Şiir Duraksadı, Öykü Yazmak Artık Daha Zor

Şiir Duraksadı, Öykü Yazmak Artık Daha Zor


Twitter'da Paylaş
0

İnanın şu dönemeçte öykü yazarlığının önü açık, en şanslı döneminde o. Hovardaca harcanmaması gereken bir zaman aralığı var önünde.
Seyfi Gençer
Öykü ve şiir arasındaki ilişki öteden beri konuşulur, tartışılır. Cemal Süreya tarafından dile getirildiğini anımsadığım, öykü ile ilgili “şiirin lepiska saçlı kızkardeşi” gibi bir söyleyiş kalmış aklımda. Ancak teyide muhtaç. Aradım bulamadım bu sözü. Belki de Süreya söylememiştir. Buket Uzuner’in bir öykü kitabının adı da: “Şiirin Kızkardeşi Öykü.” “Öykü şiir ikiz kardeş”, “Öykü yazmak şiir emeği ister” gibi birçok önerme kalmıştır hepinizin aklında. Elbette hepsinde ayrı ayrı haklılık payları vardır. Peki öykü ve şiir arsındaki bu kardeş ilişkisi öykü yazılırken taşınan bir kaygı, kontrollü bir yönsemeyle mi ortaya çıkıyor, yoksa öykü yazılıp bittikten sonra kendiliğinden mi? Kendiliğinden çıkmış olmasını dilerdim. Ancak bu doğaçlama sonuç, anka kuşu efsanesi gibi kendini kendinden yaratma mucizesi içermiyor. Öyleyse öykü yazarının bir şiir bilgisine, hiç değilse iyi şiir okurunun berceste dizeyi, sıkı şiiri yakaldığında ağzının içinde dolanan kekremsi tada, sırt kemiklerinin tatlı tatlı sızlamasına benzer duyumlara erişebilmesi önem kazanıyor. Şiirden tat alabilmek en ince duyguların bile söze dökülebileceğine, dilin olanaklarının sonsuzluğuna olan inancı da tazeliyor bir bakıma. Bu kazanımdan sonra ne kaygı etmeye ne de bilinçli –güdümlü– yönsemelere ihtiyaç kalacak. Bugün bizim bildiğimiz anlamda ülkemizde öykü yazımının yaklaşık yüz elli yıllık bir geleneğinden söz edilebilir. Yine hemen anladığımız anlamdaki şiirin neredeyse bin yıllık gelişim süreci var. Abi ile kızkardeş arasında deneyim farkı bir hayli fazla. Şiir öykünün yanında neredeyse bir bilge gibi duruyor. Bu bilgelik mutlaka daha fazla aktarım, hatta dayatma olarak dikilecek öykünün karşısına. Üstelik artık zamanı da geldi. Zamanı neden geldi? Son yirmi yıldır şiir okurunun iyice azaldığından, şiir kitaplarının satmadığından çok fazla söz edilmeye başlandı. İş oraya geldi ki birçok yayınevi artık şiir dosyası bile kabul etmiyor. Şiir kumaşı kabullenilmiş şairlerin kitaplarının bile üç yüz beş yüz baskı adedini aşmada zorlandığı konuşuluyor. Yazık ki çoğu doğru. Ancak şiirin az karşılık bulması sadece bugünün sorunu değil. Neredeyse yetmiş yıldır artarak gelen bir sıkıntı. Yazdıklarıyla iyi kötü bir geçim sağlayan Türk edebiyatının kaleleri kabul edilenlerden bile kaç büyük şair sayabilirsiniz? Çok da zorlamayın kendinizi. Sözgelimi Ahmet Hamdi Tanpınar geçim sıkıntısından söz ederken, “Cebimde yalnız bir lira var. Parasızlığım büyük hastalıklar gibi hemen hemen hiçten başladı, büyüdü, çoğaldı beni altına aldı. Etrafım alacaklı ile dolu” diyecektir. Yine Süreya’nın bir kış gecesi borç harç çıkardığı yeni sayı Papirüs dergilerini sobada yakarak odayı, çocuğunu ısıtma çözümü kalmış aklımda. Orhan Veli öldüğünde cebinden otuz kuruş çıkmıştı. Başkaca bir terekesi de yoktu. Şiirin okunmamasına yeni küresel dünya düzeni, iletişimin iletişimsizliği emziren, kendi tanımını bile açığa düşüren dönüşümü, şairlerin şiire ettikleri gibi gerekçeler sayılabilir. Ancak ülkemizde ellili yıllardan beri kendini göstermeye başlayan, eğitim ve sosyal adalet alanlarında artan sorunlar, kapitalizmin hâkimiyet alanını giderek genişletmesi, önce tüketim hevesi sonra hızlı tüketme çılgınlığına dönüşen maraziyeler bütünü –okunmasa da yazılacak olan– şiirin sırtında ağır bir yük, bir kambur biriktirdi. Şiir kötülüğün çoğaldığı alanlardan yavaş yavaş kendini soyutlar, uzaklaşır. Bu arada toplumsal bir direnç, ortak bir dil içinde yan yana durabilme işlevine bir katalizör katkısı sunan şiirin egemenler tarafından hedef gösterilmesi de şiiri çok hırpaladı. Şiirdeki erezyonun hızlanmasıyla mizahın ‘öcü’ ilan edilmesinin denk zamanlarda yaşanması bir rastlantı değildir. Eczanız tarafından size yıllardır kullandığınız ilacın artık pek tercih edilmediği, üstelik belirgin yan etkileri olduğu konusunda söylentilerin ayyuka çıktığı anlatılırsa ne yaparsınız? Hemen bu ilacın muadilini araştırmaya koyulursunuz. Okuyucudaki soyutlama ihtiyacını ikame etmeye en yakın, hacimce uygun bir dal olarak gözler kızkardeşe, öyküye çevrildi. Ancak burada bir tuzak da var. Şiir bir yandan da sırtında birikmiş kamburu çatlatıp parça parça döküyor. Öykücünün ayağına kadar gelen kısmet de büyük ölçüde bu kırılıp dökülen, çokça işe yaramayacak parçalar. Eğer genç öykücüler bunun farkına varıp ayaklarına kadar gelen, aslı gibi olmayan bu parçalarla idare etmek yerine, bilge büyük abinin hiç sayrılanmayacak sağlıklı bünyesinden beslenirse uzunca bir süre hâkimiyet kurabilir. Ta ki ağabey sırtındaki kamburdan tamamen kurtulup kulağının tözüne okkalı bir tokat aşkedene kadar. Popüler yazarların, ortalama okurun tanımlı haleti ruhiyesine nokta atışı yapma yeteneğiyle bacaklanmış hünerlerinin ‘roman’ başlığı altında pazarlanmasının da artık okuyucuyu kesmediğinin, tekdüze geldiğinin altını çizmeli. Kızkardeş başına gelenin farkında mı? Ben emin değilim. Bildiği bir şey varsa o da kendi döneminin başladığı. Günümüz genç öykü yazarları bir şiir bilgisi, şiirden tat alabilme ayrıcalığı edinmeli. Bu ayrıcalık üretimlerini birilerine onaylatmadan önce kendilerinin de bir ölçütle değer saptaması yapabilmelerinin yolunu açacaktır. Ancak şiirden tat almak pahalı bir iştir. Şiir samimiyetsizliği hemen anlar ve o kadarını verir kendinden. İlgiyi sever. İlginizin halisliğini ölçümleyip belirlediği dereceden bir ilişkiyi mutlaka başlatır bir gün. Öyküde şiirsellik sart mıdır? Olmasa da olur. Şiirselliği öne çıkarıp yazmak şiirin kendisine bile iyi gelmez. Aslında şiirsellikten anlaşılması gereken büyük abinin etkili söyleyiş biçimlerinden yararlanmak. Yazıcıya bereketli bir çağrışım ufku ve alanı sağlamak. İncelikli ayrıntıları duymasına yardımcı olmak. Düzyazıya akışkanlık kazandırarak dilin içsel müziğiyle anlatıcılığı buluşturmak. Sözcüklerin gücünü fark ettirmek. Öykü yazarına eksiltme, hatta yırtıp atabilme cesareti kazandırmak. Öykücülerin şiir ilgisi, şiir bilgisi yetkinliğinden, öneminden söz ettik. Ancak daha önemlisi genç öykücülerin çok fazla öykü okumaları gerekliliği. Geleneği yakın zamanlara dayansa da edebiyatımızdan çok sıkı öykücüler çıktı. Hızlı koştular. İsimlerini tek tek saymayacağım. Yakın dönem Türkçe şiirin gelişim sürecinden öykücülerin çıkarması gereken şöyle bir ders de var. Birçok şair daha şiirini kuramadan manifestolarını yazdı. Şiirin nasıl olması gerektiğini anlayışlarınca bir güzel tanımladılar ama henüz ortada baskın şiirleri yoktu. Aşırı sahiplenme, içselleştirme ilişkiyi zedeledi. Siz siz olun şairlerin düştüğü hataya düşmeyin. Geleneğe eklemlenmek ve onu bir adım ileri taşımak en büyük ve soylu başarıdır bana göre. Geleneğinize eklemlenmeden “sıradağlar” oluşturamazsınız. Küçük tepeler, kümbetler olur en fazla, dayanıklılığı olası bir fırtınaya bakar. Çağımız boyuna özel olduğunuzu söylüyor. Herkes biricik olduğu için zaten özeldir. Öyleyse bunu niye söylüyor? Aslında sistemin kastettiği özel olma durumu başka bir şeyi fısıldıyor bilinçaltımıza. Sen benimle özel oldun diyor. Seni ben yaptım. Öyleyse yürüyelim mi beraber? Öyle değil tabii... Hiç kimse mucize değil. Ancak dünyanın, yaşamın kendisi bir mucize. Yazara da, okura da iyi gelecek asıl mucize bu devinime kavlince bir katkı sunmak, ona halkalanmak, eklenmek. Özgünlük her insanın doğasında zaten vardır. Onu kimsenin gözünün içine sokmaya ihtiyacımız yok. Ayrıca gören göz özgünlüğünüzü hemen fark eder. Ama özgün görünmek için yırtındığınızı daha çabuk fark eder. Yazı emekçiliği “Saklı Su”dur bir bakıma. Gündelik hayat, genç öykü yazarının algılar ve acımasızlıklarla tuzaklanmış sanal dünya kurgusundan –önemsiz demiyorum, yaşanan hayata dairdir– başını kaldırp ondan gizlenen gerçek hayatı keşfetmesine, anlatmasına ne kadar el verecek? Çok uzaktan seyreylediği şiirin olanaklarıyla nasıl yan yana gezecek? İtiraz hakkını elinde bulundurarak gezecek. Yaşananın çıkmazından lirikler derleyerek değil, yeni ve hırpalanmamış bir dünyayı önererek gezecek. Sanal dünyadan şikâyet ederek değil, karşısına bir seçenek koyarak gezecek. Onu yıpratacak. Tersinden bakacak. Çok çalışacak. Yaşadığı döneme şahitliğini de ihmal etmeyecek bu arada. Bütün bunları da öyküsüne şiirin olanaklarını sindirdiğindeki gibi bir özenle, parmağı göze sokmadan becerecek. İnanın şu dönemeçte öykü yazarlığının önü açık, en şanslı döneminde o. Hovardaca harcanmaması gereken bir zaman aralığı var önünde. Ancak öykü yazmak artık daha zor. Doğası gereği her genişletilmiş imkânın seçici yönü güçlenir. Taliplerinden beklentisi artar. Nâzım Hikmet’in, genç öykü yazıcılarının tepe tepe yararlanabileceği “Severmişim Meğer” şiirinden iki dizeyi, büyük abinin kızkardeşe bir nasihatı gibi düşünüp algılayalım bir an: “güneş İstanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar / ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın” Bu yazıya Nâzım Hikmet dizeleri girdiyse yine onun dizeleriyle yazıdan çıkmak kaçınılmaz oldu. “Benerci Kendini Niçin Öldürdü” şiirinden birkaç dize: “Delikanlım! / Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar güzel, korkunç, kudretli ve iyidir. / Yıldızlar ve senin kafan / kâinatın en mükemmel şeyidir” Yine aynı şiirden alıntıyla şöylece bitirelim: “Delikanlım! / Belki beni anladın / Belki anlamadın / Kesiyorum sözümü."

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR