Sevim Burak’ın Hayatizleri
1 Şubat 2019 Edebiyat

Sevim Burak’ın Hayatizleri


Twitter'da Paylaş
0

Sevim Burak’ın sayfalarda kalan hayatizlerini keşfetmek için en değerli kaynak, oğluna ve dostlarına yazdığı mektuplardır kuşkusuz.

“Bir devri daim işidir yazmak, boyuna kelimeler ve sen yer değiştireceksin.” (Sevim Burak)

Sevim Burak, 1965’te ilk kitabı Yanık Saraylar’ın yayımlanması sonrasında ya görmezden gelinen ya da dönemin edebiyat iktidarını elinde tutanlar tarafından “bireysel, kapalı, anlaşılmaz” oluşuyla eleştirilen;  öykülerinin yazınsal değeri yıllar sonra anlaşılan,  farklı kurguları ve dilde isyankâr tutumu nedeniyle özellikle 2000’lerden sonra ilgi odağı olan bir kadın yazarımız.  Yaşadığı sürece ne yazık ki yeterince ilgi göremeyen Sevim Burak, son zamanlarda gerçekleştirilen disiplinler arası okumalarla, kadın çalışmalarıyla, akademik araştırmalarla yeniden keşfedilen bir yazar olarak yer alıyor kültürel belleğimizde.

Cumhuriyet’in kuruluş döneminde; 1931 yılında, İstanbul’da dünyaya geldi Sevim Burak. Farklı kültürlerin, dinlerin bir arada soluk aldığı; çocukluğunun önemli bir kısmının geçtiği Kuzguncuk semtindeki mekânlar, evler, sokaklar ve oradaki insan hikâyeleri Sevim Burak’ın edebiyatının temelini oluşturdu, onu ruhen besledi. Türkler, Yahudiler ve Ermenilerin ortak bir “Kuzguncuk kültürü” yarattığı bu özgün kentsel mekân, Sevim Burak’ın yaşantılarından, anılarından, acılarından sızanlarla genişleyip çoğalarak,  metinleri için zengin bir kaynak oldu.  Osmanlı kültürüyle, yeni kurulan Cumhuriyet’in kültürel değerleri arasında kalan bireylerin iç dünyasına da odaklandı Sevim Burak.

Annesinin, sonradan Müslümanlığı kabul eden bir Yahudi olmasıyla ilgili kimi üzücü yaşantılar, Sevim Burak’ın çocukluğunda derin izler bıraktı. On altı yaşına geldiğinde yedi ay arayla hem annesini hem de babasını kaybetti. Küçükken yeterince değerini bilmediğini düşündüğü annesine ve onun, toplumda kabul görmekte zorlanan bir “kadın” ve “azınlık” olmasına; kısacası annesinin “öteki”lik hallerine yoğunlaştı. Yıllar sonra, Güzin Dino’ya yazdığı mektuplardan birinde şunları dillendiriyordu Sevim Burak: “Niye yazıyorum bunları size biliyor musunuz? Küçücük bir kızken burnum çok havalardaydı, şimdi yerlere, yerin dibine indi. Yahudilerden, annemden utanırdım, nefretle karışık.. Annem hep bir gün anlayacaksın der, ağlardı… İşte şimdi bu bir avuç Yahudi, iki tanecik ev, bana anamdan kalanlar… Onun için yazdım Yehova’yı… Gerçek olduğu için gün geçtikçe daha da anlamlar kazanıyor.” (Burak, 2014:27)

Sevim Burak’ın sayfalarda kalan hayatizlerini keşfetmek için en değerli kaynak, oğluna ve dostlarına yazdığı mektuplardır kuşkusuz. Bu mektuplar, oğlu Karaca Borar tarafından düzenlenip bir araya getirildi ve Mach I’dan Mektuplar adıyla ilk kez 1990’da Logos Yayınları tarafından yayımlandı. Bu yazıda, kitabın Mach One’dan Mektuplar adıyla Palto Yayınları tarafından 2014’te gerçekleştirilen 5. baskısını esas aldığımı belirtmeliyim.

Yanık Saraylar adlı kitabının en dikkate değer öykülerinden Ah Yarab Yahova’yı annesine ithaf etmiş, onun için yazmıştı bu öyküyü. Annenin seslerini, annesinin kırık dökük Türkçesini, onun dışlanmışlık hallerini,  toplumda yıllarca yaşadığı derin incinme ve kırılmayı, edebi metnin içinde yeniden kurma çabasına girişmişti Sevim Burak. Onun açısından bir “anneye dönüş”, “aslına dönüş” eylemiydi bu;  kimliğini,  aslen Yahudi olma gerçeğini, toplumsal/simgesel/ataerkil düzenin içinde saklamayı, baskılamayı reddediyordu bir anlamda. Dile getirdiği öykülerde “kadın/azınlık/hasta” olma hallerinin oluşturduğu ötekiliği, dilin, edebiyatın, aklın sınırlarında dolaşarak içtenlikle kurguluyordu.

Çocukluğunda geçirdiği ateşli kalp romatizması nedeniyle ömür boyu kronik kalp hastası olarak yaşaması, sürekli tedavi görmesi ve kendini sık sık ölüme yakın hissetmesi, Sevim Burak’ın içimizi derinden sızlatan trajedisidir. Zamanın çabucak geçip gitmesinden ve yazacakları için zamanının yetmeyeceğinden kaygılanır sık sık. Kalan zamanın azlığını hissediyormuşçasına yazar Sevim Burak: “Daha çabuk yaşamalı insan, daha çabuk yazmalı, daha çabuk düşünmeli.” (Burak, 2014: 26) der. Aynı anda birkaç metni birlikte yazmaya, hızlıca düşünüp aklından geçenleri seri bir şekilde kaleme almaya gayret eder.

Yanıltıcı bir yazardı Sevim Burak. Güzelliklerinin kaynağını gizledi hep. Biçime ağırlık verir gibi göründü, oysa içerikti, insanlardı asıl ilgilendiği. Çevreden kopuk, kendi dünyasına kapanmış snob bir yüksek aydın sanıldı, oysa kalabalığa açılmak, ‘çeşit çeşit insanları görüp en güzelini seçmek’ için çırpınıyordu.

Oğluna gönderdiği bir mektubunda şu cümleleri yazar: “Benim yazı yazmam kendimi bir hücreye, belki kendi içimdeki hücreye kapatmama bağlı. Herkes gibi mutlu olmak için uğraş veremem, kendime aykırı gelen şeyler, mutluluklar, umut, zenginlik, onun getirdiği nimetler… Bunlar benim edebiyatımda yok. Bunların olmadığı tamamen yalnız, ümitsiz bir ortam; her şeyden umudunu kesmiş bir yazarın yazmayı sürdürmesi… Yazdıklarımın konusu kendi kendisi olan bir edebiyat benimkisi.” (Burak, 2014: 122)  Güzin Dino’ya mektubunda “Sadece başımdan geçmiş olan, geride kalan, yaşadığım olayları yazıyorum. Başımdan geçmemiş olayları eski oldukları için yazamam.” (Burak, 2014: 30) diyen Sevim Burak’ın edebiyatının nüvesini; yaşadığı, duyumsadığı, tanık olduğu olaylar ve dinlediği insan hikâyeleri oluşturur. Yaşadıklarıyla yazdıkları arasında canlı ve diyalektik bir bağ vardır Sevim Burak’ın. Yaşantılarını, dinlediklerini, tanıklıklarını yazınsal estetik içinde dönüştürmeye özen gösterir. Düzayak ve kolaycı bir edebiyata yaklaşmadan, kurgularını, yazma yöntemlerini ve dilini, içeriğe uyumlu olarak oluşturan ve dönüştüren yaratıcı bir yazardır o.

Memet Fuat, Sevim Burak’ın Yazı Denemeleri başlıklı yazısında şunları dile getiriyor: “Yanıltıcı bir yazardı Sevim Burak. Güzelliklerinin kaynağını gizledi hep. Biçime ağırlık verir gibi göründü, oysa içerikti, insanlardı asıl ilgilendiği. Çevreden kopuk, kendi dünyasına kapanmış snob bir yüksek aydın sanıldı, oysa kalabalığa açılmak, ‘çeşit çeşit insanları görüp en güzelini seçmek’ için çırpınıyordu. Seçkin bir azınlığın yazarı olmayı kesinlikle istememiş, kitaplarının kapışılmasını, oyunlarının aylarca, yıllarca kapalı gişe oynamasını özlemişti. Ödün vermemiş olması, bağlandığı, doğruluğuna inandığı sanat anlayışından kopmaması, güçlülük diye nitelenebilir. Oysa güçlülükle bir ilgisi yok. Böyle bir sorunu olmadı, ‘başka türlü yazarsam özlediklerimi elde edebilirim’ diye düşünmedi hiçbir zaman. Başka türlü yazamazdı çünkü. Hiçbir sahteliği, takınılmış tavrı yoktu, bir kuramın uygulamasını yapmıyor, etiyle, kanıyla yazıyordu. Birbirine iğnelerle tutturulan kâğıtlar, koltukları, duvarları dolduran, odalardan dışarı taşan kâğıtlar... Hangisi hangisinin başı, hangisi hangisinin sonu, bilinmeyen, aranan, bakılan, yakıştırılan, ‘Tamam, bu bundan sonra!’ diye birleştirilen kâğıtlar... Bir daha, bir daha yazılan... Büyük harfler, küçük harfler, çizgiler, barlar, noktalamalılar, noktalamasızlar, alt altalar, merdivenler, dikdörtgen içindekiler, sağa sola, yana yatmış, çarpıtılmışlar... Resim mi yapıyordu sözcüklerle?” (Memet Fuat, 1984: 23) Doğrusu, hem sözcüklerle resim yapıyordu hem de öykü metinlerinde resim ve fotoğraf kolajlarına yer vererek görsel algıyı derinleştiriyordu Sevim Burak.  Memet Fuat’ın, onun için söylediği “etiyle, kanıyla yazıyordu” ifadesi etkileyicidir. Gerçekten, Sevim Burak, “kalbî” metinlerin yazarıydı; hiçbir önyargı, kuram ya da proje doğrultusunda yazmıyordu. Sahte, yapay ve zorlama değildi, önceden belirlenmiş bir stratejiye göre hareket ettirmiyordu kalemini.

Sevim Burak’ın şaşırtıcı yazma yöntemi de ilgi uyandırmış ve sıklıkla tartışılmıştır. Öykücü Berat Alanyalı’nın dediği gibi, bir anlam terzisi”dir Sevim Burak. Terzilikle, moda evi işletmekle, mankenlikle hayatını kazanan yazar, mesleği olan terziliğin “kesme-biçme-bir araya getirme-teyelleme- bütünleştirme” gibi aşamalarını,  bir yazma yöntemi olarak ustaca uygulamış, ince metin montajlamalarıyla yepyeni anlamlar oluşturmuş olağanüstü bir yazardır. Meslek hayatından hareketle,  yepyeni bir yazma yöntemi oluşturmuştur. O yıllarda bilgisayarın ve dolayısıyla “kes- yapıştır” gibi yöntemlerin var olmadığını düşününce, Sevim Burak’ın öngörülü zekâsıyla ne denli önemli bir iş başarmış olduğunu görüyor; ona bir kez daha hayran oluyoruz.

El yazısıyla yazdığı metinleri, arkadaşı Nebahat Hanım daktiloya çekiyordu. Sevim Burak, daktiloya çekilen kâğıtlardaki yazıları, kendine göre oluşturduğu yeni ve farklı anlamlar doğrultusunda kesiyor;  kâğıtları perdelere iğnelerle tutturuyor, yerlerini değiştiriyor; bazen yerlere, halıların üzerine yayıyor, sonra hepsini bozup yeniden düzenliyor, bu çalışmasına “fal açma” diyordu. Böylece akışkan ve değişken anlamlara ulaşıyor; anlam, bu yöntemle sürekli olarak farklı biçimlerde kendini ifade ediyordu. Derrida’nın “diferansiyel metinler” diye adlandırdığı metinler yazıyordu, ama o, bu sıra dışı yöntemi, harika bir benzetmeyle  “fal açma” olarak nitelendiriyordu. Kısacası,  parça parça metinleri, parçalı kurgusal yapıyı mesleki deneyimlerini yazma sanatına uygulayarak var ediyordu.

Onun, Kafka, Beckett, Joyce gibi yazarları sevmesi boşuna değildir. Bu yazarlar, dilde, yazınsal bakış açısında ve gerçekliğin veriliş biçiminde devrim niteliğinde yaklaşımlar sergilemiş sıra dışı yazarlardır.

İkinci kitabı Afrika Dansı’nın yayımlanmasının (1982) ardından, özellikle yapısalcı dilbilimciler, Sevim Burak’ı gerçekten “anlamış” ve onun farklı bir yazar olduğunu keşfetmişlerdi. Adnan Benk’in, Tahsin Yücel’in desteğiyle çıkardığı Çağdaş Eleştiri dergisinin Mayıs 1983 sayısında, Sevim Burak’ın, dili farklılaştırıp değiştirerek dilin fonetik yapısıyla oynadığı Afrika Dansı kitabı, Feyza Zaim tarafından odağa alınıyor; öyküler yapısalcı yöntemle çözümleniyordu. Sevim Burak, yıllar sonra gelen bu “anlaşılma ve takdir edilme” dolayısıyla çok mutlu olur; oğluna mektubunda yaşadığı coşkuyu içtenlikle ifade eder.

Yazdıkları, belirli çevrelerce “anlaşılmaz” olmakla eleştirilen Sevim Burak, aslında, dil içinde yeni bir dil açıyor; yaratıcılıkla dolu metinlerinde bu yeni dilin işaretlerini ve kodlarını oluşturarak yazıyordu. Toplumun bireye dayattığı; bireyin düş/düşünce gücü ve özgürlüğünü sınırlayan bir üstyapı kurumu olarak dili sorgulayan ve onu parçalayan Sevim Burak, minör bir edebiyatın kapısını aralar. Onun, Kafka, Beckett, Joyce gibi yazarları sevmesi boşuna değildir. Bu yazarlar, dilde, yazınsal bakış açısında ve gerçekliğin veriliş biçiminde devrim niteliğinde yaklaşımlar sergilemiş sıra dışı yazarlardır. Toplumsal sistemi, öncelikle dil üzerinden eleştirmeye özen gösterir; itirazlarını dilden başlatırlar. Sevim Burak bu yazarlardan esinlenmiş; özellikle bir Çek Yahudi’si olan Kafka’nın Almancada oluşturduğu minör edebiyattan derinlemesine etkilenmiştir. Oğluna şöyle yazar: “Benim hocam, tanrım Kafka’dır, bilirsin, o’nu hiçbir zaman aşamayacağım için böyle kötümser yazıyorum ama, bu da büyük bir güç bana Kafka’dan gelen.” (Burak, 2014: 126)

Dünyada ve ülkemizde, kadınların yüzyıllar boyunca tarihten, zamandan, edebiyattan dışlanması; ataerkil yapının ideolojisiyle kurgulanmış olan toplumsal düzenin dışında tutulması anlamına gelir. Sevim Burak, diliyle, edebiyatıyla, bakış açısıyla kendine özgü bir direniş sergiliyordu edebiyat iktidarlarına. Ataerkil sistem içinde kurumsallaşmış olan edebiyat kanonuna, o kanonu var eden eril dile karşı çıkıyor; böylece dil ve edebiyat iktidarlarına saldırıyor, bu konuda dik bir duruş sergiliyordu. Önceden belirttiğim gibi, yaşamından besleniyor, “hayatını edebiyatına dâhil” ediyordu Sevim Burak. Yanık Saraylar sonrasında Afrika Dansı’na kadar on yedi yıl susmayı yeğledi. Susmanın bir direnme ve aynı zamanda bir yazınsal tavır olduğunun bilinciyle hareket ediyordu. Küskündü sanat çevrelerine, kendi deyişiyle “yazı ağaları”na. Ancak, edebiyat iktidarının ve kolaycı okur kitlesinin beklentilerine uygun olarak yazmak istemedi;  doğru bildiği yolda yalnız kalmayı yeğledi. Memet Fuat’ın dediği gibi, o “başka türlü de yazamazdı zaten.” Sevim Burak,  hayatı, her daim oluşan, değişen, gelişen bir edebiyat estetiğine dönüştürdü; kendi yaşantılarını sembollerin ardına saklayıp az ve öz yazarak öyküde yeni bir çığır açtı. Farklılığı, dışta bırakılmışlığı ve ötekileştirilme duygusunu derinden yaşarken, oğluna yazdığı mektuplarında sanat çevresine ve kendini anlamayanlara sitem dolu ifadeler kullanıyor; “ne biçim bir edebiyat diye homurdananlara kabul ettirinceye kadar çalışacağım.” diyordu. Kendi edebiyat ve yazarlık anlayışını dile getirdiği 1966 tarihli, Hikâye ya da İmge ya da Tansık başlıklı yazısında şunları söylüyordu: “Yazarlık, benim insanlık gururumu kurtarabilme aracıdır. (…) hikâyelerimdeki kadınların neden böyle çilekeş olduklarını-erkeklerin niçin kötü olduklarını bilmiyorum. Kim bilir, her şeyin, neden böyle kötü olduğunu bilemeyeceğim-sebeplerini hiçbir zaman bulamayacağım için yazıyorum.”  (Burak, 1966: 300-305)

Sevim Burak, yaşadıklarını, duyumsadıklarını öykü kişileri ve anlatıcılar üzerinden ifade etti; yarattığı kişilerin mutlaka gerçek yaşamla, tanık olduklarıyla ya da kendisiyle temas eden bir noktası vardı.

Sevim Burak, “deneysel edebiyat” alanında ülkemizde akla ilk gelen isimler arasında yer aldı, yıllar geçtikçe yazdıkları ve yazma amacı daha iyi anlaşıldı. Direnişini yeni ve özgün bir söylem içinde güçlendiren Sevim Burak, kendi dil ve söylemini metnin içeriğine uygun bir yazınsal estetiğin içinde geliştirdi. Öykülerinde, türler arasında geçiş yapmayı seven Sevim Burak, Ford Mach 1 için “roman 3 perde” ifadesini kullanmış;  tür özelliklerini reddederek sınırları zorlamış, tiyatro metinlerinde de farklılıklar yaratmıştır. Bazı öykülerini tiyatro havasında oluşturduğu görülür. Eserlerinin herhangi bir yazınsal türe dâhil edilmesi yerine “metin” olarak adlandırılmasını yeğlemiştir.  Bu bakımdan da  “deneysel edebiyat” yazarıdır.

Sevim Burak, yaşadıklarını, duyumsadıklarını öykü kişileri ve anlatıcılar üzerinden ifade etti; yarattığı kişilerin mutlaka gerçek yaşamla, tanık olduklarıyla ya da kendisiyle temas eden bir noktası vardı. Sevim Burak hakkında yazılmış özlü bir akademik metinde şu cümlelere yer veriliyor : “Yaşantısındaki her şeyi metinlerinde malzeme olarak kullanır. Ford Mach 1 isimli romanı yazmak için evdeki eşyalarını satıp araba almış ve oğluyla o dönem İstanbul’da gençler arasında çok meşhur olan araba yarışlarına katılmış, kitabı için malzeme toplamıştır. Maddi sıkıntılarına rağmen antika merakıyla da bilinir Sevim Burak; Üsküdar Çarşısı’ndaki eskicilerle dostluk kurar, antika eşyalara değer verir ve bunlardan hikâye çıkaracağını söyleyerek savunur kendini. Gerçekten de ‘Sedef Kakmalı Ev’de ve diğer pek çok hikâyesinde eşyalar önemlidir; eşyalar, objeler metinlerinde nerdeyse kendi başlarına bir oluş halindedir. Ayrıca Afrika gezisinden de yanında bir sürü mask ve küçük objeyle dönmüştür, sonra bunlardan bir sergi de açmıştır. ‘Afrika Dansı’ hikâyesinde de bu maskları kullanmıştır. Metinlerindeki kişiler de gerçek kişilerdir. Örneğin Yanık Saraylar’daki daktilo kız, yazılarını daktiloya çeken daktilo Nebahat’tir. ‘Ah Ya’Rab Yehova’ adlı hikâyesindeki Melek Hanım, Madam Nıvart ve diğer karakterleri çoğunlukla çocukluğunun geçtiği Kuzguncuk’tan tanıdığı kişilerdir.” (Dodurka, 2010)

Sevim Burak,  Afrika Dansı içinde yer alan On Altıncı Vay ve Bremen Vaporu adlı öykülerinde, geçmişte kaptan olan büyükbabasını öykü kişisi olarak canlandırdı.  Yazar, kendini anlatıcı ya da öykü kişisi olarak metinlerine ustalıkla dâhil etti. Kalp hastalığı nedeniyle vücuduna katater takılmasını, Afrika Dansı öyküsünde, bir hastanın makineyle etkileşimi biçiminde anlattı, farklı bir bakış açısı sergiledi. Öyküde tıbbi rapor söylemine de yer vermesi ilginçti. Oğluna yazdığı bir mektupta diyordu ki: “…sokağa çıkma yasağında mecburen yattığım Cerrahpaşa HASEKİ KARDİYOLOJİ SERVİSİ’nde geçirdiğim ‘Katater’ ameliyatının raporunu Afrika Dansı’nda baz olarak kullandım; şimdi, iki yıl sonra bir rapor daha alacağım, 81 raporunun etkisini kendimde yenip O’ndan Afrika Dansı’nı çıkarttım. Şimdi alacağım raporun etkisi nasıl olacak merak ediyorum; gidip hastaneden alamıyorum, korkuyorum.” (Burak, 2014:33) Az bilinen başka bir gerçek, Sevim Burak’ın o günlerdeki kalp hekiminin, yaşadığımız dönemde sağlık konusunda ezber bozan açıklamalarıyla dikkat çeken Canan (Efendigil) Karatay oluşuydu: “Hastanede Canan Efendigil, benim Afrika Dansı’nı okumuş; öyküdeki raporlar onun verdiği Katater raporlarıydı o yüzden çok beğenmiş. Beni lüks, tek kişilik, banyolu odada parasız olarak yatırdı. Ben de ona Cumhuriyet gazetesinde bir teşekkür edemedim. Dört sütuna teşekkür ilanı 15 bin lira. Bir elime para geçerse o ilanı vereceğim ve gidip raporumu alacağım.” (Burak, 2014: 181) Bu samimi cümleler, yazarın o dönem yaşadığı maddi sorunları da gösterir ve insana hüzün verir.  Mektuplarından birini “Afrika Dansı Anneniz sizi öper” (Burak, 2014: 45) sözüyle bitirmesi, Sevim Burak’ın kendi varlığını öyküleriyle ne denli özdeş kıldığını da gösterir bize.    

Sevim Burak’ın gerçek yaşamdan aldığı karakterlerinden ayrıntılarıyla söz etmek gerekirse; öncelikle, Yanık Saraylar’daki Sedef Kakmalı Ev ve Ah Yarab Yehova adlı öykülerde karşılaştığımız Nurperi Hanım, Ziya Bey ve kardeşleri Affan, Tayyar ve Haydar Beylerin, Sevim Burak’ın çocukluk yıllarındaki komşuları ve tanıdıkları oluşuna dikkat etmemiz gerekir. Yazar, gerçek kişilerin bazılarının isimlerini değiştirmiştir. Gerçek hayattaki Şaziye Hanım, öyküde Nurperi Hanım olmuştur; Şevket Bey de Ziya Bey adını almıştır. “Çocukken Şaziye Hanım’ın Şevket Bey Amcanın evinin üst katındaki odada yaptığın iskambilden evler yıkıldı mı kızar ağlardın. Yoksa benim çocukluğum muydu? ” (Burak, 2014: 56) diyen Sevim Burak geçmişte yaşadıklarını, oğluna yazdığı bu satırlarda şaşırtıcı biçimde dile getirir.

Kuzguncuk’u ve Sevim Burak’ın insan tiplerini,  Salâh Birsel, Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi adlı kitabında, kendine özgü kıvrak, neşeli, ironik üslubuyla anlatır. Sevim Burak’la bir söyleşisinde, o günleri kendisine şöyle anlattığını nakleder: “Ben Kuzguncuk’ta yaratılan bir duygular örgüsüyüm.  Büyük yalnızlıkların öyküsü. Yaşlılarla arkadaşlık etmek, yalnızlık getirir çocuklara. Arkadaşlarımın topu da muşmulaydı. Babaannem, büyükbabam, tümü tılsımlıydı. Hepsinin delilikleri vardı. Onların deliliklerinin çok güzel olduğu kanısındayım.” (Birsel, 2017: 255-256)

Salâh Birsel, öyküye ilham veren Şevket Bey ve Şaziye Hanım’ı şöyle anlatır: “Sevim, bu birbirlerini hiç anlamamış, sevmemiş karı-kocayı da ‘Sedef Kakmalı Ev’ öyküsüne sıfır gümrükle sokmuştur. Şevket Bey, Ziya Bey olmuş, Şaziye de Nurperi’nin arkasına gizlenmiştir.” (Birsel, 2017: 256) Öyküdeki olayların çoğunun gerçekte yaşanmış olduğunu da ayrıntılarıyla dile getirir. Şaziye Hanım’ın, İmros adası şarapçılarından birinin kızı olduğunu ve Şevket Bey’in onu besleme olarak aldığında henüz 12 yaşında olduğunu belirtir Salâh Birsel. (Birsel, 2017: 254) Bu noktada yine bir azınlık ya da farklı bir din ve kültürden olma durumu geliyor aklımıza. Kadın emeğinin görmezden gelindiği, gerçek bir köleliğin Nurperi Hanım üzerinden, kırk yıl süren mutfak ve ev köleliğine dönüştüğü bu öyküde, Sevim Burak yine kadının yok sayılmasını, eve hapsedilmesini, ötekileştirilen bir kadın karakter yoluyla ifade etmiştir.

Ah Yarab Yehova öyküsündeki karakterler yine aynı çevrenin insanlarıdır. Salâh Birsel’den okuduğumuza göre, bu öykünün başkişisi Bilal Bey, gerçekte Cüce Faik Paşa’nın oğludur ve Kız Muallim Mektebi’nde Fransızca öğretmenidir. Paşa’dan kalan köşkte, Kandilli Lisesi müzik öğretmeni olan kız kardeşi Şahende Hanım’la birlikte hayatlarını sürdürürler. Şöyle devam eder Salâh Birsel: “ Sevim Burak, Bilal Bey’i Ah Yarab Yehova öyküsünde bıçak sırtında yürütmüştür.  Bilal Bey’in hanımı Zembul adında bir Romanya Yahudi’sidir. Müslüman olup Sümbül adının arkasına geçmişse de herkes onu kendi adıyla çağırıyordur. Öyküdeki adı Zembul Allahanati’dir. Bilal’in oğlu Feridun da öyküde İsrail dilinde güzel gözlü anlamına gelen Verdul adına bürünmüştür.”  (Birsel, 2017: 252) Öyküde Zembul’un yaşadığı evlilik dışı ilişki nedeniyle, her iki dine mensup olanlar tarafından günahkârlıkla suçlanması, çok zorlu bir insani dram oluşturuyor. Bunun yanı sıra Zembul’un, geleneksel toplum yapısı içinde ötekileştirilmesi, dışlanması, gayrimeşru bir çocuk doğurması, sevgilisinin toplum baskısı nedeniyle evlenmeye razı olmaması gibi meseleler, onun hayatını giderek daraltacak;  müthiş bir kıskaca alacaktır. Sonunda, Bilal, mahallede korkunç bir yangın çıkaracak; Zembul ve Bilal bu yangında hayatlarını kaybedeceklerdir.  2. Dünya Savaşı’nda Yahudilere uygulanan soykırıma gönderme de vardır satır aralarında. Öyküdeki yangın, insanların günahlarının bedeli olarak, Tanrı Yehova tarafından Bilal’in zihni ve elleri kullanılarak çıkarılmıştır;  Yehova’nın gazabıdır bu.  Ayrıntılar yoluyla böyle bir sezgi yaratılır okurda. Birçok yerde Tevrat’a göndermelerin olduğu, ilk sayfalarda Tevrat söylemine benzer cümlelerin yer aldığı bu öykünün, Sevim Burak metinleri içinde özel bir öneme sahip olduğunu belirtebiliriz. Onun, ailede değer görmeyen annesine dönüşünün, ona yönelişinin simgesidir bu öykü. Oğluna mektubunda, Tevrat’a dair şu cümleleri yazmıştır: “Çok ıstırap çekiyorum bilemezsin. Yazamayacağım diye. Nefret ediyorum Dostoyevski, Beket, Kafka ve Joyce’dan gayrısından. Asıl Tevrat’a âşığım. Tevrat, dünyanın başını ve sonunu bir arada veriyor. Tevrat’ı oturup yeniden yazacağım, karar verdim.” (Burak, 2014: 25)

Annesi Anna Maria Mandil’in, uzun süre babası Kaptan Mehmet Seyfullah Burak’ın ailesi tarafından istenmemesi, evliliklerine sıcak bakılmayıp dışlanması ve ötekileştirilmesi; annesinin çaresizlikle Müslüman olup Aysel Kudret adını alması, buna rağmen aile içinde saygın bir konumda olamayışı, Sevim Burak’ın en büyük çocukluk travmalarındandır. Yazar, öykülerinde bu travmayla yüzleşmeye gayret etmiştir. Annesiyle babasının, evlendikten sonra bir yıla yakın süre Zonguldak-Bartın arasında bir gemide yaşamaları,  yoksul bir Yahudi olduğu için yersizyurtsuzluğa mecbur ve mahkûm edilen annesinin trajedisi, kuşkusuz Sevim Burak’ı derinden sarsmış ve pek çok öyküsünde bu hüzünlü hatırayı, dil, kurgu, kişi ve anlam düzeylerinde işlemiştir.

Sevim Burak, ilk kitabına adını veren Yanık Saraylar öyküsünde, geçmişte konaklarda yaşamış ailelerin son fertlerinden biri olan, ama yeni toplumsal düzene ayak uyduramayan hiç evlenmemiş bir kızın dünyasını anlatır.

Bir metninde “Ah Ya’Rab Yehova”yı annesine ithafının nedenlerini şöyle açıklamıştır: “YAZMAK İÇİN - AH YARAB YEHOVA HİKÂYESİNDE İSE – ÖTEKİ ÖYKÜLERİME GÖRE ÇOK ÖNEMLİ BİR FARK BİR BAŞKALDIRI VAR - AH YARAB YEHOVA DOĞUP BÜYÜDÜĞÜM PAŞA BABAMIN EVİNDE BİR TAKIM İHTİYARLAR - bana her şeyi anlatırlardı eskiye ait annemle babam bir gemiyle seyahat ederler hiç karaya çıkmazlardı - Eskiye ait bilgi ve malzemelerden oluşan ilk başkaldırıcı öykümdür. İÇİMDEKİ ÇATIŞMAYI Yıllar süren - ikilem vardı - Bu ikilemi - İçimdeki bu çatışmayı, annemi sisler altındaki mit’i ortaya çıkardım. Ve bu kendimdeki ikilemi annemle babamın çatışması olarak görmeye çalıştım - Bir dereceye kadar da muaffak oldum AH YARAB YEHOVADA - VE DAİMA SİSLER ALTINDA YAŞAYAN ‘ANNE ANNE GÜZEL ANNE’ İMAJINDAN KURTULDUM - AMA EMİNİM Kİ yazdığım sürece annem babam başka isimler sözler altında ortaya çıkacaklar ve başka olaylar yaratacaklar… ve başka anlatım sistemlerini harekete geçirecek bir akimilatör vazifesini görecekler içimde.” (Koçakoğlu, 2006:153)

Salâh Birsel,  Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi adlı kitabında, Sevim Burak’la ilgili başka bir ayrıntıya da yer verir. Sevim Burak’ın öykülerini yazarken sık sık aynanın karşısına geçip kendi yüzüne baktığını; bunu ilginçlik olsun diye değil, onun gereğine inandığı için yaptığını söyler ve devam eder: “Çünkü öykülerindeki kişilerle kendisini her dakika karşılaştırmazsa, onların yaşantılarını kendi yaşamazsa kalbini sıcak tutamaz. Bunun için de Ziya Bey’e, Nurperi’ye, usunu yitirme deneylerine girişen Bilal’e, ölümlü Bayan Zembul’a, ölü evine Danube Bleu Danube Bleu çığlıkları ile gelen Madam Nıvart’a, Fortuna ve Donna’ya ve onların nonalarına, odanın badanalı duvarına, Bağlarbaşı-Kısıklı tramvayına, aslan ayaklı koltuğa, konşimento, manifesto ve çimentoya günün 24 saati çağrı çıkarır. Mach 1 öyküsünü de böyle kantarlamıştır.” (Birsel, 2017: 257) Bu sözleriyle Salâh Birsel, Sevim Burak’ın, yaşadıklarını yazmasının yanı sıra, olayları adeta yaşayarak ve kişileri hissederek yazdığını vurgular.

Sevim Burak, ilk kitabına adını veren Yanık Saraylar öyküsünde, geçmişte konaklarda yaşamış ailelerin son fertlerinden biri olan, ama yeni toplumsal düzene ayak uyduramayan hiç evlenmemiş bir kızın dünyasını anlatır. Asalet meraklısıdır bu geçkin kız; ancak, yoksul düştüğü için çalışmak zorundadır. İçinde yaşadığı yeni toplumsal düzen, Sevim Burak’ın adlandırmasıyla “uğraş düzeni”dir; yaşamak için bu sisteme dâhil olmak ve para kazanmak gereklidir. Öyküdeki geçkin kız, bir şirkette daktilo olarak çalışıp hayatını sürdürmeye gayret eder. Geçmişteki o saraylar yanmış ve saltanat günleri bitmiştir artık. Sevim Burak, daktilo kız karakterini en yakınındaki kişilerden birinden; yazdıklarını daktiloya çeken Nebahat Hanım’dan esinlenerek yaratmıştır. Oğluna yazdığı mektupta ondan şöyle söz eder: “Biliyorsun, Nebahat Teyze, Yanık Saraylar’daki Daktilo Kız tipiydi. Ne tuhaf değil mi, hem benim hikâyelerimin kahramanı hem de onları daktiloya yazan insan… Aslında yeni çıkacak olan Afrika Dansı kitabımdaki BİR GECE YEMEĞİ öyküsü de onun hayatı.” (Burak, 2014: 189)

Üzerinde uzun yıllar çalıştığı ve bitirmeye ömrünün yetmediği Ford Mach 1 adlı romanı hakkında oğluna yazdıklarını okumak ilginçtir: “Sana bir roman bırakacağım. Bu hiç unutulmayacak.. Seninle ikimizin otomobil macerası bu FORD MACH I. Seninle günü gününe takip ettiğim Fenerbahçe yarışları. Otomobiller, benim onların arasındaki heyecanım. Ve sonunda araba almamız ve kendimi araba gibi hissetmem…” (Burak, 2014: 117) Önceden belirttiğimiz gibi, Ford Mach 1 adlı bu son model arabayı satın almak için evindeki antikaları satar Sevim Burak. Tıpkı Sedef Kakmalı Ev’deki Nurperi Hanım gibi, geçmişi yaşatan ne varsa satıp savar. Yazar böylece, yaşanmışlığı ve geçmişi; hıza, tutkuya, heyecana, yeniliğe ve geleceğe teslim eder. Ondaki hız ve makine tutkusu gerçekten dikkat çekicidir.  Salâh Birsel’e şunları söyler: “Arabaların insanlardan ayrılığı gayrılığı yok. Kasıntıları da daha güzel. Coşku veriyorlar insana çünkü. Yarışlara girebiliyorlar. Çünkü onlar güçlü. Çünkü onlar makine. Onları anlatmak içimi açıyor. Mach 1’le olmak çok güzel. Mach 1 her şeyi, her şeyi, eski soylulardan kalmış döküntü eşyaları da yok ediyor.” (Birsel, 2017: 259) Hız tutkusunun ve makine sevgisinin daha çok Fütürist sanatçılara özgü bir duygu ve ifade biçimi olmasından hareketle, Fütürizmin Sevim Burak’ta en azından felsefi düzeyde bir etkisinin olduğu düşünülebilir. Romanda, yazarın arabayla özdeşleşmesi, kendi kişiliğini parçalanmaya uğratması, özgün bir yaklaşımdır. “Aslında romanın kahramanı Palyaço Ruşen, yani Mach’in benliğine giren kahraman bendim. “ (Burak, 2014: 162) der, mektubunda oğluna.

Salâh Birsel’in Ford Mach 1 hakkında yazdıklarına bakınca epeyce renkli ifadelerle karşılaşırız:  “Mach1 o yılın en son model bir Amerikan arabasıdır. Bağdat Caddesinde bir o yana bir bu yana kuyruk sallıyordur. Ford’un, Mustang arabalarının yerine çıkmıştır. 550 beygir gücündedir. Triumoh’lar, Ferrari’ler, Mazda’lar kaç para! Onunla boy ölçüşse ölçüşse bir Barraküda ölçüşebilir ki o da 449 beygir gücündedir. Sevim ilk işe Mach 1’e gönül kaptırmakla başlar. (…) Sevim yavaş yavaş Mach 1’leşmeye durur. Varsa yoksa Mach 1.(…) Mach 1 sonunda roman olmuştur. Çok büyümüş insan olmuştur. Sonra yeniden otomobilliğe dönmüştür. Yeniden insan. Yeniden eşya. ” (Birsel, 2017: 258-259) İçinden başka başka metinler çıkar Ford Mach 1 romanı yazılırken; Afrika Dansı çıkar, Palyaço Ruşen çıkar, Everest My Lord çıkar, ama ne yazık ki Ford Mach 1 bitemez, yarıda kalır… Yazar, Ford Mach 1’ı yazmasından bahsederken Ford Mach 1’ın çok büyük bir çalışma olduğunu, içinden yüzlerce ayrı öyküler, acayip şeyler çıkaran bir makineye benzediğini belirterek,  en sonunda arda kalanların Ford Mach 1’ın kendisi olacağını söyler.  (Burak, 2014: 122)

Görüldüğü üzere, hayatından; yaşadığı hüzünlerden, coşkulardan, öfkelerden, korkulardan pek çok izler, etkiler, yansımalar buluruz Sevim Burak’ın metinlerinde. Yanık Saraylar içinde yer alan ve kendi ölümünü anlattığı İki Şarkı (Ölüm Saati) da zamansal geçişlerle öykü kişisi kadının çocukluğuna ve şimdiki haline gidip geldiği, kapalı ve parçalı yapıda, karmaşık bir metindir. Sevim Burak, anlaşılmazlığı, kapalılığı dert etmeden; kendisini en azından yapısalcı dilbilimcilerin anlayacağı düşüncesiyle, inatla ve umutla yazar. Atilla Özkırımlı, onun edebiyatına dair şunları dile getirir: “Bütün öykülerinde başka kılıklara girerek, bütün özlemlerini harekete getirerek, ne olduğunu, ne olacağını kestirmeye çalışarak, evhamlarını, korkularını körükleyerek, yangına koşarmışçasına kendini anlattı.” (Özkırımlı, 1982: 245)

Ardında bıraktığı o çarpıcı ve sarsıcı metinlerde, sayfa üzerine dağıttığı sözcüklerin ve harflerin anlamsal düzenine dahi akıl yoran, ince ince çalışan Sevim Burak,  mevcut toplumsal sisteme, edebiyat kanonuna, yerleşik dil ve edebiyat algısına, bilindik bakış açısı ve kalıplara göre oluşturmaktan kaçındığı eserleriyle, “geleceğe yazan” yazarlar arasında yer alıyordu.

Düşle gerçeği, hayalle rüyayı bir arada işlemesi, zaman algısını değiştirmesi, dilde anlamı sayıklamalara ve seslere indirgemesi, kurguyu parçalayıp yeniden oluşturarak ince montajlamalarla yazması, bazen şiirsel anlatıma yönelip bazen de kırılmalı, parçalanmalı söylemleri yan yana getirmesi, yazarken büyük ve küçük harflere bile anlam incelikleri yüklemesi, Sevim Burak’ın başkaldırı edebiyatının farklı boyutlarını oluşturur.  “… ben artık öyle, insansı bir sesle, kelimeler bularak, düzgün mü düzgün harflerle, incecik kıvrımlar ve bükülmelerle mantıklı cümleler kuramıyorum, kurmak istemiyorum.” (Burak, 2014: 46) diyen Sevim Burak, simgesel düzen içinde yer alan dil- mantık arasındaki ilişkiyi de reddeder bir bakıma. Şizofrenik bir söylemle, yer yer dili sabuklamalara indirgeyerek anlamın mantıksal bağını koparır; böylece mevcut toplumsal sistemin dildeki eril kodlarını reddederek kendine özgü bir dil oluşturur.   

Ardında bıraktığı o çarpıcı ve sarsıcı metinlerde, sayfa üzerine dağıttığı sözcüklerin ve harflerin anlamsal düzenine dahi akıl yoran, ince ince çalışan Sevim Burak,  mevcut toplumsal sisteme, edebiyat kanonuna, yerleşik dil ve edebiyat algısına, bilindik bakış açısı ve kalıplara göre oluşturmaktan kaçındığı eserleriyle, “geleceğe yazan” yazarlar arasında yer alıyordu. O, ataerkil sistem içinde, kadınların, azınlıkta kalanların, güçsüzlerin, mağdurların dramını görüyor, seziyor, yepyeni bir görme ve ifade etme biçimiyle yazıyordu. Minimalist ve deneysel bir edebiyat tarzı içinde itaatsizliğini ve başkaldırısını incelikle işliyor; metinlerindeki sembollerin ardında derin bir felsefeyi, güçlü bir vicdanı ve sıra dışı bir hayatı çoğaltıyordu. Gençlerdeydi bütün umudu: “Türkiye’de çok bilinçli bir gençlik var… Onlar beni okusun istiyorum. Onun için durmadan çalışıyor ve şunu bunu düşünmemeye, sağlığımdan gelen korkuları bile unutarak, kafamı sadece yazacağım şeylere yöneltmeye çalışıyorum.” (Burak, 2014:140)

“Yanık Saraylar primadonnası”  ve “edebiyatımızın ince montajcısı” Sevim Burak’ı sevgiyle anıyor,  değerini bilen okurların çoğalmasını yürekten diliyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR