Sibel K. Türker: “Her roman bir vazgeçişler toplamıdır bende.”

Sibel K. Türker: “Her roman bir vazgeçişler toplamıdır bende.”


Twitter'da Paylaş
0

"Aslında ben edebiyatta daha dingin bir yapıdan; anlayan, gören, bilen, acı duyanın  sesini yazmaktan yanayım. O da romanın ben anlatıcısıdır; o ve diğerleri arasında aşılmaz, büyük bir uyumsuzluk vardır. Uyumsuzluk benim edebiyatta çıkış noktam. Çünkü hakiki azınlık birey oluştur." Semih Gümüş: Sibel, Mecnun Kelebekler gene iyi bir roman ve sen aynı zamanda verimli bir yazarsın. Bu verimliliği neye borçlusun? Sibel K. Türker: Teşekkür ederim Semih. Her ne kadar kendimi biraz “tembel” buluyorsam da, geriye dönüp ürettiklerime bakınca bunu bir “verimlilik” olarak adlandırabiliriz belki. Aslında ben canı istedikçe yazan, çok da disiplinli olamayan bir yazarım. Keyfimin kâhyasıyım anlayacağın. Ancak başlayınca da sonunu getirmek, dağılmamak, odaklanmak gibi iyi bir özelliğim de var sanırım. Hikâyeye saygı duyarak ilerletiyorum ve sonuna dek sadık kalıyorum. “Benim en önemli işim şu sıralar sensin” diyorum romana. O sırada aklıma ne öyküler, yazmak istediğim ne şiirler geliyor da kılımı kıpırdatmıyorum. Başkasına kapımı kapatıyorum. Kalbim, aklım, düşüncem o romanın oluyor. Her roman bir vazgeçişler toplamıdır bende. SG: Mecnun Kelebekler çok kişili. Her biri kendi sorunlarını bir başlarına yaşayan, elbette dertli mecnun kelebekler. Romanın bu çok kişili oluşu yaşadığımız hayatın görünümünü yansıtıyor mu? SibelTurkerKapakST: Yansıttığını ümit ediyorum. Bu da romanın verdiği gerçeklik duygusuyla ilgili. O yakalanabiliyorsa –her ne kadar işi abartma eğilimim, gerçekten taşma eğilimim de olsa– başarılı demektir. Elbette yaşadığımız hayatın temsili bu kişiler. Hayat çok daha renkli, çok daha olaylı, vukuatlı bir yer. Hikâyeler sonsuz sayıda. En beteri de en güzeli de bu hayatın içinde. Benim yazdığım kişiler sonuçta birer faraziye. Çokluk içinde teklik, teklerin içinde çoklukları arıyorum. O göze, o duyguya sahibim sanıyorum. Bu roman diğer yazdıklarımdan farklı elbette. Çoksesli hakikaten de. Bir gürültüsü de var, gevezeliği de. Aslında ben edebiyatta daha dingin bir yapıdan; anlayan, gören, bilen, acı duyanın  sesini yazmaktan yanayım. O da romanın ben anlatıcısıdır; o ve diğerleri arasında aşılmaz, büyük bir uyumsuzluk vardır. Uyumsuzluk benim edebiyatta çıkış noktam.Çünkü hakiki  azınlık birey oluştur. Ancak toplumumuz kakafonik, ne yapalım? SG: Peki özellikle kadınları anlatmanın nedeni, onları daha iyi tanıman mı, yoksa kadınların iç dünyasının erkeklere göre daha derin ve çok boyutlu oluşu mu? ST: İkisi de. Kalabalık bir kadınlar topluluğu tarafından büyütüldüğümü söyledim hep. Bu aile yapısında erkekler hep ikincil –ve genelde tatsız– rollerde oldu. Benim hayata bakışım da böylelikle anaerkil oluverdi. Bu kadınlardan hâlâ da kurtulmuş değilim. Ömürleri uzun olsun. Çocukluğumdan hatırladıklarım kadınların bitmeyen sohbetleri, sözleri, sesleri, renkleri… hep onları izledim. Geveze olduklarını da düşündüm, ama onlara söz kalmıştı. Hayat denen kısacık, yetersiz  kumaştan neler neler biçip, tersyüz edip, yamayıp tekrar tekrar giyilebilir şeyler diktiklerini de gördüm.Bu da eylemlilikleriydi. Yaşam bitmiyor, tükenmiyor kadınlarda. Bunu Hayatı Sevme Hastalığı’nda da yazmaya çalıştım. Kadınlar içlerinde dünya değil güneş sistemi taşıyor olmalılar. SG: Roman yaşadığımız hayatın acılarını nasıl anlatabilir sence? ST: Tarif etmez, duyurur hissettirir. Yazar bu acıları anlamazsa, yakın durmazsa anlatamaz ki. İyi bir yazar “acı” diye bağırmayan yazardır, onu zaten kalu bela’da kâğıdın içine hapsetmiştir. Yazının rengi, dokusu kılmıştır. SG: Okuduğun romanlardaki hangi roman karakterini sen yazmak isterdin? ST: Çok zor soru. Ben kendi romanlarımdaki karakterlerle yetineyim. SG: Peki bir romanda ilk aradığın nedir? ST: Duru bir görüş ararım. Ego safsatasıyla bulanmamış, bulandırılmamış. Bu bir tür bilgeliktir. Bu bilgeliğin getirdiği bir sesi olur romanın. O da zaten fazlalıkları sevmez, atar. Bu da terazisi, inceliğidir. Gereksiz öfke, kavga sevmem. Dil gösterisini sevmem. Zaten güzel ya da kötü olduğu bilinen şeyi yeniden bana vermeye çalışan buyrukçuluğu sevmem romanda. Bir tür objektiflik de ararım. Ama kafa karışıklığına, yalpalamaya ve mizaha bayılırım. Bu mizah komik olma hali değildir; insanın yeryüzündeki ezeli ve ebedi bahtsızlığına yönelik bir mizahtır elbet. Çünkü insanın çıkışsızlığı da var. Tüm bu saydıklarımın –bu biraraya gelmez şeylerin– mükemmel birlikteliğidir iyi roman. SG: En sevdiğin kitabın? ST: Şair Öldü ilk romanım olduğu için yeri ayrıdır. Çok büyük kederle yazmıştım, ama pek okunmadı, anlaşılmadı sanırım. Meryem’in Biricik Hayatı ise en orjinal üslubu yakaladığım ve tatmin olduğum bir kısa romandır. SG: Bu ülke ne olacak sence? ST: Bu ülke kolay teslim olmaz. Neden? Çok söz var. Çok konuşma, çok yazma, çok görüş bildirme var. Sindirilemeyecek bir şeyler var bu ülkede. Tam anlamıyla doğu toplumu diyemeyiz. Hani lunaparklarda kuklanın başına vurunca başka yerden kafasını kaldırır ya. Bu böyle gider, gider. Oyun alaycıdır, kafa karıştırır, kazandırmaz da. Balyoz komik kaçar. O kuklayız biz, vuran da vursun bakalım. Kafamız yine çıkacak başka delikten. Öyleyiz biz, artık sultana inanamayız, sol gelenek ne denli tahrip edilmiş olsa da muhalif olmaya devam edecek. Sağ nasıl bir insan hazinesine sahip olduğunu bilmiyor bu ülkenin. Aptal yerine koymaya çalıştıkça kendisi aptal oluyor. Tavsiyem bizleri ve ikna edilemezliğimizi bilmeye çalışsınlar. Kolay lokma değiliz. SG: Okuma biçiminden söz eder misin? Neleri, nasıl okuyorsun? ST: Çok düzenli, sistemli okumalar yaptığımı söyleyemem. Ama her zaman okurum, okumayınca içim boşalmış gibi olur, kendimi kötü ve yetersiz hissederim.  Üniversite zamanlarında şimdinin en çok önerilen kitaplarının çoğunu, epey erkenden okumuşluğum vardır. Bu yüzden unuttuklarımın tadına varmak için yeniden okuduğum da olur. Felsefeden hoşlanıyorum. Bu yaz mesela Heidegger okudum, anlamaya çalıştım. Farklı zamanlarda farklı şeylere merak salarım. Bazen tutar sinema kitapları okurum. Bazen şiir okumaları yaparım.  Heidegger’den sonra da tuttum Abdülhak Şinasi Hisar okudum, çok sevdim. Gecikmişim bu harika yazara. İşte böyle zikzak çizerek okurum. Şimdi Gönülçelen’i bir kez daha okuyorum. SG: Sence yazar olmak nedir? ST: Boşluğu varlıkla, varlığı da boşlukla doldurmaktır. SG: Hangi yazarlarla arkadaşlık etmek isterdin? ST: Sallinger’la, Charlotte Bronte ile ve Dostoyevski ile. Fakat üçüncüsü ilkinden de zor. Ben oyun masası sevmem. SG: Yazmanın dışındaki hayatın nasıl geçiyor? ST: Sıradan bir hayatım, ailem ve sorumluluklarım var. Yazara benzemiyorum, öyle bir havam yok gündelik yaşamda. Çoğu kişi de bilmez zaten. Yazarlık gizli mesleğim benim. Supermen gibiyim, hani Clark Kent de basit bir büro çalışanıdır ya. Çizgi dışı yaşamıyorum ama aklım ruhum hep çizgi dışında. SG: Mutlaka okunmalı dediğin üç kitap nedir? ST: Dostoyevski, Yeraltından Notlar; Camus, Yabancı; Celine, Gecenin Sonuna Yolculuk.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR