Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

10 Mart 2022

Kitap

Selim İleri’nin İki Siyasi Romanı Üzerine Değiniler

Erhan Sunar

Paylaş

2

0


... çünkü Selim İleri’nin belgeselci tavrını hiç olmadığı kadar öne çıkardığı durumlarda bile kaybolan bir şiirin peşinde, onun yokluğuyla şekillenecek bir dünya nasılsa o haliyle yansıtıldığını da sezeriz hep.

Selim İleri’nin romancılığında, yaşanan toplumsal değişimlere dikkat gösteren bir yan daima vardır. Zaman zaman kaba bir bireycilikle bir tutulan, epey hırpalanarak tartışılan ve yazarın bu eleştirileri zaten bekliyormuş gibi çoğunlukla sanatçı-aydın bir çevrenin içinden ilişkilerle önceden yanıt verdiği, her seferinde güçlü etkiler bırakabilmiş romanlardır bunlar. Yaşarken ve Ölürken, Bir Akşam Alacası gibi yetmişlerin sonlarına tarihlenen romanları (özellikle ikincisi) ülkede süregiden siyasal cinnet ortamına çok doğrudan ve ciddi eleştiriler yöneltir ve kısmen bunun için, edebi dokuları, genel olarak yazarın edebiyatını belirlemiş duyumsal coşku izleri ya da hep inceliklerle örülmüş ilişkileri bir miktar geride kalmakla yüz yüze gelmiş olur. Oysa bireyin iç dünyasını sonuna dek gözetmekle Selim İleri tam da sokağa yansıyan kargaşa ortamıyla, her on yılda bir hükmünü kuran askerî darbelerle, daralan bir cendere gibi hiç söz hakkı tanımayan ülke siyasetiyle hayli yakın bir temas kuruyordur. Ama bunu görebilmemiz için aydın çevrelerin sadece siyasi duyarlılıklarını değil, kültürel, sanatsal meseleler üzerine içgörülerini de tartışmaya açmamız gerekir ki birini diğerinden ayıramayacağımız daha “hakiki” algı alanı belirmeye başlasın.

Baştan belirleyelim: Bir Akşam Alacası’nda yazarın öfkeli tartışmalara kapı aralayan siyasi hevesi, partiler arası çekişmeleri bile gündeme getirecek kadar inatçıdır. Akdeniz’in sakin bir kenarına temelli yerleşmek için giden arkadaşlar bir tür “kaçış” güdüsüyle, tasavvufa gönül verenler apaçık sağcılıkla, sol militan eylemleri savunanlar cinayet işlemekle bile suçlanırlar romanda. Ama romanı yapan temel harç sırf bunlardan da ibaret değildir: Akdeniz, yazar karakterin gözünden basitçe bir coğrafi milliyetçiliğe düşülmeden, karamsarlığa yol açabilecek hayli duyumsal yönleriyle de dile getirilir. Tasavvufu bir yaşam biçimi olarak seçmiş kişi diğerlerinin eleştirilerini hem dinler hem de göğüsler. Sol içi kargaşayı tasvip etmeyen birileri varsa, sadece belirli bir bakış açısına göre gericilikle itham edilir; ne de bu ithamla suçlanan kişiler siyasi duruşlarına nüans katmaktan acizdirler… Roman öylesine bir coşkuyla bir arkadaş çevresinin sallantılı ilişkilerini durmadan öne sürer ki, ortaya çıkacak en temel, en derin gerçeğin işte bütün bunların özgürce tartışılması olduğunu açık bir algıyla anlamış oluruz. Bir ikinci, bir üçüncü bakışa göre varlığı tartışılmayacak hiçbir düşünce yer almıyordur romanda; en müdahaleci görünen durumlarda bile en azından bir kuşku izi belirmekte gecikmez.

Bir Akşam Alacası’nın, dönemi kapkara bir toplumsal çalkantı içinde bırakmaya fazlasıyla hevesli olduğunu söylemekle yine de eksik tanımlamış oluruz. Otel lobilerine, resim galerilerine, dost buluşmalarına ya da uzun yürüyüşlere ülke siyaseti konuşmalar boyunca, yüzeyde çok siner belki, ama bu örtünün altında aydın çevrelerin kırılgan düşünüş biçimleri, sahte böbürlenmeleri, yıkıcılığa varabilecek ölçüde birbirlerine gösterdikleri dikkat gibi daha sahici gerçekler de sürüp gider. Selim İleri’nin bu anlamda verdiği çabanın bir başına hiçbir karakteri çekip alamayacağımız hayli ilişkisel bir dünyaya işaret ettiğini, bunun da aydınlar için romanın kurduğu mikro bir ölçek olduğunu da söylemek mümkün: Romanın kişileri alıp başlarını gittiklerinde de, sadece hayalini kurduklarında da, bir arkadaşlığı sürdüremediklerinde ve kozalarını hatırladıklarında da hep bir çekim alanı içinde, mesafelenerek, biraz da edebî bir vurguyla söylemek gerekirse, belirgin bir hiza bilinciyle yaşarlar ve birbirlerini ihtimallerle çoğaltan bir evrene tutulmuş gibidirler. Resim sergisi açan eski sevgilisini açıkça aşağılamak, çabasını hafifsemek için kıskançlık hezeyanıyla yanıp tutuşan özgür düşünceli kişiyi ya da trende eline tutuşturulan sağcı bir gazeteyi eve dönene dek bir korunma aracı diye görebilen bir diğerini bu nedenle bireysel bir trajedinin kurbanları olarak da sayabiliriz, aydın çevrelerin tipik temsilcileri olarak da. 

Bir Akşam Alacası’nda neredeyse hiç rastlamamaktan şikâyetçi olabileceğimiz edebî biçimler, yazarın hemen ertesinde yazmış olduğu Yaşarken ve Ölürken’de açıkça parlak buluşlara dönüşecek kadar belirginleşmiştir. Bu romanda biçim oyunları hem sayıca kabarık hem de okuma pratiğini zamansal kesintilerle, sıçrayışlarla, iç içe geçirmelerle hep yeniden düzenleyecek bir tavırla oldukça renklidir. Selim İleri’nin anlatmaktan hoşlanacağı aydın ya da yarı aydın kimseler bu kez sadece belirli muhitlerde sıkışıp kalıyor olmayı da sorun ederler ve ülkenin taşrasına sığınma, orada hayatın kaybettiğimiz şiirini bulmaya azmederler; ama kendi içsel mantığını kabul ettirecek kadar detaylarıyla, duygularıyla verilen kolaj biçimindeki anılarında “sahtekarlık” yapacak ölçüde de yazınsal bilince sahiptirler mesela. Romanda anılar, roman taslak notları, mektup havasında seslenişler hep bir arada ve kimi zaman düzenleyici bir müdahaleyi unutturacak kadar doğallıkla yer alıyorlardır. Bunca edebiyat sanat gündemine dalmış bir roman için (polemikler, masa kavgaları, çekememezlikler de eksik değildir) kuru siyasi gözlemler istikrarı bozacağı için olmalı, yazar elden geldiğince dolayıma sokar ülke gündemini ve sonuçta okuduğumuz şey gazete bilgisi olmaktan çıkıp göreceli bir dünyanın dokusuna karışıverir. Bir Akşam Alacası’nda olduğu gibi yine kırık dostluklar, pişmanlıklar, yitik aşklar hayatın olağan akışına bir yön verirler, ama her karakter bir başına romanını, öyküsünü, hatıralarını, resimlerini öne sürecek kararlılıkla hep sanatın sınırları içinde kalmayı da sonuna dek önemser. Onların birbirlerine, çalışmalarına gösterecekleri dikkat ve özen okurun da –en azından bağlantılar yakalama anlamında– edebî çabasına ve sabrına birer koşul gibidirler. Roman baştan sona okurla diyalogu hiç aksatmayan bir incelikle de tasarlanmıştır.  

Yaşarken ve Ölürken, diyalektik bir bilinçle sanat ile siyaseti aynı anda, aynı yapı içinde eritme konusunda çok iddialı olmasa da, her birinin izlerine kişilerin algı ve tartışma çabasından hareketle vurgular yaparak yine elverişli boşluklar yaratmaya çalışır. Metnin içine giren her kesiti (taşra “anılarını” yazan resim öğretmeninin uzadıkça uzayan defterini bile) kendi bünyesine eklemleme becerisi öyledir ki, bu hayli kapsamlı “parçalarda” toplumsal, gerçekçi gözlemlerle kurmaca bir bilincin izin vereceği biçimde ilişki kurar, nihayetinde dönemsel ülke meselelerini sadece söylemsel yolla tanımamış oluruz. Hayalî bir Doğu kasabası çevresinde kendinden de “gerçek” bir kişi yaratabilen öğretmen (aslında güzel sanatlar öğrencisi) onca sayfayı, onca içgörüyle yazabildiğine ve bizi inandırabildiğine göre, taşranın sorunları (siyasetin ulaşamadığı taşranın sorunları) kalemin ucuna gelecek, düşünme biçimlerimize seslenecek ölçüde ağırlığıyla hep oradadır. Ama bir kez daha hayli inandırıcı, kötücül ve Selim İleri edebiyatında zaman zaman gördüğümüz haliyle ümitsizce bir ironiyle: Burada diyalektik yaklaşım bir açık hamle daha yapar ve ilkin, uzun sayfalar boyunca bir hevesle kendini o uzak şehirde eğitmenliğe veren genç adamın yavaş yavaş ve en sonunda bütünüyle idealizminden koptuğunu okuruz. Öğretmen orada düşkünlükle bir tutulan bir sanatçı parçası gibi algılanmış ve şimdi sanat da (hep ilkel, muhafazakârca bir ilişkiler siyasetine yenik düşerek) taşranın o köşesinden uzaklaşmıştır. Bütün bunlar hayalden ibaret olabilirler, yine de bir algılar çatışmasına dönüşen roman boyunca inancımız bir an bile askıya alınmaz ve doğusuyla batısıyla ülkeyi bir mesele olarak görebildiğimizi fark ederiz.

Her iki siyasi romanı da içerdikleri “angajman” yanılsamalarından ayıramayacağımız için, olanca iyimserlikle, onları kabaca siyaset tuzağına düşmüş gibi de göremeyiz. Bir Akşam Alacası’nda yazar Emre Taran’ın sokaklardaki ölümlere, siyasi cinayetlere içlenip öfkeyle karşı çıktığı anlarda ve üstelik baştan sona onun gözünden tanık olduğumuz halde, aykırı, tam aksini düşünen ya da siyasetten bambaşka bir düşünüş biçimi geliştirmeye çabalayan sesleri de en az onun kadar göz önünde bulundururuz; çünkü Selim İleri’nin belgeselci tavrını hiç olmadığı kadar öne çıkardığı durumlarda bile kaybolan bir şiirin peşinde, onun yokluğuyla şekillenecek bir dünya nasılsa o haliyle yansıtıldığını da sezeriz hep. Ülkedeki gergin siyasi ortam, bir söyleşisinde yazarın da belirttiği gibi, romanın hemen ardından yeni bir askerî darbeyle onun kara dünyasını bile gölgeledi belki: Ama bundan iyi kurmacanın dahi geçer akçe olmayacağını değil, kendi eylem dünyasını edebî olanaklar içinde sonuna dek işleyerek en sonunda siyasi göndermelerini (özellikle onları) bir önseziyle güncelleştirebileceğini anlamalıyız.    

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Benzersiz Bir Minyatür Kitap KoleksiyonuOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Şevval Uzun

3 Ağustos 2025

Zamana Yazılmış Bir Eğer

“Hatıralarımız ağır gelir ruhumuza, yaprakların ağır geldiği gibi can çekişen bir ağaca.” Kitaplarda, filmlerde, anlatıların çoğunda zaman hep güçlü bir unsur olarak karşımıza çıkar. Zaman sadece bir çerçeve değil; karakterleri yönlendiren, hikâyeyi dönüştüren, duyguları teti..

Devamı..

Yazarken Konfor Alanının Dışına Çıkmak

M. C. D. –. A. LaPlante

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024