Sessizlikte Demlenmek
5 Şubat 2019 Kültür Sanat

Sessizlikte Demlenmek


Twitter'da Paylaş
0

Kurumsal bir düzen içinde başkaları tarafından belirlenen mesai saatleri içinde “çalışıyor görünmek” tek üretim seçeneği midir?

Aradığım ifadelerin sessizlikte kıvamına ulaşacağını bilmiyordum. Kurumsal hayat aciliyet duygusu ile birlikte aynı koltuğa kimbilir kaç karpuzu sıkıştırma fikrini benimsetmiş. Bekleme ve anı duyumsamanın aslında ne olduğunu unuttuğumu farkettim. Bazen kolaylık, sessizlikte ve akışta olgunlaşıyor. İtalyanların “la dolce far niente” kavramı “hiçbir şey yapmamanın tatlılığı” demek. Okurken sabrı ve sessizliği, yazarken kendi ifadelerimin müziğini dinlemeyi öğreniyorum. Zorlamak cümlelerin canını yakıyor, belini büküyor. Sözcükleri kendi kaderlerine bırakmayı deneyimliyorum. Biraz başıboş savrulsunlar, dönebiliyorlarsa başladıkları yere geri dönsünler, bambaşka anlam ve açılımlarla mayalansınlar. Bir oyunsallığın içinde kendi paylarına düşenle hesaplaşsınlar. İfadeleri, oyunsallığın gizli geçitlerinden geçirmek, bazen bir şarabın mahzende yıllanmasına benzer yıllanmalarını beklemek gerekiyor.

Edebiyata dönüş yaptığımda pek çok kitabı ve metni eşzamanlı okumaya başladım. Üç şeyi bir arada okumaya çalışırken çoğu kez paragrafların içindeki özü kaçırdım.

Neyse ki kaçırdığımı farkettim. Artık yavaş ve yoğunlaşarak okuyorum. Hâlâ bir aciliyet duygusu içinde olsam da demlenmeyi öğreniyorum.

Akışla olgunlaşmak, yoğun çalışma kültürünün dayatıldığı bir ortam için polemik bir kavram. Çalışmak aslında nedir? Kurumsal bir düzen içinde başkaları tarafından belirlenen mesai saatleri içinde “çalışıyor görünmek” tek üretim seçeneği midir?

Bu konulara zihnimi yorarken okumalarım arasında tesadüfen psikanalist Josh Cohen’in yeni yayınlanmış bir kitabına rastladım.1 Her gün ofisi yüksek ihtimalle, tükenmişlik sendromu, aşırı stres ve anksiyete şikayetleri ile kendisini ziyaret eden danışanlarıyla dolup taşıyor. Cohen, aynı zamanda Londra Üniversite’sinde modern edebiyat teorisi profesörü. Kültür teorisi ve modern edebiyat konusunda makaleleleri de olan çok yönlü bir yazar.

Why We Have To Stop (Neden Durmak Zorundayız?), zaman zaman durmanın, ara vermenin, inzivaya çekilmenin yaratıcı olasılıklarından bahseden, vaka analizleri, anı, edebi eleştiri, felsefe ve biyografi içeriği ile özgün bir eser.

Kitap, Emily Dickinson, Any Warhol, Orson Welles, Rousseau, David Foster Wallace gibi isimleri karşımıza çıkaran bir çekiciliğe sahip.

Yazar, sanatçı, şair, mimar, ressam, tasarımcı diğer bir deyişle, yaratıcı konularla uğraşan bir kişi için durmak, kendi sessizliğine, hayal etme özgürlüğüne ve kişisel yalnızlığına çekilmek, o kişinin zihninde ne tür açılımları besleyebilir?

Emily Dickinson şiirlerine tutkunum. New England’da, ölüm, sessizlik, yalnızlık kavramlarıyla iç içe yaşamış olan bu gizemli kadın şair hep büyüler beni.  

“Ebediyet şimdilerden ibarettir

Farklı bir zaman değildir"2 der, bir şiirinde.

Şiirleri yudum yudum içilir.

Dizelerindeki sessizlik okuruna da dinginlik getirir.

Hollandalı yazar Gebrand Bakker’in Dolambaç3 isimli romanı, bir kadının Galler’in kırsal bölgelerinde çekildiği inzivada kendini arayış hikayesini, Dickinson referansıyla taçlandırır. Roman kahramanı, bize kendini önce, üzerine tez hazırladığı Emily Dickinson’dan ödünç aldığı “Emilie” adıyla tanıtır.  Yanında Dickinson’ın toplu şiirleri. biyografisi ve şairin bir portresi vardır.

İnziva için uzaklara kaçmak ve saklanmak gerekir mi?

Vipassana, her şeyi gerçekte olduğu gibi görmek demek olan, Hindistan’ın eski meditasyon tekniklerinden biri. Kendini ve nefesini gözlemleyerek, yoğunlaşarak keskinleşen bir farkındalıkla hayatın geçiciliğini ve egoyu yenmeyi öğretiyor. Vipassana’nın en önemli özelliği on gün boyunca soylu bir sessizliği gönüllü tercih etmekle ilgili. Bu zaman diliminde meditasyondaki diğer katılımcılarla sözlü veya yazılı iletişim kurmaktan kaçınmak gerekiyor.

Koşulsuz bir sessizlikte teknoloji ve dikkati dağıtan her şeyden uzakta, saatler değil günlerce kalmak kimbilir nasıl değiştirir insanı? Henry David Thoreau, iki yılını Walden Pond’da geçirmişti. Yaşamındaki mucize ve sadeliği anlarda yakalamak için hayatının bu bölümünde sessizliği seçmişti.

Anda kalıp zihni boşaltmak kimi zaman ağırlığı omuzlarımızda fazlasıyla hissedilebilen yorgun ve yılgın sözcük ve düşünceler arasındaki boşlukları bulmamıza yardım eder.

Kendimizi ana çıpalayıp, merkezimize dönebilmemize  olanak sağlar. Bu, kutsal bir ara veriştir. Bizi rahatsız ve mutsuz eden her türlü düşünce ve duygudan mola almadır. Bu mola sonucu dinlenen zihin, gereksinim duyduğu hayaller ve düşüncelerle bağlantıya geçebilir. Nefes aldığı zaman da doğru sözcüklerle tekrar ilişki kurabilir.

Jon Kabat-Zinn anları yakalamak için en iyi yolun dikkat etmek olduğunu söyler. Böylece zihnimizi daha dolu ama anın sinesinde tutabiliriz. Anda kalmak yüksek bir farkındalıkta olmak ve ne yaptığının farkında olmak demektir.  Yazarken ve okurken dikkatle izlemek, gördüklerimizin, duyduklarımızın, hissettiklerimizin hatta koklayıp tadına baktığımız her şeyin farkına varmak estetik duyarlılığımızı keskinleştirir.

Yazmanın katharsis yaratan gücü, akıntıya karşı kürek çekmeden gerçekleştirdiğimiz bir mucize, bir açılım olabilir. Ruh, bir arınma, paklaşma ve saflaşma sürecini deneyimleyebilir. 

Bir çocuğun kendi oyununu özgürce seçmesi, oyunun kurallarını kendi keyfine göre belirlemesi gibi yazmak da bir çeşit oyun olarak algılanabilir. Freud, yaratıcı yazarın da aynen oyundaki bir çocuk gibi davrandığını ve kendi için çok ciddiye aldığı bir fantezi hayatı kurduğunu söyler.4 Burada, oyunun bir eylem, oyunsallığın ise bir tutum ve yaklaşım olduğunu anımsamamız gerekiyor.

Akış yönünde yazarken insan bazen hiç keşfedilmemiş yepyeni yöntemlere rastlıyor. Deneyimli yazarlar bizlere farklı yöntemler sunarken, kendi özgün tekniğimizi de keşfetmemizi önerirler.

Margaret Atwood “yokuş aşağıya kayak yapmak” olarak tanımladığı bir yöntemle yazar.  Yokuş doğrultusunda inişe geçmemizi ve sonra gerekirse dönüp defalarca yeniden yazmamızı önerir.  Metne dalmamızı  ve ellerimizi kirletmemizi öğütler.

Artık yazarken ve okurken, sadece aklın ve kalbin değil, açık bir bilincin gözleriyle de bakmanın zamanı geldi.

Bir metni defalarca yazarken ve okurken dinlenir zihnimiz. Her seferinde yeni bir farkındalık ve keşif duygusuyla demleniriz. 

1 Josh Cohen, Not Working: Why We Have to Stop, Granta Books, 2019

2 Emily Dickinson, Aşk Yaşamdan Önce Gelir / Seçme Şiirler, Çeviren: Dost Körpe, Oğlak Yayınları

3 Gerbrand Bakke, Dolambaç, Çeviren: Türkay Yalnız, Metis Yayıncılık

4 Sigmund Freud, Creative Writers and Day-Dreaming, 1907


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR