Şems’in Memleketi, Şairler Diyarı Tebriz
10 Mart 2017 Hayat Gezi

Şems’in Memleketi, Şairler Diyarı Tebriz


Twitter'da Paylaş
0

Sivil polis geldi cep telefonumu aldı. Gazel’e kızdı, Yasak olduğunu bilmiyor musun, niye fotoğraf çekiyorsun, dedi. Gazel, Çek dedi, ben de çektim, ne yapayım, dedi. Alttan almıyor, dedesi savaş gazisi, ayrıcalıkları var.
Kadir Işık
Bakü’den Şems’in memleketi, şairler diyarı Tebriz’e yol alıyorum. Otobüsteki yolculardan çoğu hasta, Tebriz’e doktora gidiyorlar. Yan koltuğumda oturan Gazel tatilden dönüyor, güneşte yanmış. İran’da her şey yasak ve yasak olan her şeyi yapmak mümkün, diyor, yasaklara uyarsak yaşayamayız. Sınıra yaklaştıkça Gazel’in yanında oturan Nigâr heyecanlanıyor. Çantasından uzun kollu bir gömlekle eşarp çıkardı. Gazel’e gösteriyor, olur değil mi, sorun çıkmaz mı? İlk kez İran’a, Tebriz’de çalışan babasının yanına gidiyor. Gazel, rahat ol, bir şey olmaz, diyor gülerek, üzerine sıfır kol, yakası açık tişört, altına dar bir kot giymiş. Sınır kapısından çıkmadan, Haydar ve İlham Aliyevlerin duvardaki resimlerinin fotoğrafını çekiyorum. İki polis koşarak yanıma geliyor, çekme! Dedim ki, Haydar Aliyev’e ait şu söz çok güzel: “Özgürlük ve istiklal her halkın milli servetidir.” Atatürk gibi konuşmuş. Türk müsün, diye sordular. Hem de saf kan, 1071 Malazgirt Zaferi'yle Anadolu’ya giren ilk kabilenin üyesiyim, dedim. Sırıttılar. İstediğim kadar çekebileceğimi söylediler. Serbest bölgeyi elimizde çantalarla yürüyerek geçtik. İran kapısında Humeyni ile Hamaney’in resimleri var. Gazel birkaç fotoğrafımı çekti. Sivil polis geldi cep telefonumu aldı. Gazel’e kızdı, Yasak olduğunu bilmiyor musun, niye fotoğraf çekiyorsun, dedi. Gazel, Çek dedi, ben de çektim, ne yapayım, dedi. Alttan almıyor, dedesi savaş gazisi, ayrıcalıkları var. Nigâr devam etti yoluna. Kardeşim, dedim, atlı üstü bir fotoğraf, ne var bunda. Polis yüzüme değil, fotoğraflara bakıyor. Gazel’in çektiklerini sildi, sonradan çöp kutusundan aldım. Ötekilere bakma, o kadar yeter, dedim, dinlemedi beni. Tekrar otobüse biniyoruz. Elektrik direklerinde genç erkeklerin resimleri asılı. Gazel’e, kim bunlar, diye soruyorum. Şehitler, savaşta ölenler, diyor. Hangi savaş? İran-Irak savaşı, duymadın mı, dedi. Iraklılar da bu savaşta ölen askerlerine şehit diyor, İran da, öbür dünyada bu işler karışmayacak mı? Gazel gene kahkahayı patlatıyor. Terminalde, aynı otobüste yolculuk ettiğim iki kişiyle şehir merkezine giden bir taksiye biniyorum. Azerbaycan otelinde kalıyorlarmış, ben de onlarla kalabilirmişim. Uzun boylu olan Suriye’de İşid’e karşı savaşırken yaralanmış, yürürken topallıyor, ayağından ikinci kez ameliyat olacak. Lafa doğrudan giriyor, İşidçilerin o sakallı kellerinden her gün üçünü beşini getiren Türk bir arkadaşım vardı, adı İbrahim’di rahmetlinin, ben öyle cengâver görmedim, dedi. Yüzüne baktım, toprağı bol olsun, yetenekli adammış, dedim. Bu iki cengâverle aynı odada kalma işini askıya alıyorum. Sabah namazına kalkmayacağım, uyandığımda kellemi yerinde görmek istiyorum. Hükümetimizle İşid arasındaki söylentilerden haberliler, hükümetimizin icraatlarından pek hoşlanmıyorlar. Resepsiyona kadar peşleri sıra yürüdüm. Tek yatak fiyatını duyunca, bu otel pahalı, hostel bulmam gerek, burada kredi kartı da geçmiyor, harcamalarıma dikkat etmeliyim, dedim. Tokalaştık, cennette buluşuruz, dedi kısa boylu olanı. İnşallah, dedim, acelem yok, ben biraz takılacağım, gazanız mübarek olsun. Uzun boylu olanı gülünce kırık ön dişleri göründü. Başka bir otele çantamı bıraktım çıktım. Ağzına kadar erkek dolu bir kahvenin kapısında duran adama yemek yiyebileceğim bir yer sordum. Konuşunca ânında Türkiyeli olduğumu anlıyorlar. Herkeste büyük bir Türkiye hayranlığı var. Kebap yaptırdı kasada oturan adam, bir başka masadan oturmam için davet ettiler. Sohbet koyulaştı. Yeniden Güney Azerbaycan’ın başkenti olacağız, olmalıyız diyor biri. Gömlek satan bir başkası, benim bir hayatım var, onu da Molaların istediği gibi yaşamak istemiyorum, dedi. 2006’da devletin bir gazetesinde Türkleri hamam böceği olarak gösteren karikatürden sonra Türk illerinde ayaklanmalar olmuş. Devlet Urmiye gölünü kurutunca bile bu kadar büyük bir ayaklanma olmamış. Karikatürle ilişkili makalede, “Onlar pisliğimizden beslenirler. Böcekler o kadar çok ki, onları ezmekle kurtulabiliriz veya bir süre pisliğimizi yapmazsak açlıktan ölürler" diye yazılmış. Gösterilerde otuza yakın insan ölmüş. İran Devleti özür dilememiş, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, bu, Amerika’nın bir komplosu, göstericilerin üzerine ateş açan, İran’da iç savaş çıkarmak isteyen PKK militanları, demiş. Dikta rejimler, devamlılıklarını sürdürmek için değişen düşmanlar yaratmak zorunda. Üniversite öğrencileri, Türkçeye yapılan bu hakaret (karikatürde Türkçe de aşağılanıyor) karşısında sokağa çıkmışlar. Açılan pankartlarda: “Haray Haray (Yeter Yeter) Men Türk'em, Türk'ün dili ölmez, Fars diline dönmez. Azerbaycan eğilmez, Türk'ün beli bükülmez. Ya azatlık ya ölüm. Kahrolsun Fars faşizmi." İran’da yaklaşık otuz beş milyon Türk yaşıyor. Ermeniler dışında İran’da yaşayan hiç bir halkın anadilde eğitim hakkı yok. Türkler de Kürtler bu temel haklarını her gösteride talep ediyorlar.

Davood Amca'nın komünistliği!

İran’da birçok internet sitesine giriş yasak. Evine bir iki gecelik gezgin misafir kabul eden bir internet sitesine üye oluyorum, o siteden tanıştığım Okhtay, ertesi günü beni aynı kahveden arabayla aldı. Çoktandır elektrikli süpürgenin kullanılmadığı tipik bir bekâr evindeyim. Evin bir odasında şarap damıtılıyor. Üst katta evli ağbisi, onun da üstünde ailesi yaşıyor. Devrimden sonra yapılan bu evlerin pencereleri yerden yüksek, yani sokakta neler oluyor diye camdan sarkıp bakamazsınız. Akşam, Okhtay’ın babası Davood Amca'nın evine yemeğe çıktık. Kısa boylu, yetmişinde bir adam Davood Amca. Bazen konuştuğunu anlayamıyorum, ikinci kez tekrar ettiriyorum, ama onlar televizyonda Türk kanallarını izledikleri için beni rahatlıkla anlayabiliyor. Torunu Atilla bizimle aynı Türkçeyi konuşuyor. Türkçe isimlerin yasak olduğu devrimden önce doğan Atilla’nın babası dışında öteki çocukların adları Türkçe. Samed Behrengi arkadaşıymış. Evinin bir odası kütüphane. Aziz Nesin’in, Nâzım’ın, Yaşar Kemal’in kitapları var. Bana Che’nin fotoğraf albümünü gösterdi. Che’nin kızı İran’a geldiğinde, o an orada baştan sona incelediğim albümü görmüş, bu fotoğrafların çoğu bende bile yok, demiş. Sovyetler dağıldıktan sonra polis Davood Amca'yı gözaltına almış. İşkenceli sorguda polisler, neden artık Rusya’ya gitmiyorsun, diye sormuş. Ben Rusya’ya hiç gitmedim ki, demiş Davood Amca, inanmamışlar. Polisler inanmaz, diyor Davood Amca. Biliyorum, dedim. Bilmezsin, dedi, İran polisi hiç inanmaz. Defalarca aynı soruyu sormuşlar. Polis, gizli gizli gittiğini biliyoruz, bizden kaçmaz, demiş. Kurnaz ve akıllı olanlarından biri, Neden, diye bağırmış Davood Amca'nın kulağının dibinde. Yani soru mu bu, demiş Davood Amca, irkilmiş. Peki neden gitmedim, diye sormuş polise. Burada soruları biz sorarız, sen de cevaplarsın, demiş polis. İyi de, cevabını bilmediğim sorular soruyorsunuz, demiş bizim amca. Hep beraber gözlerini kısarak nedenini düşünmüşler. Davood Amca da gözlerini kıstı, o gün o sorguda da gözlerini kıstı mı, bilmiyorum, ben de kıstım, merakla bekliyorum cevabını. Dayanamadım, sahi neden Rusya’ya gitmedin Davood Amca, diye sordum. Ne işim var Rusya’da, yirmi yıldır köye gitmedim, dedi. Ben gittim amca, Anna Karanina’nın intihar ettiği tren istasyonunu görmeye gittim. Üniversitede öğretim üyesi olan Davood, Okhtay’ın arkadaşı olan araya girdi, o kadın gerçekten yaşamış mıydı, diye sordu. Bütün roman kahramanları gerçektir dostum, dedim, İnce Memed hariç. Niyeymiş, dedi Davood Amca, İnce Memed’i çok severim. O gerçeküstü amca, dedim. Tüysüz, köylü bir polis vardı, bana baktı, Davood Amca'ya bakmış, demiş ki, bu da demek oluyor ki, sen komünistsin. Şimdi sen Sovyetlere gitmeyince komünist mi oldun amca, dedim. Ben de anlamadım, olmuşum. Sakallı polis konuşmuş gene, açıklamış Davood Amca'nın neden komünist olduğunu. Neden amca, dedim, heyecanlandım. İşte, demiş polis, komünist rejim yıkıldı, sizi yüz geri etti, siz de üzüldünüz ve bir daha gitmediniz, yani küstünüz, bu da sizin komünist olduğunuzun ispatı.

Kandovan: Yedi yüz yıllık köy

Arabada Davood, Okhtay ve ben varız, Ahmet kaya çalıyor. Ohtay, Ahmet Kaya’nın birçok şarkısını ezbere biliyor, şarkının sözlerine eşlik ediyor: “Dövülmüşüm, sövülmüşüm, kovulmuşum ben, siktir çekilmişim yani, kendi öz yurdumdan, çeker giderim.” İran’ın Kapadokyası Tebriz’e elli km uzaklıkta Kandovan’a gitmeden önce yanımıza bir termos çay aldık. Volkanik Sehent dağının eteğine kurulan yedi yüz yıllık bu köyde hâlâ yaşayanlar var. Evler bal kovanlarına benzediği için Kandovan denilmiş. Kayaların üzerindeki evlerin çatılarında çanak antenler, çamaşır ipleri ve bacalar köye yaklaştıkça daha net görünüyor. Hava serin. İran’ın uzak bölgelerinde sıcaktan bunalanlar hem tatile, hem de de şifalı sulardan içmek için Kandovan’a akın etmiş. Ağaçların gölgesinde yere kilim açıp piknik yapan aileler var. Orada iki saat geçiriyoruz. Akşam eve, biri Davood’un çalıştığı üniversiteden öğretim üyesi arkadaşı, bir de öğretmen arkadaşı geldi. Üzerlerindeki kamusal giysiden sıyrılınca bir an İran’da olduğumu unuttum. Elinde yüzlük bir votka ve mezelerle Okhtay da işten geldi. Humeyni’nin ölüm yıldönümünde düzenlenen ev partilerinde içki su gibi akıyormuş, stoklar tükeniyormuş, onun dışında evlere servis içki bulmakta sıkıntı yokmuş. O an yaptığım hesaba göre İran’da içki Türkiye’den ucuz. Kızlar Türkçe bilmiyor, İran’ın farklı şehirlerinden. Fatıma nargileyi yaktı. Kadeh kaldırdık, mahpustakilere (Zenduni), gurbettekilere (qarip) ve kimsesizlere (bikes) içelim, dedi Hedieh. Fatıma, birlikte içiyoruz ki birbirimize sataşmayalım, birlikte gülüyoruz ki birbirimize gülmeyelim, o zaman ne duruyoruz, şerefe, nazdrowya, anuşa, vashi. Fatıma’nın sesi güzel, Farsça halk türkülerinden okudu. O gece bir yüzlük votkayı bitirdik, nargile içtik, kalktık arabaya bindik. Şah gölüne gidiyoruz. Kaçar Hanedanlığı devrinden kalma yazlık sarayın bahçesindeki gölün etrafı parklarla çevrili. Okhtay sarhoş, araları sollarken makas atıyor, kimse düdüğe basmıyor, yarışa da girmiyor. Kızlar arka koltukta, sesi sonuna kadar açık müzikte oturdukları yerden oynuyorlar. Peki, polis bizi bu halde yakalasa ne yapar, diye sordum. Kızların ailesini arar, onlar şikâyetçi olmazsa sorun çıkmaz. Sonuçta oradaki polis de Tebrizli Türklerden. Okhtay kırk kırbaç cezası var, diyor. Doktor kontrolünde kırbaçlanıyorsun, yirmiden sonrasını hatırlamıyorsun, durumun ağırlaşırsa kalanı ertesi güne, ama genelde para cezasına çevriliyormuş. Yanında doktor olması beni rahatlatıyor, emniyet kemerini bağlıyorum. Peki ya paran yoksa? Parası olmayan içmiyor. Paraya çevrilen kırbaç cezasını karşılarsan her türlü yasağı çiğneyebilirsin. Düşünce suçlarında para geçmiyor. Hava soğuk, açık havada oturunca soğuktan titriyoruz. Ağustos ayının başı. O an orada bulunanların çoğu alkollü, kimi patatesle karışık kaynamış yumurta dürümü yiyor, kimi de kaynamış veya közlenmiş mısır. Burada bir işkembeci iyi iş yapar, diye düşünüyorum, alkol sonrası açlığı bastırır. Ertesi günü ilk durağım Blue Mosqu. İçeride tavana kadar yükselen pankartın sağ ve sol üst başlarında Humeyni ve Hamaney’in, altlarında ise şehitlerin resimleri var. Şehitlik mertebesinin böylesine kutsallaştırıldığı bir toplumda yetişen bireyin elbette ilk ve en önemli amacı şehit olmaktır. Hristiyan Avrupa ülkelerinde zorunlu askerlik yok, oysa şehitlik makamına sahip İslam ülkelerinde askerlik zorunlu, ama zorunlu askerlik yapan birinin şehit olup olmayacağı dinen tartışma konusu. Azerbaycan müzesi camiye yürüme mesafesinde. İran’ın en büyük ve önemli müzelerinden biri. Şehrin merkezinde yer alan kaleye, diğer adıyla Arg-e Tebriz’e gidiyorum aynı gün. Sadece kapısı ayakta kalan kale tuğladan yapılmış. Beş yüz yıl önce yıkılan bir caminin yerine inşa edilmiş. Devrimden sonra kalenin dibinde yapılan Cuma Camii kaleye zarar vermiş, nitekim birçok yeri de yıkılmış, ama kapısı Tebriz’in orta yerinde dimdik ayakta durmaya devam ediyor. Devrim zamanında idam edilenler bu yüksek kapıya asılmış. Tebriz’de beş yüze yakın şairin mezarı olduğu söyleniyor ve Dünya'da şairler için mezarlığı olan tek şehir. Şairlerin şairi Şehriyarın mezarında Haydar Baba’yı selamlıyorum. "Heyder baba dünya yalan dünyadır / Süleymandan nuhtan kalan dünyadır / oğul verip derde salan dünyadır." Dünya mirası listesinde yer alan Büyük Tebriz çarşısı, İstanbul Kapalı Çarşı'dan büyük ve aynı mimari özelliklere sahip. Çarşının içindeki bir lokantada Abgoşt yedim. Garson, yemeğin yanında tokmak şeklinde bir demir getirdi, nasıl yeneceğini anlattı. Halıcıların olduğu sokak daha temiz ve derli toplu. El yapımı ipek İran halılarının fiyatı üç beş bin dolardan başlıyor. Türkiye’den olduğumu fark eden birkaç dükkân sahibi merakla etrafıma toplandı. Biri, Van'a gideceğim, dedi, güvenli mi? İran güvenli mi benim için, diye sordum. Tabii ki, dedi. Peki, neden Van'ın güvenli olmadığını düşünüyorsun? Televizyonda duydum, dedi, çok tehlikeliymiş. Sen İran televizyonlarında duyduğun her şeye inanır mısın? Hayır, dedi. Peki, neden Türk televizyonlarına inanıyorsun? Bize, televizyonlarda İran’da insanları asıp kesiyorlar, çok tehlikeli bir yer diyorlar, size de Türkiye tehlikeli diyorlar, inanmayın. Haklısın valla, gel bir çay içelim, aç mısın? Çay içmek için oturduğumuz çay ocağında Türkçe konuştuğumu duyanlar etrafıma toplandı. Sohbet uzadı.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR