Sıcak Küvetinde Çıplak, Dipsiz Uçurumla Yüz Yüze (Edebiyat ve Manifestoların Sonunun Ardından Edebi Bir Manifesto) | Lars Iyer
7 Ağustos 2018 Edebiyat Kültür Sanat

Sıcak Küvetinde Çıplak, Dipsiz Uçurumla Yüz Yüze (Edebiyat ve Manifestoların Sonunun Ardından Edebi Bir Manifesto) | Lars Iyer


Twitter'da Paylaş
0

Her yıl ölü biçimler –realizmler, modernizmler, yeni gazetecilikler, oyunsu postmodernizmler– retro salgını içinde son moda şeyler olarak sunuluyor. Edebiyatın cesetle kuklacılık oynamak yerine kendi ölümünü kabul etmesinin zamanı geldi.

I. Dağdan Aşağı

Bir zamanlar yazarlar, tanrılar gibiymiş ve dağlarda yaşarlarmış. Ya sersefil keşişler ya da aristokrat kaçıklarmış, yalnızca ölülerle ve doğmamışlarla iletişim kurmak için yazarlarmış – yahut illa da birileri için yazmazlarmış. Pazaryerinden bihaberlermiş; kabuğuna çekilmiş, toplumdan kaçan insanlarmış. Yalnızlık ve hüzünle damgalı hayatlarına yazıklansalar da, Edebiyat’ın kutsal âleminde nefes alıp yaşarlarmış. Oyun, Şiir, Felsefe ve Tragedya yazarlarmış ve her form bir öncekinden daha yıkıcıymış. Kitapları –eğer yazarlarsa– okurlarına öldükten sonra en azaplı, en çetrefil yollarla ulaşırmış. Yok olmuş hayvanların kemikleri gibi, düşüncelerine ve hikâyelerine bakmaya insanın yüreği dayanmazmış.

Sonraları başka bir yazar kuşağı gelmiş, bunlar dağların aşağısındaki ormanlarda yaşıyormuş, hâlâ yükseklerin hayalini kuruyor olsalar da, ormanın kıyısındaki şehirlere yakın yaşama ihtiyacı duyuyorlarmış ve ara sıra işlerini icra etmek üzere şehir meydanına uğramaya cesaret ediyorlarmış. Kalabalıklar topluyor, zihinleri uyandırıyor, skandallar çıkarıyor, siyasete katılıyor, düellolara tutuşuyor, devrimler ateşliyorlarmış. Zaman zaman uzun süreli dağlara dönüş yolculukları yapıyorlarmış ve geri döndüklerinde, insanlar onların beyan ettikleri yeni sözler karşısında tir tir titriyormuş. Gel zaman git zaman yazarlar yaldızlı, acar, çalımlı kahramanlar olmuş. Sonra şehir meydanında aylaklık eden birtakım insanlar şöyle düşünmeye başlamış: Bu çok hoşuma gitti! Yarım da olsa benim de bir fikrim var, ben de deneyebilirim.

Çok geçmeden yazarlar şehirlerde daireler tutmaya, birtakım işlerde çalışmaya başlamışlar – aslına bakarsanız, bütün şehirler buralara yerleşen yazarlar tarafından işgal edilmiş. Güneşin altındaki her konu üstüne ahkâm kesmişler, söyleşiler lütfetmişler, yerel yayıncı Kutsal Dağ Yayınları’nda kitaplar yayımlamışlar. Hatta aralarında kitap satışlarıyla hayatını kazananlar da olmuş, zamanla bu satışlar düşünce, Olimpiya Şehir Üniversitesi’nde yazı dersleri vermeyi düşünmüşler ve üniversite beşeri bilimlere öğretim görevlisi almayı kesince, “dağ yaşamı”na dair anı kitapları yazmışlar. Reklamcılıkta bilirkişi olmuşlar, çünkü yayıncılık endüstrisinin aslında reklamcılık endüstrisinin bir parçası olduğu ortaya çıkmış ve akıllı olanlar önce reklamcılık yapmışlar, zira zanaatte uzmanlaşmak için iyi bir yermiş burası. Böyle böyle yazarların sayısı okurların sayısını aşmaya başlamış ve okur kitlesinin bir halüsinasyondan ibaret olduğu meydana çıkmış – tıpkı yazının öneminin büyük oranda halüsinasyondan ibaret olması gibi.

Şimdi masanda oturuyor, Edebiyat’ın hayalini kuruyorsun, Wikipedia’da “Roman” başlığına göz atıyorsun tuzlu abur cuburları hüpletip telefonunda kedi köpek videoları izlerken. Bloğuna yeni bir şey post ediyorsun, aklına gelen en derin şeyleri tweetliyorsun, bir trending topic hakkında yazdığın yorum üstüne uğraşıp didiniyorsun, onu daha anlamlı hale getirmeye çalışıyorsun. Dua eder gibi Kafka, Lautréamont, Bataille, Duras isimlerini mırıldanıyorsun, az buçuk anladığın bir şeylerin, akıl almaz ve zamanı geçmiş olduğu halde yaşadığın her günü kaplayan bir şeylerin ruhunu çağırmaya çalışıyorsun. Kendine rağmen gülerken buluyorsun kendini, çaresizce gülüyorsun kendine, gözlerinden yaş gelene kadar gülüyorsun. Orada oturuyor, “Yeni Belge”ye tıklıyorsun; titriyor, bilgisayar ekranına bakakalıyorsun ve acaba ne yazsam şimdi diye dalıp gidiyorsun.

II. Kukla Ceset

Edebiyat’ın öldüğünü söylemek, empirik olarak yanlış ama sezgisel olarak doğru. İstatistiksel göstergelere bakacak olursak, makul bir teşhis. Daha önce hiç olmadığı kadar çok okur ve yazar var. İnternetin yükselişiyle, bir bakıma manidar bir okuryazarlık kültürü de yükselişe geçti. Genellikle birbirimizle konuşmaktan çok birbirimize yazıyoruz. İzlemek veya dinlemektense, hiç olmadığı kadar çok yorum yapıyoruz veya yazıyoruz. Şu sürekli alıntılanan gerçek: Yazarlık programlarından mezun olanların sayısı, Shakespeare’in Londrası’nda yaşayan insanların sayısını geçmiş durumda. Gabriel Zaid’in So Many Books’ta yazdığı gibi, yazarların mantar gibi çoğalması şu anlama geliyor: Yayımlanmış kitapların sayısı yakında insan nüfusunu gölgede bırakacak, yakında yeryüzünde şu zamana dek yaşamış insanlardan daha fazla kitap olacak. Artık telefonlarımızda kütüphaneler taşıyabiliyoruz; kitaplar (baskısı olsun veya olmasın) bir dokunuşta elimizin altında. Kadiri mutlak Amazon, bekası kaim Feed, gayri mahdut Aggregation, Wikihikmet, Öneriler, Like’lar, Listeler, Eleştiriler, Yorumlar. Eşi benzeri görülmemiş türden bir kelimeler çağında yaşıyoruz.

Yine de... başka bir anlamda, başka bir ölçütte, Edebiyat bir ceset, hatta epey de soğumuş durumda. Sezgisel olarak durumun böyle olduğunu biliyoruz, bunu hissediyoruz, bundan kuşkulanıyoruz ve korkuyoruz, hatta bunu kanıksıyoruz. Rüya bitti, imanımız ve hayretimiz uçup gitti, Edebiyat’a olan inancımız çöktü. 1960’larda bir ara, büyük nehirler –Kültür, Edebi Gelenek ve Yüce Eserler Kanonu– iç içe geçti ve sayısız kola ayrıldı, kültür deltasında atıllaşarak alüvyon ovalarına dönüştü. Edebiyat, dikey boyutu olmayan bir kültürde gerçeklik etkisini ölçmek için bir başvuru kaynağı ya da özelleştirilen üniversite sisteminde bir yan dal olarak varlığını sürdürüyor. Önceleri Edebiyat ne idi? Diderot’nun, Rimbaud’nun, Walser’in, Gogol’ün, Hamsun’un, Bataille’ın, en çok da Kafka’nın edebiyatıydı: devrimci ve trajikti, peygamberane ve münzeviydi, ölüm sonrası doğardı, uyumsuzdu, radikal ve paradoksaldı, kâhinler ve yabancılar için bir meskendi, muhalif ve tutkuluydu, kopma ve değiştirme peşindeydi, tasvir etme peşindeydi, evet, ama tasvir ederken paramparça etme peşindeydi, içeri bakan kültürün dışındaydı, dışarı bakan kültürün içindeydi. Bu ruhu taşıyan eserler artık yok. Daha doğrusu, hâlâ var ama ancak eski formların parodisi olarak. Edebiyat kendinin pandomimi haline geldi; ucuz hisse senedi gibi alınıp satılan sonsuz küçük birimleriyle, kültürel anlam ve önemi yüksek enflasyona uğradı.

Bu çöküşün sebebi neydi? Eski sınıf ve iktidar yapılarının ortadan kalkmasına işaret edebiliriz. Kilisenin, aristokrasinin, burjuvazinin çöküşüne, modernist faaliyetlerin kendini karşısında konumlandırdığı o büyük şeylerin çözülmesine. Kant’ın havayı delip geçerek özgürce süzülen güvercini gibi, yazar da Edebiyat’ta bir tür direnç ile karşılaşmaya ihtiyaç duyar, bir şey için mücadele ederken aynı zamanda bir şeye karşı mücadele etme ihtiyacı duyar. Karşısında durulacak birisi kalmamışsa neye karşı mücadele edilir ki? Küreselleşmeden, bütün dünyanın küresel pazarın bünyesine girmesinden, bunun da eski kültürel formları ve milli edebiyatları zayıflatıcı etkisinden söz edebiliriz. Bireyin ayrıksı olmasının klişe haline geldiği bir konuma yükselişine tanık oluyoruz; artık benlik, ruh, kalp ve akıl demografik jargonun bir parçası. Kavgaya tutuşulacak bir gelenek hissi neredeyse yok – geçmişteki yazarlarda olan türden bir yazarlık mücadelesi yok. Günümüz kültüründeki popülizme, yüksek sanat ile popüler sanat arasındaki eski sınırların kayboluşuna, pazar ekonomisine dair kuşkularımızın zayıflamasına işaret edebiliriz. Yazarlar artık kendilerini kapitalizmin karşısında konumlandırmak yerine kapitalizmle ittifak içinde çalışıyor. Kitaplarınız satmıyorsa, isminiz bilinmiyorsa, hayranlarınız imza günlerinize akın akın gelmiyorsa hiçsiniz. Liberal demokrasilerin bayağılığına da işaret edebiliriz: İçinde bulunduğumuz siyasi sistem her şeyi hoş görerek, her şeyi bünyesine katarak hiçbir şeye izin vermiyor. Sanat bir zamanlar muhalifti, ama artık kültürel aygıtlar tarafından tüketiliyor, ciddiyet bile kendini X, Y ve Z kuşakları için bir tür kiç haline indirgemiş durumda. Ciddiye almamız gereken şeyler bunlarla da bitmedi –atmosfer kaynıyor, su kaynakları kuruyor, siyasi dinamikler kendinde felakete yol açma lüksünü görüyor– öte yandan trajediyi kayda geçirecek edebi araçlar da kendini tüketmiş durumda. Küreselleşme, Edebiyat’ı milyonlarca niş pazarına ehlileştirdi ve nesir zevk veren, kullanışlı, enfes, zahmetli, muteber ama hep hafif bir ürün haline geldi. Artık hiçbir şiir devrim kıvılcımlandırmıyor, hiçbir roman gerçekliğe meydan okumuyor, artık böyle şeyler mümkün değil.

Edebiyat’ın tarihi yankı odasında bir ses gibi, her tekrarda sönükleşiyor. Ya da başka bir metaforla ifade edecek olursak, Edebiyat’ın nihayetinde –petrol ve su gibi– sınırlı bir kaynak olduğu, her patlayıcı tezahürle birlikte musluklanarak yakılıp harcandığı söylenebilir. Şayet Edebiyat’ın tarihi Edebiyat’ın ne olabileceğine dair yeni fikirlerin tarihiyse, o zaman modernizm ve postmodernizmin kuyuyu kurutana kadar içip tükettiği bir yere geldik. Postmodernizm –kuşkusuz daha vahim bir ismi olan modernizmden ibaretti– bizi oyunsonumuza getirdi: Her şey mevcut ve hiçbir şey şaşırtıcı değil. Geçmişte her büyük cümle bir manifesto ihtiva ederdi ve her edebi yaşam geleneğin dışına çıkan bir çizgi arz ederdi, ama şimdi her şey fotokopi, dipnot ve rol yapmadan ibaret. Orijinallik bile artık bizi şaşırtamıyor. Üslupsal ve biçimsel o kadar çok taktiğe şahit olduk ki, her parçası orijinal olan bir şey bile ancak meta-niteliksel anlamda yeni; dolayısıyla, paradoksal olarak, hemencecik anlaşılıyor.

Kimileri davul zurnayla eski usüllere dönüş çağrısı yapıyor; Kültür’ün atlı savaş arabalarında dönmesini istiyor, edebiyat yazarlığı için iadei itibar talebinde bulunuyor, fakat bu tantanalı talepler kuşkuyla ve alayla karşılanıyor ya da kâle bile alınmıyor. Antikiteden günümüze kadar bütün “klasikler”in belli bir repertuvar dahilinde tekrarlanma rutini var; örneğin Noel’de Fındıkkıran’ın sahnelenmesi. Edebiyat itibarını yalnızca ayinsel biçimde sürdürür; metroda görülen bir rahibe kadar garip bir şeydir bu. Nasıl oluyor da üçüncü kuşak yazarların en çalımlıları kendilerini Yazar diye ciddiye alıyorlar? Nasıl oluyor da maillerini ve tweetlerini gelecekte onlara minnettar olacak kuşakları düşleyerek arşivliyorlar? Blanchot’nun kapandığı yalnızlık imkânsız hale geldi, keza Rimbaud’nun sürgünü de, Radiguet’nin genç yaşta ölümü de. Artık kimse reddedilmiyor, kimse yok sayılmıyor; böyle bir zamanda herkes bir çaba veya basiret göstermeden hemencecik yayımlanıyor. Yazarlık buharlaştı, yerine reklamcılar ve app developer’lar ile omuz omuza vermiş tuş takımı amelelerinden müteşekkil bir ordu geldi.

Bu yeni düzene müteşekkir olmamız gerektiğini iddia edenler olabilir. Neticede hobi barakandan çaylak bir romancı olarak çıkmak çok hoş değil mi? Hem bir bakarsın insanlar yazdıklarını okur – ay inanmıyorum! İnsanların hâlâ kurmaca okuyor olması da aynı şekilde hayret uyandırıcı. Arkadaşların ve ailen de bunun güzel bir şey olduğunu düşünüyor. Az buz değil, bir roman yayımladın! Peki insanlar hâlâ roman okuyor mu? Al bir de buradan yak! Bir roman yayımlamış olman, arkadaş çevrene göre romanın muhtevasından katbekat daha önemli. Adın Google’da aratıldığında sıcak küvetinde çıplak resimlerinden başka şeyler de çıkacak olması başlı başına bir şey. Demek ki yazar olmanın saygınlığı bir tür uçucu edebiyat kariyerizmine –çabucak unutulan bir kariyere– bırakıyor yerini.

Peki bu kadar kötü olan ne? Pazaryerindeki tezgâhlarda büyüleyici bir boş laf uğultusu satılıyor – mutlu mesut bir hayat için beyaz gürültü. Açın çiçekler açın vesaire. Belki de Edebiyat’ın vefatı belli bir ihtiyacın sonuna işaret ediyor. Belki de bu hayaletin peşini bırakmamız gerek. Ne diye ellerinde absint şişesi, gözleri kan çanağına dönmüş Rimbaud ya da Lautréamont gibi poète maudit’lerin pantomim hayaletine ihtiyaç duyalım ki? Aramızdaki pragmatik zihniyetliler için Edebiyat’ın sonu melodramatik bir modelin sonundan ibaret – psikanaliz, Marksizm, punk rock ve felsefenin çöküşüyle aynı yolu tutan sahte bir umudun sonu. Pragmatik olmayanlarımız ise kaybedilenlerin farkında – kaybı bizzat yaşıyor. Edebiyat olmadığında, Trajedi’yi de Devrim’i de kaybederiz; ki bunlar Umut’a dair en iyi son iki modeldi. Trajedi ortadan kaybolduğunda bir melankoli deryasına batarız, muazzam üzüntüsü trajik olmanın altında kalan bir hayata. Trajediye özlem duyuyoruz, ama trajedi yerini farsa bırakmışken nerede bulabiliriz onu? Şimdilerde edebiyat okumalarında edebi manifestolara yalnızca ayıplama ve küçümsemeyle karşılık veriliyor. Artık bütün çabalar gecikmiş durumda, bütün girişimler sahtekârlık. Ne söylemek ve ne duymak istediğimizi biliyoruz ama yeni enstrümanlarımız notayı tutturamıyor. Do it again ya da make it new sloganları boşuna, çünkü bu iki eylem de teleskopun merceğinde iç içe geçmiş durumda – arabalarına sığamayan sirk palyaçoları gibiyiz. Pessoa’nun sözleri çınlıyor kulaklarımızda: “Hayattan güzellik çıkaramıyoruz, bari güzelliği, hayattan güzellik çıkarmadaki beceriksizliğimizden çıkaralım, diyoruz.” Üstümüze düşen vazife bu; en son ve en iyi fırsatımız bu.

III. Edebiyatın Hastası

 Yazan kişi yazıdan sürülür, peygamber olmadığı ülkeye – kendi ülkesine. – Maurice Blanchot

Her ölüm karşısında olduğu gibi, her felaket karşısında verdiğimiz ilk sapkın tepki inkârdır. Edebiyattaki dâhilerimizi o kadar çok sevdik ki, onların günlerinin sona erdiğini kabullenemiyoruz. Bloomsday kutlama direğinin etrafında dans ediyor ve komünyon ayinindeki gibi Camus ismini dilimizin üstüne koyup damağımıza bastırıyoruz. Şatafatlı ödül törenleri, anısı belleğimizden silinmekte olan başyapıtları belli belirsiz taklit eden romanlara boş yere azamet nişanları bahşediyor. Edebiyatın ruhu bizi terk etmiş olsa da, prestiji, yıkıntıları ve somut varlığı olduğu gibi duruyor. Zamane edebiyatın vahim durumunu yalnızca üç beş yazar gerçekten kavradı. Yalnızca üç beş yazar içinde bulunduğumuz ahval ve karşımıza çıkan engeller üstüne hakikatli bir şekilde yazdı. Eserleri marazlı ve kanibalistik, akla sığmaz ve dehşetengiz, ama aynı zamanda paradoksal biçimde neşeli ve hakikatle çınlıyor. Bu eserlerde bizi özgürleştiren korkunç bir dürüstlük var. Belki de bize nasıl devam edebileceğimizi gösterecek kişiler bu yazarlar.

Tedaviye geçmeden önce teşhisle başlamamız gerek. Enrique Vila-Matas’ın MON-TANO’NUN İLLETİ romanının anlatıcısı bir tür “edebi hastalıktan” mustariptir; dünyayı, edebiyat tarihindeki büyük isimlerin kitaplarında okudukları üstünden deneyimliyordur. Kendisini ve etrafındaki her şeyi, saplantılı olduğu yazarların eserleri ve hayatları üstünden anlamaya mahkûm olmuştur. Vila-Matas’ı MONTANO’NUN İLLETİ’ni yazmaya iten şey, hastalığa bir tedavi bulmaktı – Edebiyat’ı edebiyat yoluyla terk etmek.

Kendi başına bir novella sayılabilecek olan kitabın ilk bölümünde, Montano edebi hastalığından kurtulmak için Nantes’a gider, ama sonunda hastalığına daha beter batmış halde bulur kendini. Şehrin ona tek çağrıştırdığı Jacques Vaché’dir; yalnızca Breton’a yazdığı mektuplarla bilinen efsanevi proto-sürrealist orada doğmuş ve orada intihar etmiştir, ayrıca Breton için de Nantes şehri çok sevdiği Paris’ten sonra ikinci ilham kaynağıdır. Montano bu şehre oğlunu ziyarete gittiğinde, kendini Shakespeare’in zırdeli numarası yapan karakteri Hamlet’in hortlak babası gibi görmekten alamaz.

Montano edebiyata hapsolmuştur. Çaresizce şehri terk etmeye karar verip de ilk treni yakalamaya koyulduğunda, “Bu çok edebi bir şey, trenlerin çok edebi olduğunu biliyorum,” itirafında bulunur; ulaşım araçları da hastalığından nasibini almıştır. Sonra Şili seyahati de bir rahatlama vermez – küçük bir uçakta giderken, o dağlar üzerinden uçarak posta dağıtan Antoine Saint-Exupéry’yi düşünmekten alamaz kendini. Montano yolculuk sırasında sayısız yazarın ismini yâd eder: Danilo Kiš, Pablo Neruda, Alejandra Pizarnik ve daha birçoğu. Montano acı çeker. Onun için her şey edebiyat haline gelmiştir. Dünya edebi mecazlar ve çağrışımlar sistemi gibi gelir ona. Montano intiharı ve her şeye son vermeyi bile hayal etmekten acizdir, çünkü ölüm “tam da edebiyatın en çok söz ettiği şeydir.” Çıkış yoktur – bir tür edebi klişeye ve kiçe dönme riski taşımayan, izleyebileceği bir eylem biçimi yoktur. Zira Montano’nun açmazı Edebiyat’a hapsolmuş olmasından ibaret değildir, bizzat Edebiyat artık zevksiz ve bayağı bir sahne gibi görünüyordur.

franz kafka

Montano enfeksiyonunun kökenleri Kafka’dadır. (Sahiden de son yüz yılda karşılaştığımız, Kafka’nın öngörmediği bir sorun var mı?) Montano, Prag doğumlu yazardan başka “edebiyat-hastası” kalmadığını yazar. “Ben edebiyattan ibaretim,” der Kafka, ama Kafka bu hastalığından bir edebiyat çıkarmayı başarmıştır. MONTANO’NUN İL-LETİ’nin anlatıcısına göre ŞATO, tefsiri gerçeklikle değiştokuş etmenin ve hastalıktan sağlığa kaçmanın imkânsızlığını alegorileştirir. Ama tam da hastalığından edebiyat yaratma fiili bir tür edebiyata dönüşür. Başka bir deyişle, Kafka hâlâ Edebiyat yazabiliyordur, dolayısıyla edebi hastalığı bir süreliğine hafiflemiştir.

Vila-Matas’ın anlatıcısının Kafka’dan da az seçeneği vardır. Kafka için dinsel yapılar çökmüştü, bu da onu alegorinin alanına sürüklemişti, ama Vila-Matas için alegorik yapılar dahi çökmüştür, bizatihi anlatı yapıları bile harabeye dönmüştür. Kafka yine de bir hikâye anlatabilmektedir, fakat Vila-Matas’ın anlatıcısı için bu mümkün değildir. Kafka’nın din için çok geç doğmuş olması gibi, biz de Edebiyat için çok geç doğduk. Montano’nun anlatıcısı edebi efsanelerin hayatlarını ve eserlerini yeniden sahneye koyar, bu figürlerin bizler için ne kadar uzakta kaldığını gösterir; Edebiyat bu yazarların bile uzağında duruyordur. Edebiyat bizden önceki edebiyatçılardan uzaklaştığı gibi bizden de uzaklaşıyor – MONTANO’NUN İLLETİ’nde anlatıldığı üzere, Gide gibi günlük tutan, sonsuza dek bir Başyapıt yazmanın hayalini kuran yazarlardan uzaklaştığı gibi. Zira Başyapıt fikri –hatta bir Başyapıt yazma hayali bile– edebiyatta bir kiç haline gelmiştir. İşte anlatıcının, bizzat edebiyatın Montano’nun hastalığından mustarip olduğunu iddia ederken kastettiği şey de budur: Montano’nun hastalığı –dünyayı Edebiyat kanalından görmek– aynı zamanda artık dünyayı yansıtamayan bir ayna olan Edebiyat’ın hastalığıdır.

“Don Quijote medeniyetin gençliğini temsil eder: Olaylar uydururdu o; biz ise bizi kuşatanlardan nasıl kaçacağımızı bile bilmiyoruz,” diye yazar E.M. Cioran. Olaylar uydurmak, hatta bunları alegorileştirmek, artık pek de mümkün değil sanki. Rüzgâra karşı tükürdüğümüzde olduğu gibi, en ufak edebi hareketimiz geri dönüp suratımıza yapışıyor. MONTANO’NUN İLLETİ’nin ilk bölümünün akıl dolu ustalığında olduğu gibi, aslında komik bir şey olabilir bu. Ama nihayetinde bitkinlik vericidir; kitap üstüne yazan bir yorumcunun dediği gibi, “espriler yavaş yavaş yormaya başlıyor” ve kitap bir “işkence” haline geliyor. Katılmamak elde değil; anlatıcı bir yerden sonra “hikâyenin ucunu kaçırıyor – tabii bir hikâye varsa.” Ama yine de, bu korkunç açmaza rağmen, Vila-Matas sürpriz bir başkaldırı, hatta umut işaretiyle bitirir romanı. Anlatıcı ve Robert Musil devasa bir uçurumun dibinde diz çöker, grotesk bir edebiyat festivalinde birbirlerini kutlayan fiyakalı ve kendilerinden memnun yazarlarla (“edebiyatın düşmanlarıyla”) çevrilidir etrafları. “Zamanın havası böyle,” diye hayıflanır anlatıcı, “ruh tehdit altında.” Ama Musil karşı çıkar: “Prag dokunulmaz... orası büyülü bir halka. Prag onlara hep fazla gelmiştir ve her zaman da fazla gelecektir.” Edebiyat’ın en uç hastalığını teşhis etmeyi amaçlayan bir kitap olarak MONTANO’NUN İLLETİ hâlâ bitmeyen bir şeylerde ısrar ederek sonlanır: Bizimki gibi bir zaman tarafından bile bozulamayan gizli bir direnç noktası vardır.

Şimdi de Thomas Bernhard’a, Montano’ nun illetinden mustarip bir başkasına geçelim. Yapacak bir şey yok, çıkış yok; yapacak bir şey olmadığına ve çıkışsızlığa işaret etmekten başka yapacak bir şey kalmadı. Aynı hikâye defalarca anlatıldı: Anlatıcının büyük projesini gerçekleştirmeye çalışırken karşılaştığı aşılmaz sorunları rivayetinin hikâyenin kendisi olduğu –bir summa’yı, yani ister işitmenin doğasına ister Mendelssohn’un müziğine dair belli bir konu üstüne her şeyi kuşatan büyük muhtasar eseri tamamına erdirecek– bir zaman ve mekân arayışı. Bernhard kendine has konuları –sözümona entelektüel yaşamındaki hınçlar ve sekteye uğramış arzular, Avusturya’daki iktidarın topyekûn tavizlerinin ardından yaşamanın suçluluğu ve acısı, ahlaki çürümeye karşı duyulan tiksinti ve nazizmin sonrasında olanlar– kakofonik bir tema ve bir tür düzyazı çeşitlemesiyle şekillendirir. Bilincin kendini tekrarlayarak oluşturduğu devasa spiraller uzayarak kırılma noktasına gelir, öfke ve hüsran kasırgasına dönüşen helezonlar oluşturur. Kitapları yoluna çıkan her şeyi yıkıp savuran hortumlar gibidir: Mübalağalı içgörüler, acınası dünyeviliklerle birlikte havada uçuşur, Eski Dünya aforizmaları savruk öfke nöbetleriyle çarpışır, büyük ithamlar kıvrılarak bayağı avuntulara dönüşür: bir bavulun değeri, bir hayatın değeri, evcil köpeklerin bütün entelektüel düşünceyi nasıl sabote ettiği, kahvaltının nasıl bir tecavüz olduğu. Dağılıp gitmenin eşiğine gelen cümleleri, yalnızca hayatı –yozlaşmış rejimler altında yaşayan bitik filozofların, biliminsanlarının, müzisyenlerin, yazarların sıkıcı ve yavan hayatlarını– yansıtmakla kalmaz, bu hayatları oluşturan etkenleri bizatihi sahneye koyar.

Yazısının dur durak bilmeyen ivmesi başarısızlığa, tavize, kendi başarısızlığını ve tavizini anlamayanların kurumlu sahtekârlığına duyulan nefrete karşı topyekûn bir tahammülsüzlüğü anlatır. Bernhard’ın hüsrana uğramış karakterleri kendilerine savaş açarak yazmaya –üstatlarını, Schopenhauer ya da Novalis, Kleist ya da Goethe, taklit etmeye– zaman ve mekân bulamazlar, böyle bir taklidin imkânsız hale geldiği bir kültüre savaş açarlar. Bernhard, bütün eski Kültür’ün, bütün Edebiyat ve Felsefe’nin anafora kapılarak akıp gittiği bir tahliye deliğinin adıdır. “Edebiyat düşmanları”na –ODUN KESMEK’in katlanılmaz akşam yemeği partisindeki devlet sponsorlu sanatçılar, oyuncular, yazarlar, besteciler– hakaret yağdırdığında bile dehşet içinde Kültür’ün intiharının yasını tutar. Bernhard, BETON’daki sosyete işkadını kız kardeşte ete kemiğe bürünen gayriedebi bir yaşama dair nefret dolu bir hülyaya saplanmıştır; hatta BİTİK ADAM’da öne sürdüğü gibi, sanatsal bir uğraşın olası tek sonucu intihar, delilik ve aşağılık bir fiyaskodur.

Haliyle Bernhard’ın ironisi şudur: Anlatıcıları yeniden başlamak için bile olsa tekrar tekrar başarısızlığa uğrasa da, Bernhard konuşmanın bir yolunu ve formunu bulmuştur. Müzisyenleri müzik yapmayı unutmuş olabilir, müzikologları müzik üstüne tek bir cümle bile yazamıyor olabilir, ama Bernhard kendisi için olan bir müzik yapmıştır. Grotesk bir senfonidir bu, belki de farsa varan, gülünç, saçma, yüreği kara bir valstir, fakat reddiye nağmesinde heyecan verici, hatta bir adım ileri gidersek, güzel bir şey vardır. Bir kez daha, Vila-Matas’ta olduğu gibi, ancak dipsiz uçurumun eşiğinde hatırlarız dokunulmaz olanı.

Thomas Bernhard

Kendi ölümüyle yüzleşip hayatta kalan edebiyata son bir örnek: Bolaño’nun VAHŞİ HAFİYELER’i, vanguardist pratiğin imkânları çöktükten sonra 1975’te edebi bir vanguard yaratma girişimine dair bir kitap. Siyasi devrimlerin kaçınılmaz başarısızlıklarının ayyuka çıkmasının ardından yazılmış, politik devrime dair bir kitap. Roman edebi avangarda dair, ama edebi avangardın gerektirdiği kavramsallaştırma ve üsluplaştırmaya karşı koymaktan geri durmuyor. Edebiyat ve Devrim arzularının parodisiyle kendini tüketen tutku dolu, mest edici bir roman – Bolaño’nun deyişiyle “kendi kuşağıma yazdığım bir aşk mektubu.” Son zamanlardaki bütün romanlar gibi çok geç gelen bir roman, ama diğerlerinden farklı olarak bu gecikmişliğin üzerine gitmenin bir yolunu buluyor. VAHŞİ HAFİYELER bu bakımdan yazar olmaya heves eden herkesin çağdışı rüyalarımız hakkında usulüyle nasıl konuşabileceklerine dair başka bir model sunuyor.

Kitabın sözümona kahramanları, Damardan Gerçekçiler adındaki edebiyat “çetesi”nin liderleri olan Ulises Lima ve Arturo Belano romanda nadiren uzun süre sahnede kalır. Genellikle birbirlerinden uzakken duyarız onları; Bolaño hikâyeyi iki ayrı anlatıcı yoluyla aktarır. Hem olumlu hem de olumsuz değerlendirmelere tabi tutulur bu ikili – patavatsız ve heyecanlı hukuk öğrencisi Madero diye bir hayranları vardır, zira VAHŞİ HAFİYELER de Madero’nun komik ve zekâ dolu günlüklerine dayanır, öte yandan onlara karşı küçümseyici tavırda olanlar da vardır. “Belano ve Lima devrimci değillerdi. Yazar da değillerdi. Bazen şiir yazdıkları olurdu, ama sanırım şair de değillerdi. Uyuşturucu satıyorlardı,” der Bolaño’nun bir anlatıcısı. “Damardan gerçekçiliğin olayı... ahmak bir kuşun ay ışığında bunakça horozlanmasıydı, esasında ucuz ve anlamsız bir şeydi,” der bir başka anlatıcı. En nihayetinde Edebiyat ve Siyaset’in bittiği bir zamanda hâlâ edebi ve siyasi pozlar takınmaya çalışarak dünyayı dolaşırken “felaket ya da dipsiz uçurum”a doğru yol alırlar. “Partiler için savaştık, onlar galip gelseydi, bizi hemencecik zorunlu çalışma kampına yollarlardı,” diye yazar Bolaño kendi kuşağından söz ederken. “Savaştık ve bütün cömertliğimizi elli yıldan beri ölü olan bir ideale harcadık.”

Bile bile kendini ölü bir ideale harcamak – işte VAHŞİ HAFİYELER’deki hâkim hava bu. Bolaño’nun derinden kavradığı şey –ki bu hem altüst edici hem zıvanadan çıkarıcı bir şeydir– artık hakkında yazılabilecek tek şeyin Edebiyat’a epilog olduğudur: Edebiyat’ın geçerken bıraktığı izlerin peşinden dizleri üstünde sürünerek giden insanların hikâyesi. Meta-oyunbazlık ya da solipsizm türünden basit bir şey değil bu; söz konusu olan, gerçekle yüze yüze gelebilmek. Milyonlarca yazarın, kiç şeyleri geviş getirdiğinin farkında olmadan taptığı edebi formları taklit ettiği bir kültürde yaşıyoruz. ÖZGÜRLÜK’ün Flaubert olamayacağını hepimiz biliyoruz, öte yandan bu kapının bize neden kapalı olduğunu da pek anlayamıyoruz. Her yıl ölü biçimler –realizmler, modernizmler, yeni gazetecilikler, oyunsu postmodernizmler– retro salgını içinde son moda şeyler olarak sunuluyor. Edebiyatın cesetle kuklacılık oynamak yerine kendi ölümünü kabul etmesinin zamanı geldi. Asla yaratamayacağı şeylerin hayalini kuran bir kültürün farsı hakkında doğrudan konuşmalıyız, çünkü bu fars bizim trajedimiz. İçinde bulunduğumuz durumun bunalımıyla ve acı gülünçlüğüyle yüzleşmeliyiz. Yoksa neden Bolaño’nun anlatıcıları İsraillilerin hapishane hücresinde kendi sonlarını beklerken dev yaraklı cüceler çizsinler? Ya da Madero ve yoldaşları neden Cesárea Tinajero’yu arayışlarının sonuna yaklaşırken, VAHŞİ HAFİYELER’in son sayfalarında yer alan karikatürler üstüne tahmin yürütme oyunu oynasınlar? İşte bunlar, Edebiyat’tan sonra yaşayan insanların hal ve hareketleri. Bir kez daha, Cervantes’te olduğu gibi, en sürükleyici anlatı Edebiyat’ın hayatımızdaki rolü, fakat bu rol, günümüz gerçekliğine taşındığında, eblehler ordusunu –sözümona romancıları, sözümona devrimcileri, eleştirmenleri, felsefecileri, blog editörlerini, dergi abonelerini ve sözümona entelektüelleri, kısaca hepimizi– hipnotize eden mağlup bir mevcudiyetten, bataklık üzerinde zincirlerinden kurtulmaya çalışan bir ahmak aldatan heyulası olmaktan ibaret.

Roberto Bolaño

IV. Uyanış Halinde Ne Yazmak Gerek

Gani gani umut var, sonsuz umut, ama bizim için değil. – Kafka

İşte geldik dağın öteki yüzüne; yazar-atalarımızın bir zamanlar büyü yaptıkları, fırtınaların kasıp kavurduğu kocaman yüksek düzlüklerin nostaljisi içindeyiz, ama kendimiz alçak düzlüklerde yaşadığımızı da unutmadık. İşte geldik Edebiyat ve Kültür’ün sonuna; çırılçıplak, perperişan, utanç içindeyiz. Eski püskü çizmeleri eze eze ağır aksak yürüyen çocuklarız. Belki de Bernhard ve Bolaño bile taklit edemeyeceğimiz kadar büyükler! Belki de David Shrigley ve Ivan Brunetti gibi saçmasapan şeyler çizen sapkın karikatürcüleri okumalıyız. Bizzat seçtikleri ifade biçimi bile feci sonlarını nasıl kucakladıklarını gösteriyor. Bilgisayarlarımızın fişini çekmeli, kitaplarımızı sandığa kaldırmalı, okumayı ya da umursamayı öğrendiğimizi unutmalıyız. Ama yazıp çizmekten kendini alamayanlarımız için işte birkaç öneri.

Edebi olmayan bir sadelikle yazın. Oyunun bittiğini, her şeyin sona erdiğini söyler bu. VAHŞİ HAFİYELER’in üslubu, anlatıcı seslerin ustalıkla aktardıkları huzursuzluklarına rağmen gözle görülür biçimde gayriedebi, neredeyse gayrizarif. “Nefes kesen bir doğrudanlığı” var. Bernhard bile, bütün dilsel eğip bükmelerine rağmen, son kertede dokunaklı bir sarihlikte yazar, süsleyip püslemekten uzak durur, öte yandan şikâyetinin özünü tükürmekten geri kalmaz. Dipsiz uçurum, bir tanık beyanındaki gibi istikrarlı biçimde açık ve net olmayı gerektiriyor; olan biteni anlatan bilirkişinin raporundaki ertesi gün itidalini gerektiriyor. Edebiyat artık Bizatihi o Şey değil. Edebiyat artık o yok olmuş Şey’e dair.

Kapalı formlardan uzak durun, başyapıtlardan uzak durun. Başyapıt yaratma güdüsü bir tür nekrofilidir. Yazı her tarafından açık olmalıdır ki, gerçek hayatın –karanlık ve komik olan hayatın– cereyanı sayfaları yıkıp geçsin. Vila-Matas kurmaca metin yazan herkesin, bir imgenin kendi kendine ortaya çıkması için ellerini göstermesi gerektiğini söylüyor. Ama bu, Edebiyat’tan sonra gelen edebiyat anlamında ellerini gösteren fars hayatın bir imgesi. Yazar, dâhi maymunu oynamayı bırakmalı. Bunun yerine “maymun olarak yazar”ı, “ebleh olarak yazar”ı koymalı. Ama komedyen olma kibrine de kapılmayın. Siz bu komedideki basit insansınız; evren de komik adam. Bu yüzden zevzek ya da sevimli olmaya çalışmayın, espri patlatmayın ya da utangaç rolü yapmayın; vücudunuzu ve kalbinizi gülmekten kırıp geçirecek acı dolu, arındırıcı kahkahaya ve şamataya izin verin.

Bu dünya hakkında yazın, ne yazarsanız yazın, ölü rüyaların hüküm sürdüğü bir dünya hakkında yazın. Umut’un, İnanç’ın, Bağlanmalar’ın, mağrur Ciddiyet’in yokluğuna işaret edin. Koptuğumuz geçmişe ve bizi mahvedecek geleceğe işaret edin. Edebiyat olarak, Siyaset olarak, Hayat olarak mümkün olan ama artık bizim için mümkün olmayan türden bir umut hakkında yazın.

Sahtekâr olduğunuza dair algınızı kaybetmeyin. Siz bir Yazar değilsiniz, en azından eski anlamda. Gerçekten bir Kitap –Gerçek bir Kitap– yazmadınız. Hiçbir geleneğin, hiçbir akımın, hiçbir vanguardın parçası değilsiniz. Her ne kadar delice şişinseniz de, Edebiyat’ta gerçek anlamda derdine düştüğünüz bir şey yok. Ayrıca çok az insan gerçekten okuyor – bu gerçeği de unutmayın. Hiç kimse okumuyor, budala! Okurdan çok romancı var. Üstüne üstlük öyle çok kitap var ki...

İçinizdeki karanlık duyguyu kaybetmeyin. Sonun yakın olduğunu unutmayın. Parti sona erdi. Yıldızlar uzaklaşıyor ve karanlık gökyüzü size ve salaklıklarınıza kayıtsız. Bolaño’nun karakterleriyle Sonora Çölü’nde kaybolmuşsunuz, arayışın sonundasınız, her türlü arayışın sonundasınız. Çölde vakit öldürmek için aptal saptal karikatürler çiziyorsunuz. İşte bütün külliyatınız bundan ibaret: çölde vakit öldürmek için çizilmiş aptal saptal karikatürler.

Cömert olmayın, iyiliksever olmayın. Kendinizle ve yaptığınız işle alay edin. Vahşi sanat; tıpkı senin kanibal olman gibi. Unutmayın ki, bir şey öldüğünde, milyonlarca yıl kargalar tarafından didiklendiğinde, çakallar tarafından kemirildiğinde, üstüne tükürülüp unutulduğunda, işte ancak o zaman o çiğnenmemiş son kemik kırıntısını bulabiliriz.

İngilizceden çeviren: Oğuz Tecimen


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR