladın?

SÖ: Baştan herhangi bir planım yoktu. Yazılar çok dağınık çünkü, perakende, çok ilgisiz konularda. Sonra buradan hareket edebileceğimi düşündüm. Enis’ten (Batur) öğrendiğim bir şey var, ondan öğrendiğim pek çok şeyden biri: Bir kitap yapmak için (tabii ki kurmaca-dışı söz konusu: deneme vb.) elindeki metinleri boydan boya kat eden bir omurgan olacak. “Omurga” değil de “omurgan” deyişim boşuna değil: Gerçekten de bütün bu ilgisiz, karmakarışık metinleri boydan boya geçen bir omurga var: o da ben’im, benim omurgam. Yazıların oluşturduğu bölümler de bu omurgadan çıkan dallar, dallanmalar, yani kaburgalar gibi. O zaman önce bir havuz oluşturdum, bulabildiğim, yayımlanmaya değer bütün yazılarımı orda topladım. Sonra yavaş yavaş bölümler çıktı ortaya: onlar da kaburgalar oldu dediğim gibi. “Eğer tek bir kitapta kalırsam hangilerini almalıyım” diye düşünüp o yazıları aldım bu kitaba. O da gelsin, bunsuz olmaz derken bu hacmi buldu kitap. Geride bu kitap kadar iki kitaplık malzeme var. Ama başka bir kitap yapamasam da gam yemem. Temel verimim burda. İlhan Berk’in bir kitabının (galiba Atlas’ın) arka kapağında dediği gibi, “Varoluşu bir kâğıda dönüşmüş olan ben” diyebilirim gönül rahatlığıyla. Yazıların bölümlenmesinde, (her ne kadar sınırları belirsiz de olsa) yer alıyor sayılabilecekleri (yazı, söyleşi, soruşturma yanıtı gibi) “tür”lerin, “alttür”lerin pek bir etkisi yok, hatta hiç etkisi yok denebilir. Her bölümü oluşturan yazılar bir ölçüde tematik ortaklıklar içeriyor, ya da belki daha doğrusu yaklaşım ortaklıkları ya da benzerlikleri. Örneklersem, “Intentio Editoris” bölümünde hem yazı ve söyleşiler hem de soruşturma yanıtları var. Ortak noktaları bölümün adının işaret ettiği gibi “editörün niyeti”ni açık etmeleri. Öte yandan, “Fikri Sorulan Adam” bölümü, editör, çevirmen, yazar vesaire olarak değil de kişi olarak benimle yapılmış söyleşilerden ve kişisel denebilecek soruşturmalara verdiğim yanıtlardan oluşuyor. O dörtlü altbaşlığın bana kendini nerdeyse zorla, dayatarak kabul ettirmesi biraz da burdan geliyor. Şimdi baktım da kitapta en büyük yeri “Metindışı” kaplamış. Bu da sözünü ettiğim omurgayla bağlantılı, yani benimle… Editörlükte gizli ustam Memet Fuat, editörlüğünü yaptığım bir kitabına kimi arka kapak yazılarını almıştı. Yadırgamış, ama çabucak alışmıştım. Kitabımı oluştururken bu yaşantıyı hatırladım ve, “Neden olmasın!” dedim bir kez daha ve bu sefer kendi metindışı yazılarım için.

SG: Çok uzun yıllar boyunca editörlük yaptın. Ben de biliyorum, kılı kırk yaran bir titizliğin var. Yazarı da yayıncıyı da bezdirebilirsin. Editörlüğü niçin o kadar sevdin?

SÖ: Yazarların, çevirmenlerin, yayıncıların canına okumak için olabilir mi? Sen de söylüyorsun ya, en azından onları bezdirmek için olabilir. Queneau’nun Zazie’sinin (Tahsin Yücel’in diliyle) dediği gibi, “örtmen” olup “veletlerin canına oku”yamadığıma, astronot olup Marslıların canına okuma şansım da olmadığına göre, editör olup yazar, çevirmen ve yayıncıların canına okurum ben de diye düşünmüş olmalıyım günün birinde! Şaka bertaraf, sanırım insanları bıktıracak kadar (nerdeyse Kuşkucu Thomas metaforum kadar) sık söylediğim marazi ayrıntı düşkünlüğüm ve kitaba aldığım (K24’ün “Türkiye’de Editörlük” dosyasında çıkan) “Editörün (Teamüle Uyarak Gerekmediği Halde Yazılmış ve Biraz Uzunca Tutulmuş) Notu” başlıklı yazıda da uzun uzun üstünde durduğum, editörlüğün şairler, yazarlar gibi “yaratıcı-” değil de benim gibi “sürdürücü/geliştirici zekâ” sahibi olanlar için ideal mesleklerden biri olduğu görüşünde olmam. Galiba bu ikisi iyice bağlı birbirine.

selahattin özpalabıyıkar

Bir kitapta yazara ve/veya çevirmene aferin çektiğimiz pek çok (değilse de birkaç) marifet editöründür.

SG: Ben de yayıncılığa başlayalı neredeyse kırk yıl oldu. Çok yoğun emekle yaptığımız editörlüğün nankör bir iş olduğunu da söyleyebilir miyiz?

SÖ: Herhalde bütün meslekler kadar. Diğer mesleklere ve erbaplarına haksızlık etmeyelim: “Bizim işler akıllı adam işi değil!” demeye herkesin hakkı var. Aslında bizim işin nankörlüğü benim yine bir metaforla, kaleci metaforuyla açıklamaya çalıştığım noktada: Kurtardığı nefis golleri kimse görmez de penaltıdan yediği kaçınılmaz goller göze batar. Okur çoğu zaman bilmez (eleştirmen bile anlamayabilir): Bir kitapta yazara ve/veya çevirmene aferin çektiğimiz pek çok (değilse de birkaç) marifet editöründür. (Tersi de [iki tersi de] geçerli tabii ama konumuz bu değil, bu sorunun cevabında bunun yeri yok.) Galiba bulduğumuz her yere bir “editörün notu” çakmaya çalışmamızın altında bu nankörlüğü biraz olsun giderme çabası var. Billurlaşmış emeğimiz metinde görünemeyeceği ve görülemeyeceği için, hiç değilse notlarla görünür olmaya çalışıyoruz. Bu noktada, Türkiye’de editörün görünürlüğünün artmasında senin Notos’un (adının henüz NotosÖykü olduğu) Şubat-Mart 2008’de çıkan 8. sayısında benimle yaptığın (dünyada bile bir “kitap editörü”yle yapılmış ilk söyleşi olması muhtemel) o söyleşinin katkısının da görmezden gelinemeyeceğini söylemem gerek.

SG: Peki sen editörlüğe başladığın yıllarda yayıncılık dünyamız nasıldı, şimdi nasıl? Eski büyük editörlerin ve yayıncıların geleneğini sürdüren editörler ve yayıncılar geldi mi bu arada?

SÖ: Editör aslında matbaacıyla birlikte işe başlamış. İbrahim Müteferrika ile Yirmisekiz Çelebizade Said Mehmed Efendi’nin Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya sunduğu raporda kitapların başına ve sonuna “fihrist” (bugünkü “İçindekiler” ve “Dizin”) konulmasından söz ediliyor. Müteferrika’nın ısrarlı girişimleri sonucu Şeyhülislam Abdullah Efendi’den de “basılacak kitabın düzeltisi için birkaç bilgin görevlendirilirse çok iyi olur” sözleriyle biten bir fetva alınmış. Büyük bir ihtimalle Müteferrika ile Said Mehmed Efendi’nin ortak düşünce ve önerisi olan bu “konunun uzmanı düzeltmenler” müthiş geliyor bana. Yayıncı terimiyle “tashihsiz” (= tashih yani düzelti gerektirmeyen; dizgi yanlışı içermeyen) kitabın neredeyse hiç mesabesinde olduğu günümüz Türk yayıncılığını utandıracak bir ciddiyet örneği. Daha sonra, yayımladığı kitapların künyesine “Sayfa Düzeni”, “Dizgi”, Dizgi Düzeni”, “Düzelti” ve “Baskı” işlerini yapanları yazan Memet Fuat, yayımladığı hepsi resimli ya da fotoğraflı şiir kitaplarının çoğunun künye sayfasına, “Şairin hazırladığı eserin orijinali ve bütünüdür” notunu yazan Salim Şengil var. Daha yakında da kitap künyelerinde editör, redaktör ve düzeltmen adlarının yer almasını bir sisteme oturtan Enis Batur. Bu insanların (kendine, yazarına, çevirmenine, yayın emekçilerine ve okuruna) duydukları saygı sonucu işlerinde gösterdikleri titizliği şimdi çok az yayıncıda görebiliyoruz maalesef. Allahtan, hemen hepsi butik niteliğindeki o çok az yayıncı mesleğin şerefini yüksek tutuyor.

SG: Bence bir editörün deneyiminin en yalın ölçütü, kaç kitabı yayına hazırladığıdır. Sözgelimi sen 100’ün üstünde kitabı hazırladın. Büyük bir sayı bu. Böyle bir hayatı yaşamaktan hoşnut musun?

SÖ: Elbette. Üstelik bunların içinde Ulysses, Tristram Shandy, Don Quijote, Hayali Yerler Sözlüğü, Retorik, Kör Baykuş, Binbir Gece Masalları gibi pek çok editörü kıskandıracak nice efsane kitap var. Daha ne isterim ki!

Dergi editörlüğü zamana karşı yapılan bir iş. Ben de takvimli işlere hiç gelemem. Baksana, adı bile korkutucu: deadline!

SG: Ama sıkı editörler öteki yazarların ve şairlerin yazdıklarına kendilerini adarken kendi yazacaklarını ihmal ederler. Memet Fuat bunun tipik örneğidir. Memet Ağbi ömrünün son yıllarında hastalanıp eve çekildikten sonra kırk yılda yazamadığı kitaplarını birkaç yılda art arda yazıp yayımladı. Sen de kendin için böyle bir eksiklik yaşadığını düşünüyor musun?

SÖ: Aslında hiç düşünmedim, biliyor musun? Düşünmüyordum daha doğrusu. Belki kurmacaya hiç heveslenmemiş olmamdan ötürü. (Haddimi bilirim çünkü: On iki on üç parça yazdıktan sonra da şiire veda etmiştim.) Ama Çağlayan (Çevik) isteyince İAN Edebiyat için yazıp Göndermeler’e de sunuş olarak aldığım “Gökada Olamayacak Bir Bulutsu” bana öykü yazabileceğimi düşündürdü, ne yalan söyleyeyim. Her zamanki gibi deneme-değini diye başladım, kendiliğinden öyküye döndü, kendini öykü olarak yazdırdı çünkü.

SG: Dergi editörlüğüne niçin ısınamadın ve uzak durdun?

SÖ: Dergi editörlüğü zamana karşı yapılan bir iş. Ben de takvimli işlere hiç gelemem. Baksana, adı bile korkutucu: deadline! Türkçesi daha masum değil: “teslim tarihi”! Kitap-lık’taki adı konulmamış editörlüğümü hatırlıyorum da, aslında gayet güzel geçindiğim Aslı Tohumcu’yla dergi yüzünden nerdeyse her gün birbirimize giriyorduk. Enis dergiyi benden aldığında nasıl rahatladığımı pek çok yerde anlattım.

SG: Senin için de şiir en önde, yanılmıyorsam. Ve Behçet Necatigil var, İlhan Berk, Cemal Süreya, Oktay Rifat... Bizim kuşak sanırım erken yaşlarda önce şiir okuyarak başladı, sonra öbürlerine geçti... Bu da yüksek bir estetik düzey getirdi. Ne dersin?

SÖ: Yıllar önce, yıllar önce dediğim ’77-’78 yıllarında, Ahmet Hamdi Dinler, “İnsanlar sosyalizme ya doğrudan ideolojik olarak, ya dünyanın haksızlıklarına tepki duydukları için etik olarak, ya da şiir, sanat-edebiyat yoluyla estetik olarak yönelirler. Sen üçüncü yoldan gelmişsin” demişti. (Ağzından düşürmediği piposunu kemirerek!) Kastı elbette öncelikle Nâzım’dı. Senin de dediğin gibi, kuşağımız hemen her şeye şiirle başladı, üstelik iyi şiirle. Bazılarının şiir zevki –çoğun aktif siyasete derinliğine gömüldükleri için– orada kaldı, senin benim gibi bazıları da şiirden edebiyatın başka alanlarına açılma şansı buldu, yine o yıllarda tanışma şansı bulduğum Can Baba’nın dediği gibi, “Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için / Açıldı nefesim(iz), fikrim(iz), canevim(iz).” Benim Necatigil’i, Cemal Süreya’yı, onun deyişiyle “Türkçenin sütdişleri” Yunus’u, İlhan Berk’i, onun aracılığıyla Rimbaud’yu, dilimin, dillerimin (Cahit Sıtkı’nın sesiyle “Remember! Esto memor! Hatırla ey sefih!” dedikten sonra neden üç dilde konuştuğunu izah için hemen parantez içinde “(Aşinasıdır hançerem bütün lisanların!)” der ya Baudelaire, ben de “Aşinasıdır kulağım bütün lisanların!” der olmuştum daha o yıllarda) iyi şairlerini tanıyışım hep o yıllardadır. Cansever’in “Ahmet Abi”si Ahmet Zeki Titiz’le tanışmam da öyle. (Bu arada, eski defterleri karıştırdım da, 2008’de NotosÖykü söyleşisi için yazışırken bir e-mektubunda şunları söylemişsin: “Bu arada, Behçet Necatigil benim de üç şairimden biri. Ben de onu en militan zamanlarımda, on sekiz yaşında filan keşfetmiştim ki, en önemli kişisel keşiflerimden biri sayarım. Ötekiler Nâzım ve Oktay Rifat.”) Ne mutlu bana ki bu şairlerin kimileriyle –elbette eserleri aracılığıyla– tanışma şansım oldu, kimine editörlük yaptım, hepsi de “gizli usta”larım oldular sık sık söylediğim gibi.

Galiba dil, en önce ve her zaman dil. Çünkü “yazı” zanaatımızı işlerken hem alet edevatımızın hem de hammaddemizin en birincisini dil oluşturuyor.

SG: Peki sende öykü ve roman nerede duruyor?

SÖ: Okur olarak elbette öykü ve romanla aram iyi, hatta son zamanlarda şiirden rol çalıyorlar sanki: Okurluk mesaimin büyük bölümünü onlar kaplıyor. Sebebini bilmiyorum, belki de Cemal Süreya’nın dediği gibi gerçekten şiir gençlerin işidir, roman ise yaşını başını almış, olgunlaşmış insanların. Gerçi o yazarlık bağlamında söylüyordu ama, galiba okurlar için de geçerli bu ayrım.

SG: Bir kitabı yayımlayıp yayımlamama kararını verirken sence en önemli ölçüt nedir?

SÖ: Galiba dil, en önce ve her zaman dil. Çünkü “yazı” zanaatımızı işlerken hem alet edevatımızın hem de hammaddemizin en birincisini dil oluşturuyor. Çünkü hiçbir şey anlatma savı olmayan bir metin bile, en azından bunu anlatabilmek için, dile gelmek zorundadır ­– deyimin bütün anlamlarında.

SG: Sonra yayımlanacak bir kitap –ya da diyelim bir roman– üstünde çalışırken en çok ve en önce nelere bakarsın, nereden başlarsın?

SÖ: Yine dil diyeceğim ben. Ama en önce teknik bir iki şey yaparak dosyayı rahat okuyacağım bir hale getiririm: Metnin fontunu (ya da fontlarını) alışık olduğum ve sevdiğim font(lar)a çevirmek, sözcük aralarındaki fazla boşlukları bulup düzeltmek, kimi harflere unutulmuş şapkalarını giydirmek, bazılarının da yanlışlıkla giydirilmiş, hiç yakışmayan, şapkalarını çıkarmak… Ancak ondan sonra metne metin olarak bakabilirim. Yazarın ve/veya çevirmenin (varsa) tikleşmiş hatalarını ancak o zaman görebilirim. Sonrası okumak, tekrar tekrar okumak. Metni ne kadar çok okursanız o kadar görüyorsunuz nelerine dikkat etmeniz gerektiğini. Ben genellikle önce sağından solundan okurum metni. Böylece havaya girip bir süre sonra baştan okumaya başlarım. Ama sık sık geri dönerim, ileri giderim: Bir müdahalede bulunduğumda, aynı işlemi başka yerlerinde de yapmam gerekir mi diye metnin tamamını tararım. Tabii bütün bu işleri bilgisayarda metnin dijital versiyonunda yapıyorum. Bu arada bir yandan da mevcut metindışı öğelere yenilerini eklemek gerekir mi diye kontrol ederim. Buraya kadar tamamen teknik şeylerden söz ettiğim meraklı okurun gözünden kaçmamıştır, kaçmayacaktır. (Burada iki ayrı zaman kullandığım da. Demek ki yavaş yavaş kurmacanın sınırlarına girdik.) Devamı gelecek soru ve yanıtlarda.

Belirsiz harf-i tarif (tanımlık) olarak “bir” Türkçede yok, malum. Biz sayı sıfatı “bir”i kimi zaman harf-i tarif gibi kullanıyoruz. Pek çok yazar ve çevirmenin anlamadığı şu: Özellikle İngilizce, Fransızca, Almanca gibi Hint-Avrupa dillerinde, örnek olsun, “Ben doktorum” (İng. “I am doctor” diyemezsiniz. Dilin yapısı gereği belirsiz harf-i tarifle “Ben bir doktorum” demek zorundasınız: “I am a doctor.”

SG: Ben ısrarla dile getiriyorum, yazınsal bir metinde –ama edebiyatın dışındaki alanlar için demiyorum– kendi başına bir anlamı olmayan bütün sözcüklerin ve noktalama işaretlerinin en aza indirilmesi gerekir, bağlaçlar, fiilimsiler, sonra bir sözcüğü var, olan, olarak, de’ler da’lar... Pek çok yazarın üstünde durup düşünmedikleri... Sen buna nasıl bakıyorsun?

SÖ: Balzac’ın sözüydü galiba (ya da belki Hugo, Flaubert gibi klasik dediklerimizden birinin), “Bir romanda her bir sözcük bir şekilde romana hizmet etmek zorundadır.” İthaki Akademi’de verdiğim editörlük atölyelerimde de muhakkak söylüyorum bunu. Bence bu sözde vurgu “bir şekilde” üzerinde. Tabii aslında söylemek istenen, bir romanda (öykü, şiir, hatta deneme için de geçerli bu, senin de “yazınsal bir metinde” derken kastettiğin gibi) gereksiz bir sözcük olmaması. Ama “bir şekilde” vurgusu, yazma yordamlarına işaret etmesi açısından önemli bence. “Olan, olarak” vb konusu bence de hayati: Pek çok yazar ve çevirmen, özellikle bu sözleri gerekmediği yerde kullanıyor, en gerekli olduğu yerde ise kullanmıyorlar.  Sebep: Büyük ölçüde Batı dillerinin etkisinde kalmaları. Benzer bir durum da “bir” konusu. Belirsiz harf-i tarif (tanımlık) olarak “bir” Türkçede yok, malum. Biz sayı sıfatı “bir”i kimi zaman harf-i tarif gibi kullanıyoruz. Pek çok yazar ve çevirmenin anlamadığı şu: Özellikle İngilizce, Fransızca, Almanca gibi Hint-Avrupa dillerinde, örnek olsun, “Ben doktorum” (İng. “I am doctor” diyemezsiniz. Dilin yapısı gereği belirsiz harf-i tarifle “Ben bir doktorum” demek zorundasınız: “I am a doctor.” Belirli harf-i tarif yani “the” kullanır da “I am the doctor” derseniz “Doktor benim” demiş olursunuz. İşin ilginci bunu daha ilk derslerde öğretirler. Ama nedense pek çok çevirmenimiz sindiremez, sindirememiştir bu bilgiyi, hani “içselleştirmek” diyoruz ya, o olmamıştır işte. Yani bu konuda temelde seninle aynı şekilde düşünüyorum ben de. Ama soru ve ünlem işaretlerinden vazgeçemiyorum doğrusu! Vazgeçmem de gerekmez zaten, yanılıyor muyum? Bir de üç nokta… Bu vesileyle en sevdiğim noktalama işaretini de söyleyeyim: iki nokta.

SG: Bence kurmaca metinlerde, o metnin doğrularını zorunlu kıldığı anlatım sorunları var. Hangi anlatıcının kullanılacağı ve nasıl kullanılacağı, yaşananların ne zaman nasıl yaşandığına göre zaman kiplerinin nasıl seçileceği, anlatıcının sınırları, kişilerin iç dünyalarına nasıl girileceği gibi bir dizi anlatım sorununa doğru çözümler getirilmesi... Bizde üstünde durulmayan, yazılmayan sorunlar. Ve pek çok yazar bu sorunları öteden beri gelen, alışılagelmiş ve doğru olduğu düşünülen biçimlerde yazıyor ve ortaya sorunlarına çözümler getirilmemiş öyküler, romanlar çıkıyor. Biliyorum, yanıtı çok uzun ama bu konularda düşündüklerini kısaca söyler misin...

SÖ: Gerçekten yanıtı çok uzun ve çok konuşmayı gerektiren bir soru. Bir kere çok okumayı gerektiriyor. Hem kurmaca metinleri hem de kuramsal metinleri okumak gerek. Çok sayıda ve türde metni yoğun ve derin okumak… Tabii ki telif olsun, çeviri olsun iyi metinleri. Özellikle de kuramsal metinlere ağırlık vermeyi öneririm ben genç-yaşlı bütün yazarlara, üstelik de, kurmaca ya da kurmaca-dışı fark etmez, ne yazdıklarına hiç bakmadan. Hemen öğrencilerimle birlikte okuduğum ve çok yararlandığımız birkaç örnek verebilirim: Özellikle tür, anlatıcı, anlatı zamanı vb terimler için Andrew Bennett-Nicholas Royle ikilisinden Şu Edebiyat Denen Şey ile Edebiyat, Eleştiri ve Kurama Giriş ve James Wood’dan Kurmaca Nasıl İşler. Elbette daha pek çok kitap var ama başlangıç için bunlar yeter diyebilirim. Sonrası için bu kitapların kaynakçaları ve ileri okuma önerileri yol gösterici olacaktır. Vurgulamadan edemeyeceğim: Anlatıcı, anlatım teknikleri ve anlatı zamanını hiç değilse ana hatlarıyla öğrenmeden kimse bir kurmaca metin yazmamalı bence. Çünkü bunlar kurmacanın merkezi öğeleri.

Ben virgülcüyüm. Noktalı virgülü pek sevmem, üzerine yazı da yazdım hatta.

SG: Ben de senin önerdiğin bu kitaplara Wayne Booth'un Kurmacanın Retoriği'ni ekleyeyim. Bir de noktalama işaretleri var elbette. Hatta ben yazınsal –yani sanatsal– bir metinde, yani romanda ve öyküde nokta ile virgülden başka noktalama işaretine gerek olmadığını düşünüyorum. Belki arada zorunlu olan yerlerde üç nokta. Ama ünlem işaretine asla yer yoktur, noktalı virgüle de gerek yoktur. Senin bu konudaki düşünceni merak ediyorum...

SÖ: Ben virgülcüyüm. Noktalı virgülü pek sevmem, üzerine yazı da yazdım hatta. Kitaba aldım. Noktalı virgülün ikili kimliğinin virgülden çok noktaya yakın olduğunu, ama bizim yazar, çevirmen ve editörlerimizin pek çoğunun ona yanlış bir yaklaşımla virgül muamelesi yaptığını düşünüyorum. Noktalama demişken, demin önerdiğim kuram kitaplarına (daha ileri bir düzeyde olmakla birlikte) altbaşlığının gösterdiği gibi “kurmaca eserlerde bilincin sunumu” konusunda zihin açan Dorrit Cohn kitabı Şeffaf Zihinler’i de eklemek isterim. Bir de William Maxwell’ın kısacık bir roman ama ideal bir “Kurmaca 101” dersi olan kitabı Hadi, Yarın Görüşürüz.

selahattin özpalabıyıklar

SG: Peki önemli bir sorunumuz: eski ve yeni sözcükler, sözcük seçimi için düşüncelerin...

SÖ: Her okuryazar Türk gibi benim de “Öztürkçeci” dönemlerim de oldu, “Yaşayan Türkçeci” dönemlerim de. Ama, Rimbaud’nun –Özdemir İnce aracılığıyla– dediği gibi: “Bunlar olup bitti. Güzelliği selâmlamayı biliyorum şimdi.” Artık yerine göre “ihtimal” ya da “olasılık”, “irdelemek” ve “tereddüt” yerini rahatça, hiç yadırganmadan alıyor yazdıklarımda, çevirdiklerimde.

SG: Sana art arda biraz daha özel sorular sormak istiyorum, kısa kısa yanıtlayabilirsin. En sevdiğin şairler?

SÖ: Necatigil’i söylememe gerek yok herhalde. Sonra Hilmi Yavuz, tabii Nâzım, Oktay Rifat, Turgut Uyar, İlhan Berk... Dışardan Blake, Emily Dickinson, Keats, tabii ki Shakespeare… Sağlamcı listeler oldu galiba!

SG: En sevdiğin öykücüler ve romancılar?

SÖ: Bilge Karasu, Henry James, Joyce, Perec, Queneau, Jaume Cabré, Tomris Uyar, Refik Halit…

Evrenselleşmiş, efsaneleşmiş, kültleşmiş, çağ açmış, çağ kapatmış üç kitap adı veriyorum: Don Quijote, Tristram Shandy ve Ulysses.

SG: Kitapları için birlikte çalıştığın yazarlar ve şairler arasında en unutamadığın kimdi?

SÖ: Hepsi desem? Kimiyle olumlu, kimiyle olumsuz anılarım var elbette. Ama ben en yaygın kaçış taktiğini kullanıp ölmüşlerimden birini söyleyeyim: Tahsin Yücel.

SG: En önemli üç kitap adı söyler misin?

SÖ: Senin “En önemli üç” sınırlamalarına ben de “bütün zamanlar ve bütün yerler” sınırlamalarını katarak, yazarlarının adını bile söylemeye gerek bırakmayacak kadar evrenselleşmiş, efsaneleşmiş, kültleşmiş, çağ açmış, çağ kapatmış üç kitap adı veriyorum: Don Quijote, Tristram Shandy ve Ulysses.

SG: Artık bir yayınevinde tam zamanlı çalışmıyorsun. Neler yapıyorsun, okuyorsun, yazıyorsun?

SÖ: Everest Deneme’ye bir çeviri var elimde: Brian Dillon’ın Essayism yani “Denemecilik” adlı kitabı. Adı aldatmasın: Adının işaret ettiği gibi tabii ki bir edebiyat formu olarak “deneme” ve denemeciler üzerine, ama inceleme değil, konusu gibi deneme. Üstelik Cem’in çevirmemi önerirken dediği gibi “tam bizlik”: parçalı, listeci, oyuncu. Çeviri devam ederken bir yandan da ikinci kitap şansım olursa diye elimdeki yazılardan yine 40 yıla yayılan bir seçme yapıyorum. Bir de daha önce Levent Şentürk’ün öz/el emeğiyle limited edition ürettiği çeviri şiir derlememin genişletilmiş bir yayımı olursa diye perakende şiir çevirilerimi toparlıyorum. Bir yandan da okumaya devam tabii ki. Her zamanki gibi dağınık, karışık, çok ilgisiz şeyler okuyorum. Editörlük atölyelerim dolayısıyla birkaç yıldır okumalarımda edebiyat kuramları üzerine kitapların ağırlığı arttı. Çok da iyi oldu benim için: Öğretirken öğrenmek ve öğretmek için öğrenmek çok iyi, çok güzel.

Başlık fotoğrafı: Kıraathane'deki söyleşi, 9 Ekim

Öbür fotoğraflar: Eser Demirkan


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR