Shoah: Başkasının Acısına Bakmanın Bir Biçimi
15 Ekim 2018 Kültür Sanat Sinema

Shoah: Başkasının Acısına Bakmanın Bir Biçimi


Twitter'da Paylaş
1

Birbirlerini bir umut ışığı için hem kollayıp hem ezmek zorunda kalan, baba-oğul bir parça ekmeği paylaşamaz duruma düşen bu insanların bizim de hissedebileceğimiz çok derinden duydukları utanç...

Shoah belgeselinin izleyen kişilerde mutlak bir suçluluk duygusu yaratmak için tasarlandığı birçok kişi tarafından dile getirildi; öyle ki, etkisinden kurtulabilmeniz için bu uzun belgesel-filmi karşılaştırıp değerlendirebileceğiniz pek bir benzeri de yoktu: Bu durum, yani bir başına bir anıt gibi duruyor oluşu, benzersizliği ve etkileme gücü, bütün bu yorumlarda kimi zaman belirgin bir öfke payını, kimi zaman da – ki ben buna daha çok katılıyorum – katıksız bir merak öğesi barındırıyordu: Sahiden de, neredeyse hiçbir tarihsel belge kullanmadan kotarılan bu film, acıyı dramatize etmeye pek de yeltenmeden bunca saklı duyguyu nasıl açığa çıkarabiliyordu?

Acı, yaşayanlar için dolaysızdır; peki ya ona tanık olanlar için? Bir başkasının acısına bakarken, Bataille’in 1910’da Çin’de bir esirin derisinin yüzülmesini gösteren bir fotoğrafa her bakışında kapıldığı gibi, en sonunda bu acının tecelli edip bir özgürleşme hissi yaratıyor oluşuna mı yaklaşırız, yoksa tam aksine, daha da kıstırılır ve bundan suçluluk mu duyarız? Bu sorulara, Shoah’da anlatılanlara ancak uzak bir tanık olarak, kendi kişisel sınırlarımın içinden bir cevap bulabilirim.

Bir röportajında yönetmen Claude Lanzmann, gaz odalarının içeriden bir kanıtına rastlayacak olsaydı bile, bunu filminde kullanmayacağını söyler. Bütün bir belgesel de işte böyle bir paradoksun mantığına dayandırılmıştır: Gaz odalarının varlığı yoktur burada, sadece anlatımı vardır. Dikkati yaklaşık on saat boyunca katliamdan kurtulanların, ona tanık olanların ve katılanların (SS subayı da vardır konuşanlar içinde) ifadelerine, daha çok da görünümlerine çeken film, bu büyük yıkımı yaşamış daha başka görüntülerle, uzayıp giden yeşil alanlar ve terk edilmiş bölgelerle birleştirerek bizi temel bir soruyla karşı karşıya bırakır: Geçmiş, aslında geçmiş midir?

Kişisel belleklerden toplumsal hafızaya açılan birçok güncel ya da yakın zamanlı belgesele kıyasla, Shoah bana kalırsa yine de toplumsal hafızayı büyük bir aciliyetle öne süren bir film değil: Elbette tarihe kalacak ve bu yolla daha nicelerini etkileyecek bir film; ama ona bir görüntüler bütünü, bir kurgu aracı olarak bakacak olursak dikkatimiz her an için daha derinlere, izleyicilerin içsel yanlarıyla birleşecek olan daha müphem ara bölgelere temas edecektir. Filmin ikinci kısmının girişinde, berberlik yaparken tanıklığını aktaran Abraham Bomba, kamplarda henüz gençken beraber çalıştığı on altı berberden biri olarak anımsadığı uzun konuşmasının bir ânında duygusallaşınca, bu en çok yaklaştığımız acıyı hissetme eşiğinde bile, yönetmenin ondan sürekli devam etmesini istemesi bir dengeleyici unsur olarak herhangi çabuk ve dolaysız etkiyi askıya alıyordur. Üç yüz elli saatlik bir toplamdan eksiltilerek oluşturulmuş dokuz buçuk saatlik belgeselde buna benzer görüntüler, bu yüzden bende yoğun ve genel bir suçluluktan önce, orada bana kendi varlığından başka hiçbir güçlü kanıt sunmayan bu kişilerle özdeşleşme, bir olma, onların acısına bakma ve bunu yaparken de neredeyse kendi yüzüm ve bedenimle, bu büyük felaketten kurtulabilmiş insanların yaşıyor olmasını hissetme ve en derinde bunu kutlayan bir özgürlük hissi duyma eğilimi uyandırıyordu. SS subayı Franz Schomel’in bu canice mekanizmanın işleyişini detaylarıyla anlattığı konuşması boyunca, yönetmenin hep daha fazlasını anlatmaya sevk ettiği uzun kısımlar süresince bile, bende bir suçluluk değil, bundan çok daha belirgin bir biçimde, acıyı anlamlandırma ve hissedebilme eğilimi oluşuyordu: Suçluluk hissinin, filme yıllar içinde gelen tepkilerin çoğunun aksine, kültürel ve coğrafi belirlenmişlikleri bile yok hükmünde kılacak ölçüde çok genel bir seyir izlediğine inandırmak istiyor gibiydi benim için bütün bu görüntüler.

Film bir yanıyla da, izleyenleri – başkalarını – etkileme niyetinden çok daha önce, aslında kamplardan kurtulan bu kişilerin acıyı taşıma gücünü yansıtıyordu bence. Birinci kısmın başlarında bir tanık, mezar kazıcısı olarak çalışırken kendi yakınlarının cesetleriyle karşılaşmasını (“Beni de öldürün,” demişti SS’lere) büyük bir durgunlukla anlatıyordu meselâ: Yüz ifadelerinin geneline yerleşmiş olan bir tür vakar ve acıyı ve hayatı kabullenmişlik, her ne kadar hatırlamanın kendisini ve yargılama potansiyelini ötelemiyorsa da, zamanın nasıl geçtiğini, bunun etkilerini bütünüyle veriyordu. Anlamamız ve yaklaşmamız gereken, yalnızca kendi zihinsel veya uygarlık yapılarımız değil, aynı zamanda büyük ölçüde bu kişiler için hâlâ yaşıyor olmanın tam olarak ne ifade ettiği olabilirdi. Tek tek insanlar vardı, bir araya geldiklerinde hafifçe coşkuyla hatırlayıp anlatanlar; benim için filmin değişmeyen belki de tek etkisi buydu: Bu insanlar hâlâ bizimle, işleyen kültürel, toplumsal mekanizmalarımızın içinde bir yerde yaşayıp gidiyorlardı. Bunun karşılığı bana kalırsa suçluluk ve pişmanlık ihtiyacı değil, ne de özeleştiri gibi daha hafifletici sebepler: Kayıp giden, kaybolan daha ince bir şeyler vardı ve bu gerçeğin üzerine inşa edilen onca yaşam biçiminin görünümü, anlatımı.

Biraz daha ileri gidip, filmdeki tanıklıkların (kamplardan kurtulanların) kendilerinden başka çok az şeyi gösterdiğini söyleyeceğim: Sanki en temelde gösterilemeyen bir şeyler vardır ve bunca söz ve hatırlama çabası onlara ulaşmak için değil de, bu kaybın, bu yokluğun bilinciyle şekilleniyordur. Bu ayrım, sözlerle görüntülerin arasına da sızmıştır adeta: Kurtulanlar, kamp içindeki yaşayışın ayrıntılarını, diyelim vagonların sayısını veya bir kerede kaç kişinin birden gaz odalarına gönderildiğini aktarırken bile, tüm bu sayısal detaylar yüz ifadelerinin bahsettiğim durgunluğunu gölgelemez hiç. Acı, daha genel bir şeylerin propagandasına filmin hiçbir noktasında dönüşmemiştir. Acıyı aktarımın kendisi üzerine, her bir tanık aracılığıyla farklı biçimlerde, öznel bir ahlâk da öneriyor gibidir film.

Toplama kamplarının gerçekliğini, oradan çıkanların varlığına sonsuza dek kenetlemiştir bu belgesel; bu felaketi hazırlayan, besleyen ve gerçekleştiren medeniyetimizle bu tanıklıklara, bu sessiz sedasız sözlere ne ölçüde yakınlaşabileceğiz? Bu, filmin başka bir boyutu ve yaşayan değil de yıkıma tanık olanların, onu sonradan değerlendirenlerin (bir yorumcu da vardır içlerinde) yaklaşımlarıyla bir miktar nesnellik kazanıyordur. Abraham Bomba, tanıklığının bir yerinde, onca güçsüz düşmüş ve çaresiz bedenin arasında bir şeyler hissedebiliyor olmanın imkânsızlığından bahsediyordu; bizde hep daha fazlasını duyma, – yönetmenin de yardımıyla – hep daha fazlasını canlandırma itkisi uyandıran bu tanıklıklar uygarlığımızın, insanlığın aldığı yön üzerine etki edebiliyorsa, filmin bir başarısı saymalı bunu: Belki de “imkânı” demeliydim, çünkü geçen onca zamana karşın silinmeyen toplumsal, dinsel çatışmalara bu bir belgeselden çok daha fazlası olan film büyük, şaşaalı olmayan sorularıyla hâlâ ve iyi ki çok önemli bir katkı sunuyor.

Yaşamı, her şeye karşın yaşıyor olmanın güzelliğini de işaret eden bir film Shoah; her bir tanığın yüz ifadesinden, yaklaşımından okuyabiliriz bunu; kesinlikle karamsarlık aşılayan, umutsuzluk zerkeden bir film değil: Bir savaş veya savaş sonrası manifestosu değil her şeyden önce ve asla slogan üretmiyor. İkinci kısmında imha yıllarına daha çok yoğunlaştığı epizotlarda bile, mesela mahkûmların umudunun bir isyan fikrine dönüştüğü ve uzun uzun anlatıldığı anlarda dahi, bu yönü çok belirgin. Filip Müller, Yahudilerin çektiği bunca zulme dünyanın kayıtsız kalışına değinirken ve daha ayrıcalıklı görevi dolayısıyla gaz odalarına gönderilmekten kurtuluşunu hayatın artık bir çeşit anlamsızlığıyla ilişkilendirirken, sözlerinin bir yerinde gözyaşlarına teslim olurken de görürüz bunu; gazdan kurtulmak ve biraz daha hava alabilmek için birbirlerinin üstüne tırmanan mahkûmların savaşını dinlerken de: Az önce bu filmin izleyenlerde suçluluk duygusu uyandırma çabasından çok daha ötesine baktığını belirtmiştim; birbirlerini bir umut ışığı için hem kollayıp hem ezmek zorunda kalan, baba-oğul bir parça ekmeği paylaşamaz duruma düşen bu insanların bizim de hissedebileceğimiz çok derinden duydukları utanç, her anlamda yine bizim suçluluk duygumuza ağır basar – filmin işleyişinin temel yönlerinden birini bu oluşturuyordur.  


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Harun Cantürk
Biraz utanma duygunuz olsa.,biraz bu filmlerden yazılardan ders alsanız bu yorumu ya giriş yaptırarak yaptırmazdınız. Ya da yorum hanesi koymazdınız. Bir de cinsiyetimi soruyorsunuz utan madan. T24 den Doğan akın beyden biraz ders alın.
9:57 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR