Sığınak
20 Nisan 2019 Öykü

Sığınak


Twitter'da Paylaş
1

Akşam yemeğe gelecek misin? Evden çıkmadan önce duyduğu son söz. Ceketini almak için yatak odasına döndüğünde karşılaştığı çoktan ayılmış gözlerde onu rahatsız eden bir yan var. Bir ev arkadaşına ait değiller, eski bir kocaya da. Ama az önce çıktığı yatağa, adamın yanında boylu boyunca uzanan, kendinden arta kalmış boşluğa bakınca ona hak vermiyor değil. Geleceğim. Su kaynarken çiçeklerin sulanması, perdelerin açılması, hafif bir makyaj, manzarası yeni binalarla kapanmış balkonda içilen bir bardak acı kahve, yanında bir dal sigara, telefona düşen mesaj: Bugün 9:00’da rektörlük binasının önünde… Bu eylem çağrısı onda karşılıksız kalacak. Kütüphaneye kapanıp tezine çalışması, ardından Gökçe’yle buluşması gerek. Her ne kadar kendi seçtikleri rektör yerine bir başkasını atamalarını onaylamasa da son günlerini böyle geçirmek istemiyor. Bıktı. Kuşların çığlıklarını duyuyor uzaktan. Kahvenin kalanını lavaboya döküp evden çıktı.

Emrah bugün yağış olacağını söylemişti ama görünürde bir şey yok. Yalnızca boğucu bir grilik, biri gökyüzünü bütün gücüyle yeryüzüne itiyor sanki. Dönem boyunca bitmeyen kaldırım taşlarının yenilenmesi işi yüzünden delik deşik edilmiş yolda yürürken can sıkıntısıyla söyleniyor. Kara sprey boyayla kapatılmış graffitiler şehrin özeti. Bir an duvardan fışkıran bir yanı siyah boyadan kararmış bir yanı yeşil yosun öbeklerini fark ediyor. Parmağını üzerlerinde gezdiriyor. Yaşamın sürdüğünü kanıtlayan yumuşak, ıslak bir his. Binanın önünde bir leğenin içinde porno kaset satan bıyıklı adam, avlusunda toplanmış kalabalık, kulübesinin yanında eyleme katılanların fotoğrafını çeken güvenlik görevlisi, fişlemek adına yapılan kurnazca planlar, bir ses adını söylüyor sanki, Deniz, oralı değil, rektörlük binasının önünden transit geçip arka kapıya ilerliyor. Kasvetli dev kolonların arasında sıkışıp kalmış o kalabalık, Deniz’e toplama kamplarına götürülen Yahudileri hatırlatıyor. Kütüphane binasının duvarlarında kurşun izleri var. Burası hayatında gördüğü en soğuk yer. Yüksek tavanlı, karanlık, kasvetli koridorlar ve onları ısıtamayacak kadar küçük kalorifer petekleri. Üşüyor. Sağdaki bigisayarların birinden birkaç kitap sipariş ediyor. İçerisi neredeyse boş, kendi işinden başka hiçbir şeyle ilgilenmediği açıkça anlaşılan birkaç kişi, hassas olmadıkları söylenemez belki ama umursamazlar. Dağınık saçları, gözaltı torbaları, sıradan giysileri, metal çerçeveli gözlükleriyle fiziksel olarak hiçbir çekiciliği, ışığı olmayan insanlar. Çirkin değiller, sanki ruhlarının çekinikliği onları bedensel olarak da sindirmiş. Şimdi kendisi de bu gruba katıldı. Onlarla olmak, dışarıda alevlenen protestodan uzak kalmak canını sıkıyor. Yine de kendini terbiye etmeli, disiplini elden bırakmamalı ve planladığı saate kadar burada kalıp teziyle uğraşmaya devam etmeli. Artık orada olmanın ve bir şeyleri değiştirmeye çalışmanın kendi yaşamını engellemekten, yoluna taş koymaktan başka bir işlevi olmayacağını biliyor. Yalnızca vakit kaybı. Hâlâ bir ümidin olduğu o eşik çoktan aşıldı. Hiçbir şey değişmeyecek. Bunu kimse anlamak istemiyor. Başını kaldırıp oradaki insanlara bakmadan işini yapmalı, neye dönüştüğünü görmemeli. Gözleri, önündeki kitabın satırlarında gezinirken adını seslenen arkadaşının kendisi hakkında ne düşündüğünü merak ediyor. Hayal kırıklığı. Artık çıkarcı, bencil bir Deniz onun gözündeki. Vazgeçti, güçsüz, kendi geleceğinden başka bir şey umurunda değil. Kurtul şu kalıtsal rahatsızlıklardan, işine bak, diye söyleniyor kendine. Kim ne düşünürse düşünsün. Başını kaldırıyor, istediği kitaplardan henüz bir ses yok.  Kütüphaneciyle konuşan Franz’a takılıyor gözü, adam masanın kenarındaki pirinç topuzu sağ avcuyla kavramış, okşuyor. Bunda Deniz’e erotik gelen bir yan var. Onu çok hoş buluyor, öbürlerinden farklı. Burada doğmuş insanların  maruz kaldığı hiçbir şeye maruz kalmamış o. Gelişimini tamamlamış bir bedenin ne tür ruhsal aşamalardan geçtiği çıplak gözle anlaşılabiliyor demek. Acaba kendisinin de şimdiye dek gördüğü tek erkeğin Emrah olduğu anlaşılıyor mudur? Uzunca bir süredir kimseyle temas etmediğinin, yaşamı boyunca maruz kaldığı baskının, özgürlüğü yalnızca zihninin içinde yaşamanın verdiği yorgunluğun izleri var mı bedeninde. İşte orada, bütün açıklığıyla duran, bir türlü kayıtsız kalamadığı şey başka bir yaşam. Deniz’i kışkırtan, içini onca zamandır kemiren şey bu. Onlara kulak kesiliyor. Franz sınıfı için kütüphaneciden bazı notlar istiyor. İçi boşalmışları yaşama döndürebilecek bir ses. O ses, karşısına geçip Emrah gibi Budala’nın pembe diziden hallice saçma bir roman olduğunu iddia etmez, emin. Seminerler, radyo ve televizyon  programları arasında mekik dokuyorlar, akademisyenlerle dolu partiler, yemekler, ön sevişmeye katılan şiirler ve her iki tarafın da izlemeye gönüllü olduğu yeni çıkan festival filmleri, tiyatro oyunları, konserler. Bütün o kuru kalabalığın arasında parlayan bir çift, ışıl ışıl, birbirine hep aynı ateşle bakan gözler, öpüşen dudaklar ve uzanıp dokunmaya erinmeyen eller. Yaşam orada. Mükemmel uyumda. Franz’ın Deniz’in pürüzsüz göğüs arasında kayan parmak uçlarında, kulağına fısıldadığı dizede. Üst üste attığı bacaklarının arasında kalan pubik kaslarını gevşetip sıkıyor. Bir gözü önünde açık duran kitapta. Ve bitti. Franz kütüphaneyi terk ediyor. Sonrası hep aynı; yaşanan hazzın tepesine bir anda biniveren anlamsız pişmanlık. Çaprazındaki masada harıl harıl çalışan kadın şimdi başını kaldırmış ona bakıyor. Deniz utandı, kadının gözleri bir röntgen makinesi. Ahşap masanın halkalarında parmaklarını gezdiriyor, üstüne kazılı isimleri okuyor. Hepsi buradaydı, şimdi neredeler? Bu kadar yeter. İstediği kitapları getirmeyecekler, sıkıldı. Hızla toparlanıp binayı arka kapıdan terk ediyor. Avluda kopan kıyamete, ardına baktığında demir parmaklıkların arasından görünen ama tam olarak seçemediği karmaşaya sırtını dönüp güneşin ince bina aralarından bir zorba gibi sızmaya çalıştığı, yürümekten artık nefret ettiği o soğuk ve loş sokaklarda küçülerek kayboluyor.

Emrah haklı çıktı. Yarım saat içinde her şey tepetaklak olmuş. Yeryüzüne ulaşabilmek için metronun merdivenlerindeki şelaleyi güçbela aşıyor, yeni seferler iptal, su dolu çukurlara bata çıka Gökçe’yle buluşacakları kafeye varıyor. Berbat bir gün. Anımsadığı tek güzel şey fakülteden ayrıldıktan sonra gördüğü, üzerindeki göğü dans ederek terk eden minik, siyah kuşlar. Kafeteryanın balkonundan arka bahçeye bakıyor, sağanaktan kaçıp buraya sığınan kalabalığa. Hiçbiri onun gibi ıslak değil. Zamanlamaları iyi olmalı, diye düşünüyor, yağmur başlar başlamaz kendilerini buraya atmışlar, belki başlamadan önce, yuvarlak ahşap masaların etrafındaki taburelere oturmuş içiyorlar. Sanki dışarıda kıyamet kopmuyor. Gökçe de orada, bahçenin ortasında her daim sapasağlam duran çam ağacının hemen yanındaki masada. Deniz’in burada en sevdiği şey o ağaç. Dökülen iğne yapraklar, sert kabuklu gövdede akışan reçine, etrafa saçılan minik kozalaklar. Kafe defalarca el değiştirse de şimdiye dek ona dokunan olmadı. Garsonlara takılıyor gözü, ellerindeki tepsilerde bolca bira ve renkli emaye kaplarındaki bebek patatesler var. Acıktığını hissediyor, yemek kokularını içine çekiyor. Yağmur bahçeyle aralarına girmek istercesine çarpıyor cam tavana, duraksız, hoparlörlerden yükselen Let It Be’ye fon oluyor. Hiç olmazsa biraz dursa, tavan açılacak ve bahçeyi saran duman gökyüzüne karışacak. Ama hiç kimse bu korunaklı cam kafesin içinde olduğu müddetçe dumanı dert etmiyor. Yeter ki dışarıdaki felakete ortak olunmasın. Bir bakıma haklılar. Yine de Deniz, kokulara, müziğe, insanlara rağmen kafenin hiç kuşkusuz yaşamsal bir tehdit altında olduğunu hissedebiliyor. Ağaç orada, bahçenin ortasında köklerini yitirdiği an geride soluk alıp veren ne varsa bir önemi kalmayacak, burası da ölecek, bütün anılar silinecek.

Merdivenleri dikkatli adımlarla iniyor, koridoru geçip bahçeye ulaşıyor. Şimdilik en önemli sorunu ıslak giysilerinin ve saçlarının adımını attığı her yerde bıraktığı su birikintileri. Gökçe’nin yanına varır varmaz ağacın köklerine doğru eğilip saçlarındaki suyu sıkıyor. Ayakkabılarını, çoraplarını, kabanını çıkarıyor, ellerini elektrikli sobaya uzatıp avuçlarını birbirine sürtüyor, Hiç gülme, dışarısı kıyamet günü.

Bugün güzel olan ne biliyor musun, diyor Gökçe, inşaat gürültüsü yok. Yağmur iş makinelerini alt etti.

En son böyle yağdığında neler olduğunu hatırlıyorsundur herhalde. İnsanlar, hayvanlar, araçlar sokaklarda yüzmüştü. Kaç kişi öldü.

Takılıyorum ya, hemen kızma.

Yine de katılıyor ona. Gürültüleri duymamak güzel. Sürekli bir şeylerin yıkıldığı, yerine yenilerinin yapıldığı toza bulanmış bu şehirden bıktı. İnşaat sesleri, işçilerin kavgaları, yolları tıkayan hafriyat kamyonları, evlerinin günbegün kesilen ışığı ve beton, beton, beton. İnsan her zaman yeni bir şeyler görmek istemiyor, bazen var olanı korumak, elinde olanın tuhaf, huzur veren alışkanlığıyla yaşamayı sürdürebilmek, belki yalnızca yetinebilmek istiyor. Ama zaman değişti. Emrah’la yürüyüş yapmak için her gün sahile indikleri kestirme yol aylardır tıkalı. Niçin bir yenisini aramadılar? Bir yenisi olabileceğini hiç düşündüler mi? Hayır. Yürüyüş yapmayı bırakmak işlerine geldi. İkisinin de. O kolay.

Emrah ne yapıyor, diye soruyor Gökçe.

Bisiklet aldı.

Yaa, diyor Gökçe başını sallayarak. Kurumuş iri dudaklarını aşağı sarkıtıyor. Boşanmak yaradı demek.

Yalnızca gülümsüyor Deniz. Emrah, onca zamandır karısını kendisinden uzaklaştıran ataletini boşanır boşanmaz bıraktı, enerjik bir yaşamı var şimdi. Her gün lisedeki dersi biter bitmez sahile inip bisiklet sürüyor. Namaz kılmayı bıraktı ve ney üflemeye yeniden başladı. Haftada bir sinema, tiyatro ya da konser. Bütün bunlar Deniz’in kalbini kırıyor.

Şaka bir yana, Emrah’ı birazcık tanıyorsam bunları yeniden bir araya gelme umuduyla yapıyordur.

Omuz silkiyor Deniz. Bilmiyorum ki artık ne önemi var. Hayattan beklentilerimiz farklı. Böyle yaparak yalnızca kendini kandırıyor. Özünde istediği şey şu: Daha küçük bir şehre taşınalım, çocuk yapalım ve bize benzeyen ailelere akşam oturmasına gidelim, sonra onlar bize gelsin. Bunlara zevkle uyum sağlayabilecek birini bulmalı. Ben doktoramı tamamlamak, en kötü ihtimalle bu şehirde kalmak istiyorum ya da başarabilirsem Avrupa’ya gitmek. Ne olursa olsun beni besleyen insanlarla olmalıyım. Öbür seçenek benim için bitkisel hayat.

Beslemek derken?

Öğrendiğim, düşündüğüm onca şeyi yanımdaki insanla bile paylaşamazsam benim bildiklerimin de bir kıymeti kalmıyor. Beni destekleyecek insanlara ihtiyacım var. Burada hiçbir şeyin değeri yok. Fakülte F tipi cezaevine benziyor. Ev desen hücre gibi. Her şey sınırlarla belirlenmiş, dışına çıktığın an kendini suçlu hissediyorsun. Yalnızca bana verilen görevleri tamamlayıp içimin bomboş olduğunu fark ettiğim tatminsiz yaşamıma üzülerek ölmek istemiyorum.

Emrah’la bunları konuşsan belki bir şeyler değişirdi. Denemiyorsun ki.

Yalnızca Emrah değil mesele. Bu ülke, bu insanlar beni boğuyor. Nefes bile alamıyorum bazen. Her şey sıkıcı, karanlık, yorucu. Avrupa’da öyle mi? İnsanlar mutlu, huzurlu, bambaşka şeylerle uğraşıyorlar. Tanpınar zamanında boşuna dememiş. Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkânını vermiyor.

Yanılıyorsun. Bernhard’a göre de Avusturya bir gübre yığınıydı ve ölmeden önce eserlerini basmalarını yasakladı.

Avusturya ne yaptı peki? Onu bir değer olduğunu inkar etmedi, yazar olarak benimsedi. Bütün dünyaya tanıttı. Burada olsaydı mezarını yağmalar, kemiklerinin üstünde tepinirlerdi. Orhan Pamuk yıllardır linç ediliyor bu ülkede, en ufak bir lafında herkes üzerine çullanıyor.

Bir derece haklısın, seni anlıyorum ama bu sınırlar çok keskin değil, diyor Gökçe, neyse, kollarını masaya koyup  eğiliyor. Daha ne kadar aynı evde yaşamayı planlıyorsunuz peki, bu hiç sağlıklı değil.

Başvurum kabul edildi, önümüzdeki ay Almanya’ya gidiyorum. O zamana kadar evdeyim, böyle idare edeceğiz bir süre.

Aaa senin adına çok sevindim, tebrik ederim. Ne kadar kalacaksın?

Şimdi arkadaşının sözleriyle mimiklerinin pek örtüşmediğinin farkında. Dudakları iki yandan genişledi, yüzünde onun kurtuluşuna sevinmek isteyen ama içten içe istediği zaman arayamayacağını, oturup iki laf edemeyeceğini, ona ihtiyaç duyduğunda artık arkadaşının orada olamayacağını bilen buruk bir gülümseme var. Üç aylık bir şey, sonra döneceğim, diyor Deniz onu avutmak için, göz açıp kapayana dek geçer. Dostundan uzak kalacak olmak onun da canını sıkıyor. Gelgelelim Almanya’nın o küçük, yemyeşil kasabasında onu bekleyen yaşamı düşününce içten içe kurtulduğuna seviniyor. Sabahları odasına güneş dolacak, gözleri kendiliğinden açılacak, dinç hissedecek. Ağaçların arasında güzel bir yürüyüş, ılık bir duş, hafif bir kahvaltı ve bisikletle üniversiteye varış. Bu şehir için, dostları için üzgün ve endişeli ama burada daha fazla nefes almak istemiyor. Evlerinin dört bir yanında her gün biraz daha yükselen duvarlar yüzünden gözlerini hep aynı karanlığa açmaya zorlamaktan bıktı. Eşyalarının üstünü öbek öbek örten tozlardan, her daim fonda olduğu için varlığını unutturan ama tuhaf, anlaşılmaz bir içsel sıkıntıya neden olan inşaat seslerinden, o pis uğultudan bıktı.

Annenlere söylemedin mi hâlâ?

Yok, diyor Deniz, dönünce söyleyeceğim sanırım.

Niye?

Şimdi hazır değilim. Bu konularda ne kadar katı olduklarını biliyorsun. Beni çiğ çiğ yerler.

Tamam ama başka şekilde öğrenirlerse daha kötü olur, unutma.

Deniz başını dışarı çeviriyor. Yağmur camları delecek sanki, yeryüzüne öyle sert iniyor. Bir yerlerde hava kirliliğinin ve partiküllerin yağmur damlalarının büyüklüğünü artırdığını okumuştu. Cama vuran damlalara bakıyor, boyutlarını anlamak mümkün değil, işin aslı eskiden de nasıl olduklarını bilmiyor. Ama yanında hâlâ streç jean bile giyemediği annesinin, boşandığını öğrenince vereceği tepkiyi hayal etmek zor değil, ya da her adımını takip eden abisinin. Yeniden eski günlere mi dönecek. Dönemez çünkü, o inançlı, tanrısına şükretmeyi ve ardından dileklerini sunmayı bir gün bile aksatmayan, katı, kuralcı kızla bu kadın arasında uçurumlar var. Emrah’a göre Deniz’in artık ateist olması bir sorun değil ama ona zamanında alkolü bıraktırıp şimdi arkadaşlarıyla içmesi sorun. Değişmesi sorun. İnsan evlenince değişme hakkını elinden mi alıyorlar. Bırakmasaymış, diyor içinden, sağlam dursaymış.

Şuna bak, diyor Gökçe, telefonunu uzatıyor. Deniz ekranda oynayan görüntüye bakıyor. Alt geçitte mahsur kalmış bir araba, yalnızca tavanı görünüyor. Bir kadın bir adamın kucağında, arkalarında bir delikanlı, elinde kadının çantası. Köprünün ayağına bağlanmış halat becerebilirse aracı çekecek. Adamın biri de bir yandan kameraya gülüp bir yandan yüzüyor. Deli her koşulda deli.

Telefonu Gökçe’ye veriyor Deniz, Her yer beton, ağaç yok, toprak yok, suyu tutacak hiçbir şey kalmadı. Olacağı bu tabii.

Bir şırıltı duyuluyor. Bahçeyi boydan boya çevreleyen camların bağlantı noktalarından birkaçı su sızdırıyor, kenardaki masalar boşaltılıp ortaya alınıyor. Garsonlar ellerinde kovalarla giderek şiddeti artan sızıntıyı önlemek için seferber. Bir şey yok, diyor şef garson huzursuz müşterilere, lütfen keyfinizi bozmayın.

Yine de farkındalık yaratmak için çalışan dernekler var.

Ya var da, flamingoma dokunma pankartının yanında seksen kişinin el ele tutuşup flamingo resmi çizerek hava fotoğrafı çektirmesiyle olacak şeyler değil. Bunları kim takar bu ülkede.

Alemsin. Gülüyor Gökçe.

Garsonlar dolu kovaları yüklenip boşaltmaya götürüyorlar. Yağmur dinmiş, ardında bıraktığı damlalar camları sıyırıyor. Barın yanında dikilen şef garson elindeki kumandanın düğmesine basınca cam tavan aralanıyor, duman gökyüzüne karışıyor, içerisi daha ferah şimdi. Açılan tavandan bir kuş giriyor içeriye, çırpınıyor, donmuş. Bahçede bir tur dönüyor, ıslak kanatlarıyla etrafa su taneleri saçarak ağaca konuyor. Kuş öylece ağacın dalına tünemişken Deniz, her şeyi onlara bırakıp gitmenin bir şeyleri değiştirip değiştiremeyeceğini düşünüyor. Müşteriler olmayacak, para akışı olmayacak, köpüklü biralar ve bebek patatesler sonsuza dek unutulacak. Her şeyi yavaş yavaş yok eden insanın bir anda siliniverdiği bir dünya.

Fakültedekilerin durumunu merak ediyor. Ne kadar inatçı olsalar da yağmur onların bile inancını sarsacak kadar çok yağdı. Oradan ayrılırken başını çevirdiği, görmeyi reddettiği şey neydi? Gözünün önüne gelen tek bir görüntü var: polis, inip kalkan bir cop ve kütüphaneye yönelmeden önce ona seslenen arkadaşı Esin. Bunun böyle olmadığına inanmak için her şeyi unutmaya hazır. Yağmur dinmişken kalksak mı, diye düşünüyor. Şef garson düğmeye yeniden basınca tavan kapanmaya başlıyor ama hemen sonra duruyor. Gökçe birer bira daha istiyor, dönemeyecek olmak umurunda değil, belki bunu hiç düşünmedi bile. Deniz onun bu tavrına hayret etse de, bir kez olsun kendisi de umursamaz olmak istiyor. Her şeyi yitirmiş olmanın hafifliğiyle, belki de geçen onca yılın ona öğrettikleriyle, hiç bilmediği bir ülkeye, herkesten uzağa gidecek olmanın huzuruyla, öylece oturmak istiyor. Emrah’ın çabalarını, olası bir birleşmeyi ya da birilerinin dünyadan çaldığı şeyleri ona geri verip veremeyeceğini düşünmeden. Şef garson tuşlara daha sert basıyor ama tavan yerinden bir milim oynamadı. Tutukluk yapmış olmalı. Deniz başını göğe çevirince açıktaki aralığı kaplayan rezidans üstüne düşecek gibi geliyor. Aynalı camlarında tombul bulutları, birkaç cılız ağacı görebiliyor.

Beni suçluyorlar.

Efendim, diyor Gökçe.

Beni suçluyorlar, herkes beni suçluyor. Kiminle konuşsam, kime anlatsam, tek duyduğum şu, Emrah çok iyi biri. Mutluluk için tek kriterimiz iyilik mi?

Hayır, elbette değil. Bazı insanlar kendilerini durmadan birilerine iyilik yapmak, onlara karşı hep nazik olmak zorunda hissederler. Hayır diyemezler. Bu iyi oldukları için değil, korkak oldukları için. Sevilmemekten, reddedilmekten korktuklarından. Bu da hayatlarındaki insanları istemeden de olsa onları kullanmaya iter. Sen onun güvenli kalesisin. Yeni bir kale inşa edecek gücü yok. Bu yüzden hâlâ geri dönmek için çabalıyor. Emrah bir mazoşist, sense sadist olmak istemiyorsun, hepsi bu.

Gökçe haklı ama bu söylediklerinde Deniz’e acımasız gelen, korkutucu bir yan var. Yağmur yeniden başlıyor. Gözü çıplak ayaklarına vuran damlalarda. Hafiflediğini, tuhaf bir biçimde özgürleştiğini hissediyor. Şef garson telaşlı, kumandanın pillerini çıkarmış, yenilerini takacak. Herkes heyecanla oraya bakıyor. Yeni piller de kumandayı çalıştırmaya yaramazsa kafenin bahçesi sular altında kalabilir. Tuşlara basıyor adam, bir kez daha, bir kez daha. Tavan yerinden oynamıyor. Müşteriler masalarında panikle kıpırdanmaya başlıyor, telefonlarını ve sigara paketlerini çantalarına atıyorlar. Telaş yapmayın, diyor şef garson, basit bir arıza, çözeceğiz. Ama yanındaki garsona bir şeyler fısıldarken o kadar sakin değil. Az sonra şiddetli bir yağmur başlıyor, damlalar açık tavandan içeri giriyor. İnsanlar masalarını öylece bırakıp ayaklanıyor. Buradan çıkmak, evlerine gitmek isteyecekler ama çok geç. Dışarıda sel, sokaklar sular altında, bütün şehir yıkanıyor. Hiçbir yere gidemeyecekler. Deniz ve Gökçe de koridora koşuyor, merdivenleri hızla tırmanıp üst kattaki balkona gidiyorlar. Yarısı sığınak, yarısı felaket bu yere bakarken Deniz, ayaklarının üşüdüğünü, botlarını aşağıda unuttuğunu fark ediyor. Balkondaki banka oturuyorlar, bankın sırtına atılmış poları damarları şişmiş, morarmaya başlamış ayaklarına sarıyor Deniz, yağmurun şiddetiyle devrilmiş botlarına bakıyor. Deliklerinden sızan su yüzünden batmak üzere olan iki küçük gemi. Artık dönüp onları almanın bir anlamı yok. Orada, sert yağmurun altında kalacak, suda mücadele verecekler. Sevdiği bir şeyi korkusuzca geride bırakmanın verdiği rahatlamayla arkasına yaslanıyor.

Nasıl döneceğiz, diye soruyor Gökçe.

Bilmiyorum. Başını göğe, bahçeye gölgesi düşen karaltıya çeviriyor, boynu gergin. Elleri poların içinden çıkıp dua eder gibi ağzını örtüyor. Bir kuş sürüsü, ardında bir yaşam ya da göğün sonsuz uzantısı varmışçasına rezidansın aynalı camlarına doğru korkusuzca uçuyor. Ama yok. Ne bir yaşam ne de gökyüzü, yalnızca derin bir boşluk, üstelik sonsuz değil. Onlarcasının cama çarpınca çıkaracağı korkunç patırtıyı düşünüyor Deniz. Bedenlerinden ayrılan tüylerin havada sürdürdüğü kararsız uçuşu. Bahçenin zeminini kaplayan top top griliğin arasındaki ispirto rengi parıltıları. Ara sıra içlerinden birkaçının kanatlarının inip kalktığını, hafif bir çırpınışın ardından gövdenin kendini hareketsizliğe bırakışını ve yağmur damlalarının üzerlerine çarpışını. Yemeklerin ve yağmurun kokusunun üstüne çöreklenecek mide bulandırıcı çürük kokuyu. Kaçışan müşterilerin, ölü kuşların ve bağırışan telaşlı garsonların birbirine karışan uğultusunu. Bunu izlemek ona güç verecek. Ama olmuyor, çarpmıyorlar, aynalı camı teğet geçen birinin ardından öbürleri de benzer bir yol izliyor. Göğün içinde kanatları uzayıp kısalırken gözden yitip gidiyorlar. Boynu akordion gibi küçülüp eski halini alıyor, gözlerindeki pırıltı söndü. Çantasından telefonu çıkarıp bir mesaj yazıyor: Akşam gelmeyeceğim, yemek için beni bekleme.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Burak Toprak
"Bir an duvardan fışkıran bir yanı siyah boyadan kararmış bir yanı yeşil yosun öbeklerini fark ediyor. Parmağını üzerlerinde gezdiriyor."
5:35 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR