Sina Akyol ve Gonca Özmen ile: Yaratı Evreni, Yıllanmışlığın Güzelliği ve Dünya Barışı
31 Ocak 2019 Söyleşi Edebiyat

Sina Akyol ve Gonca Özmen ile: Yaratı Evreni, Yıllanmışlığın Güzelliği ve Dünya Barışı


Twitter'da Paylaş
0

GÖ: "Okuduğum bir öykü ya da roman, çizip geçen bir dize, seyrettiğim filmden bir unutulmaz sekans, saatlerce bakabileceğim bir tablo da derinden etkileyebilir beni. Zihnim sayısız görüntünün renkleri, birçok sesin yankısı, farklı tatların bilgisi, onca kokunun hayreti ve dokunduğumun izleri ile dolu."

Şeyma Koç: Yaşama olan tanıklığımızın içinde, beş duyunun tümüyle birden kavranabildiği bir ân/alımlama düzlemi var mıdır? Varsa, bu ânın-ânların; yaratı evrenini besleyen, biçimleyen, ona ivme kazandıran gücü üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Sina Akyol: Olasılık/lar, herhangi bir durum/durumlar için, hayat var olduğu sürece vardır. Kriminologların araştırmaları, bize, tanıklık anlarında insanın yanılma olasılığının çok yüksek olduğunu anlatıyor, insanın an içinde beş duyusuyla birden, yani tümüyle algılayabilmesinin pek de inandırıcı olmadığını gösteriyor. Lâkin biz insanlar, her yeni güne, yeni yeni öğrenmelerin eşiğinde uyanıyoruz. İşte bu nedenle her bir olasılık, kendi düzeneği içinde ya da dışında, kendi varlığını ya da doğruluğunu kanıtlayabilir ancak.

İnsanın an içinde beş duyusuyla birden, yani tümüyle algılayabilmesini mümkün kılabilecek tek ‘şey’, onun ‘mükemmel’ olma halidir. Oysa biliyoruz ki ‘mükemmel’ diye bir şey asla yoktur, ancak amaçlanan zahiri bir hedeftir ‘mükemmel’.

Gonca Özmen: Beynin iç ve dış uyarıcılara kapalı olduğu derin uyku evresi dışında, rüya süreci de içinde olmak üzere, insan sürekli etkiler alır, tepkilerde bulunur. Uyarıların alınmasında duyu organları aracılık yapar bizim için; beyin de yorumlar ve anlamlandırır onları. Yaşadıklarımız ve gördüklerimizden duyduklarımıza, okuduklarımıza, tanığı olduğumuz şeyler az ya da çok etkiler bizi. Bu etkilenmede kuşkusuz yaşımızdan, cinsel kimliğimizden kişiliğimize, ilgilerimizden eğitim, bilgi ve estetik beğenimizin düzeyine, içinde bulunduğumuz andaki psikolojik durumumuza birçok faktör etkili.

Kimi zaman bir ya da bir iki duyunun aldığı etki baskınken; arada beş duyunun tümüyle birden etkisi altına girdiğimiz de olur elbette. Âşık olduğunuz biriyle yan yana olduğunuzu, onun gözlerine baktığınızı, sesinin kulağınızdaki tınısını, ona dokunduğunuzu, gövdesinin sıcaklığını hissettiğinizi ve onu öptüğünüzdeki tuz tadını düşünün. İşte, böylesi hülyalı bir anda beş duyunun tümünün aldıklarını aynı anda alımlarsınız. Bu anlar, bir esinlenme süreci bir bakıma. Alımlama, etkilenim ya da duygulanma; yaratım sürecinin ilk adımı. Heyecanlanır, duygulanır, esrikleşirsiniz böylesi anlarda. Kabınızdan taşasınız gelir. İçiniz, aklınız, gövdeniz kabarır da kabarır. Etkiler alır, etkiler verirsiniz. Onunlayken söze, sonrasında yazıya dökmeye çalışırsınız halinizi, size çarpanları, sizde kalanları. Böylece duygusal-düşünsel doluluk, coşku ve bunun yarattığı gerilimi boşaltmış olursunuz. Sonrasında da yazıp bozma, ekleyip çıkarma, yani sesten anlama, içerikten biçime estetik çalışma devresi başlar. Bir metin oldurma hali.

GÖ: "Yazarken yazıyor olduğum şey olmak beni çok ilgilendiriyor."

Bu bağlamda bir bakış, bir mimik, ansızın bir böcek, çoklarınca sıradan sanılan onca tuhaf durum, bir şangırtı, bir patırtı, ötelerden bir çiçek, bir çocuk dansı, rüzgarla ırgalananlar, düşüveren bir şey dürtüverir beni. Esinler. Okuduğum bir öykü ya da roman, çizip geçen bir dize, seyrettiğim filmden bir unutulmaz sekans, saatlerce bakabileceğim bir tablo da derinden etkileyebilir beni. Zihnim sayısız görüntünün renkleri, birçok sesin yankısı, farklı tatların bilgisi, onca kokunun hayreti ve dokunduğumun izleri ile dolu. Yazarken yazıyor olduğum şey olmak beni çok ilgilendiriyor. Dutluk’u yazıyorsam bir dutluk olmak, bir ağacı anlamak, yaprağı duyumsamak içerimden, çocuk aklıyla bakabilmek; yani şiirde neyi, kimi dert edindiysem o olmak…    

Duyularımızın aldatıcı olabildiklerini, onlara güven olmayacağını, bize kimi oyunlar oynadıklarını ve hayvanlarla kıyaslarsak ne denli sınırlı olduklarını da unutmamak gerek. Bir yarasanın ya da bir yunusun işitme duyusunun hızına kim yetişebilir ki? Yarasalar, varlıkların büyüklüklerini ve yerlerini onlara çarpan seslerle anlıyorlar. Filler, 10 mil uzaklıktaki havada oluşan titreşimleri bile hissedebiliyorlar. Bazı yılanlarsa ısı ile ilgili duyuları sayesinde avlarını karanlıkta bulabiliyorlar.

Bir de duyular dışı algılama alanlarımız var elbette. Sezginin, içgörünün, önsezinin, anlık buluşların, düşün şiirdeki önemini kim yadsıyabilir? Şiirin insana bir başka duyu edindirdiğini örneğin? Bir başka göz, bir başka kulak, bir başka duyum gücü… Tuzun kestiği parmağın tuzlu suda ne olacağını duyumsamakla bunu düşlemenin ara alanında duruyor şiir çok zaman.  

SA: "Şair epey yaşlanmışsa ve fakat aklı da başındaysa, şüphesiz daha az yazar, ama yazdığı o ‘daha az’, yazabileceği en derin ve en olgun şiirdir."

ŞK: Yıllanmışlığın güzelliği en iyi hangi şairlerde/yazarlarda kendini göstermiştir? Nedeni ne olabilir?

SA: Tabii ki pek çok örnek verilebilir bu konuda. Yalnızca iki örnekle yetineceğim:

İlhan Berk… Kendisinin, İkinci Yeni’nin başlangıçtaki tozundan-toprağından arınıp ‘anlam’a yeniden döndükten sonra yayımladığı bütün şiir kitapları (Taşbaskısı, 1975 - Çiğnenmiş Gül, 2011 arası, yani toplam otuz altı yıl), kendi şiirini de aşma çabasını içerir. Şair epey yaşlanmıştır ve gerek dünyaya gerekse de hayata, ancak bir bilgenin bakabileceği derinlikte bakma imkânına -çok şükür aklı da başındadır- sahiptir artık.

İkinci örneğim Melih Cevdet Anday olacak. Kendisi, 1956’da yayımladığı Yanyana’dan altı yıl sonra, 1962’de yayımladığı Kolları Bağlı Odiseus ile dönüştürmeye başladığı şiirini, aradaki kitaplarından da sonra (Göçebe Denizin Üstünde 1970, Teknenin Ölümü 1975, Ölümsüzlük Ardında Gılgamış 1981, Tanıdık Dünya 1984), Güneşte 1989 ve Yağmurun Altında’ya 1995 kadar taşımış, taşıyabilmiştir. Anday, şiirimizin başyapıtlarından olan Güneşte yayımlandığında yetmiş dört, Yağmurun Altında yayımlandığında ise seksen yaşındaydı ve çok şükür, aklı başındaydı. (Anday son birkaç yılını, hastalığı dolayısıyla, zorunlu yatak istirahatıyla geçirmişti. Bu döneminde kendisine, “Üstat, şu sıralarda neler yazıyorsunuz?” sorusunu yönelten Mehmet H. Doğan’ı, “Bir şey okuyamıyorum ki yazabileyim Mehmet Beyciğim!” diye cevaplamıştı; bu bilgiyi de bir kenara kaydedersek herhalde iyi olur.) Sonuçta diyeceğim şu: Şair epey yaşlanmışsa ve fakat aklı da başındaysa, şüphesiz daha az yazar, ama yazdığı o ‘daha az’, yazabileceği en derin ve en olgun şiirdir.

GÖ: Uzun uzadıya cevaplanası bir soru. Nedene, nedenlere bağlanamayacak kadar uçsuz bucaksız… Kimi sevsem sensin hayret’le seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu iki kere öpeyim desem üçün boynu bükük arasında bir genişlik… Kadim metinler… Kanonlar… Klasik olanla olmayanın politik nedenselliği…

Homeros’un yüzyıllar öncesinden destanlaştırdığı mitik bir savaş, aşk ve kahramanlık öyküsü ile M. C. Anday’ın şiirle bir daha ölümsüzleştirdiği Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışının öyküsü birbirine b/akışımlı değil midir? Cervantes’in Don Kişot’u yüzyıllardır kötülerle savaşını sürdürmüyor mu? Raskolnikov her an her yerde değil mi? Goriot Babalar yalnızlık, Madam Bovaryler mutsuz aşklar yaşamaya devam etmiyorlar mı? Necatigil’in Gizli Sevda’sı okurun külünü deşmiyor mu benzer bir sevgiyi yeniden yeşertecek biçimde? Geçmiş Zaman Peşinde koşmuyor mu içimizdeki Proust? Swanlar’ın semtinde dolaşıp Swan’ın aşkıyla duygulandırarak estetik doyuma ulaşmıyor mu çokları? Emily Bronte ise Rüzgârlı Bayır’da hâlâ beklemiyor mu bizi? Dante, İlahi Komedya’da; Goethe, Faust’ta yaşam ve ölümün, iyi ve kötünün, insan ruhunun derinliklerine inerek yıllara meydan okumamışlar mı? Ya Shakespeare? Ya Woolf? Kavafis’e ne demeli? Ritsos’a, Mallarme’ye? Dağlarca’dan Orhan Kemal’e, Sevgi Soysal’dan Tezer Özlü’ye? Gördüğünüz gibi kimi saysam eksik, kimi söylesem diğerinin gözleri gözlerimde…

Homeros’tan Shakespeare’e Goethe’den Puşkin’e, Balzac’tan Dostoyevski’ye, Mevlana’dan Hayyam’a, Baudelaire’den Whitman, Neruda ve Nazım’a bugün hâlâ okunuyor ve günümüz okurunu da etkileyebiliyorlarsa; demek ki yaşama, insana özgü en temel nitelikleri, tüm insanlarda ortak olabilen duygu ve davranışları yani evrensel olanı en etkili, duyarlı, estetik haz verebilecek biçimde dile getirebilmişlerdir. Geçmişin, tarihselin kalıcı ve evrensel olabilecek olay ve anılarını “şimdi”ye taşıyıp geleceğe yola çıkarabilmişlerdir. Geçen onca yıl Botticelli’nin kadınlarından hangisinin güzelliğini soldurabilmiş? Tersine, yıllar geçtikçe, bir sanat eseri olarak, tablolarının değeri arttı. Yıllanmışlık, yani zamanın yıpratıcı, aşındırıcı etkisine direnebilmek; şaraptan sanat eserlerine tada tat, güzelliğe güzellik, değere değer katar. Eğer eser sıkıysa tabi…

ŞK: İrlandalı yazar Bernand Shaw “Dünyada barışı sağlamak isterseniz, politikacıları öldürün yeter, halklar birbirleriyle anlaşır” der. Söze dökülen bu eylemi gerçekleştirecek olan kimdir, halk mıdır? Peki, bir halk politikacılarını nasıl öldürür?

SA: Yıl 2000’di, uluslararası bir şiir etkinliği için Yunanistan’a gitmiştim, Kavala’ya… İki ülke arasındaki gerginliğin  –görünüşte de olsa–  yumuşamaya başladığı günlerdi. Yunanistan ile Türkiye arasındaki gerginliğin had safhaya çıktığı yıl/lardan başlayarak 2000 yılına kadar hiçbir Türk şairi davet edilmemişti, geleneksel Kavala şiir toplantılarına. Dolayısıyla bütün gözler üstümdeydi. Toplantı sonrasında, akşam yemeği için bir tavernaya gidilmişti topluca. Yemeğin sonlarına doğru tavernadan ayrılıp otelime gitmek istemiş, yanımda oturan çevirmenimden yardımını rica etmiştim. (Çevirmenim Balkan Türkler’indendi.) Birlikte kalktık. Tam da o sırada, masada oturduğumuz tarafın karşısında oturan biri laf attı çevirmenime. Derken işler kızıştı; çevirmenim ve laf atan kişi yüz yüze geldiler. Çevremizdekiler onları ayırmasaydı yumruk yumruğa kavgaya tutuşacakları kesindi. Yolda, çevirmenime, kendisine laf atan kişinin kim olduğunu ve ne/ler söylediğini sordum. Gündüz yapılan toplantıda, Yunanistan’la Türkiye halkları arasında hiçbir sorun olmadığını, çünkü olamayacağını; mevcut sorunların her iki ülkenin siyasetçilerinden kaynaklandığını dile getirmeme rağmen, çevirmenime laf atan kişi, meğer, “Tabii, efendin gelince bize sırtını dönersin, değil mi?” buyurmuş. Böyle buyuran kişi Yunanistan’ın önde gelen tiyatro yönetmenlerindenmiş.

Aslında yanıtımın bu kadarı bile meseleyi net olarak ortaya koyuyor. Olsun, yine de ekleyeyim: Sınırlar dünyamızda var oldukça, politikacılar halkların ‘saf milliyetçilik’ duygularını gıdıklayıp körükleyerek barışı imkânsız kılarlar, bunu becerebilmek için ellerinden geleni esirgemezler, dahası başarılı da olurlar. Bernard Shaw’ın cümlesine gelince: Diyelim ki ‘zarar verdik’ politikacılara, ne var ki onların etkiledikleri halklar, politikacıların amaçladıklarını ‘bir güzel’ yerine getirirler. Uzun lafın kısası Shaw’ın cümlesinin bir tür ‘edebî fantezi’ olduğu çok açık. Sadece retorikten ibaret.

GÖ: Bilindiği gibi özel mülkiyetin, toplumsal sınıfların ve devletin ortaya çıkmasından sonra; toplumlar, yönetenler ve yönetilenler olarak ikiye ayrılırlar. Nüfusun artmasıyla din, tabu ve törelerin toplumsal düzeni koruma ve çıkarları çatışan sınıflar arası ekonomik-toplumsal ilişkileri düzenlemede yetersiz kalması üzerine, egemen sınıfların temsilcisi olarak yönetenler; kendi isteklerine uygun yasalar çıkarırlar. Ekonomik temel üzerinde ekonomik yapı yükselir ve iktidardakiler; başta devlet ve hukuk olmak üzere, din, ahlak, aile, eğitim gibi kurumları çıkarları doğrultusunda oluşturur, geliştirir ve değiştirirler. Marksizme göre, bir toplumsal sınıfın diğeri üzerindeki “baskı aracı” olan devlet; polis ve asker gücüyle, mülk ve iktidar sahipleri için “örümcek ağı” kadar zayıf, mülksüzler için “pranga” olan yasalarla, hapishanelerle özel mülkiyeti, sömürü ve eşitsizliğe dayalı ekonomik-politik düzeni korur ve sürdürür. Köleci Babil İmparatorluğu ve Hammurabi kanunlarından ilkçağ Yunan demokrasisine ve günümüz toplumlarına, bu süreç devam etmiş, ediyor da.

Bilim ve teknolojideki gelişmeler, el tezgâhlarından fabrika üretimine geçiş, çok sayıda çalışana, yeni hammadde kaynakları ve pazarlara gereksinim doğurmuş; büyük gemiler, trenler, yeni silahlar yapılmış; yeni kıtalar keşfedilmiş, ekonomide emperyalist, uluslararası ilişkilerde sömürgecilik dönemi başlamıştır. Eskinin fetih ve ganimet elde etme savaşlarındaki gibi, fethedilen yerler yakılıp yıkılmamış, insanların tümü kılıçtan geçirilmemiş ancak çoğu köleleştirilmiştir. Ekonomik ve askeri açıdan güçlü devletler, özellikle Afrika ve Asya’nın geri kalmış ülkelerini silah zoruyla, savaşla işgal ederek ekonomik kaynaklarına el koymuştur.

Marksistlerce politikanın zorla, silahla sürdürülmesi olan savaş, emperyalist ülkeler için saldırma ve ele geçirme; saldırıya uğrayanlar içinse bağımsızlığını koruma ve savunma amaçlıdır. Yani haksıza karşı haklının direnmesidir. Bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı, İngiltere ve Fransa’ya göre daha geç sanayileşmiş olan Almanya’nın, bu ülkelerle İspanyol ve Portekizlerce ele geçirilmiş olan Afrika ve Asya’nın hammadde kaynakları ve pazarlarından pay istemesi üzerine patlak verdi. Savaşa karar verenler, egemen sınıfların çıkarlarının savunucusu olan politikacılardır. Yoksa bir ülkenin falan köyünde çiftçilik yapan bir köylü ya da bir fabrikada çalışan işçi ile diğer ülkedeki bir köylü ve işçinin alıp veremedikleri bir sorunları, aralarında düşmanlık yoktur. Çıkar çatışmaları ve düşmanlık, farklı ülkelerin kapitalistleri ve onların temsilcileri olan politikacılar arasındadır. Politikacılarca, asıl amaç ve sorun halktan gizlenir, ülkeler arasında düşmanca duygular yaratılır; etnik, dinsel, mezhepsel ayrılıklar körüklenir. Burjuvazinin çıkarları, ulusal çıkarlar olarak gösterilir; bağımsızlık, şehitlik, kahramanlık gibi değerler, fanatik milliyetçilik söylemleriyle insanlar savaşa sürüklenir. Tam da içinde bulunduğumuz haldeki gibi…

GÖ: "Savaşı kazanan ülke halkı da çok şey kaybeder. Çocuk, kadın, yaşlı, yakınlarını kaybedenler, öksüz, dul kalanlar, akıl sağlığını yitirenler…"

Kapitalist toplumlardaki burjuvazi ile proletarya ya da üst tabakalar, iktidar ve bürokrasi ile halk arasındaki mücadele; uluslararası ilişkilerde, eğer geri kalmış/bıraktırılmış ülkelerin komprador burjuvazisi ve baskıcı yönetimlerince, emperyalist ülkelerin istekleri yerine getirilirse sözde koruma, yardım, yatırım adına ilişkiler sözde barış içinde sürdürülür ve sonuç olarak sömürülürler. Eğer geri kalmış ülke yönetimleri ya da politikacıları, istenen tavizleri vermezlerse istenenler savaş yoluyla zorla alınır.

Marksist kuramın savaşla ilgili, politikanın silah zoruyla sürdürülmesi yorumunu/görüşünü gerçekliğe oldukça yakın buluyorum. Halklar, hiçbir zaman savaş istemezler, çünkü savaş onlar için ölüm, açlık ve sefalettir. Bir dağılmadır, kaybetmedir, sakatlanmadır, sürgün ve korkudur, yani bir acı toptur. Savaşı kazanan ülke halkı da çok şey kaybeder. Çocuk, kadın, yaşlı, yakınlarını kaybedenler, öksüz, dul kalanlar, akıl sağlığını yitirenler… Vietnam Savaşı döneminde ve sonrasında örneğin birçok Amerikan askeri, önemli psikolojik sorunlar yaşamıştır. Her ülkede, savaş zamanlarında halkının zor durumundan yararlanan, silah ticareti, karaborsa yaparak kazançlı çıkan, zengin olanlar var. Ülkedeki yıkım, acı, açlık ve gözyaşını paraya, mala mülke çevirir onlar. Nazım’ın Kartallı Kazım’ı savaştan önce bahçıvandır, savaştan sonra yine bahçıvan; Brecht’in askerinin payına düşense yattığı mezarın alanı kadar bir toprak parçasıdır. Orhan Veli’nin bir şiirinde belirttiği gibi, vatan için kimileri nutuk söyler, kimileri de ölür. Tarih kitaplarına, savaşa karar veren devlet adamları ve ünlü komutanların adı geçer. Cephede korkuyu, dehşeti yaşayan, aç-susuz savaşan, ölen, kolu-bacağı kopan askerlerin adı geçmez; onlar için O. Veli’nin dediği gibi “nutuklar” atılır ancak. Bu durum Doğu’da da Batı’da da Doğu Cephesi’nde de Batı Cephesi’nde de değişmez; Remarque anlatsa da değişmez Nazım anlatsa da.

Halklar birbirlerine düşman değildirler. Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Müslüman, Hıristiyan, Şii, Sünni… gibi etnik, dinsel/mezhepsel farklılıkları körükleyerek, fanatik milliyetçilik aşılayarak halklar arasında düşmanlık yaratan ve bunlardan çıkar sağlayan devletler, kurumlar, kişiler ve politikacılardır. Nazilerin Yahudi kıyımı gibi büyük, trajik olaylara yol açmıştır bu tutum. Bu nedenledir ki kimi ülkelerde, savaş dönemlerinde “asıl düşman içerdedir” diyerek ülkelerindeki sömürücü sınıf ve onun temsilcisi baskıcı iktidara karşı savaş açan devrimciler, aydın ve sanatçılar olmuştur. Hitler’den Musolini’ye, Stalin’den Franko’ya, Salazar’dan Pinochet’ye şair ve yazarlara, düşünürlere, aydınlara baskı uygulayan, onları öldüren, hapseden, sürgüne gönderen, ülkesinden kaçmak zorunda bırakan otoriter yöneticiler; iç savaşlar ve ülkeler arası savaşlar çıkartarak binlerce, milyonlarca insanın ölümüne yol açmışlardır. Halkın gerçekleri öğrenmesinden korktukları için savaş karşıtlarını susturmaya çalışmışlardır. Böylece emperyalist saldırıya uğrayan ya da iç savaşa sürüklenen toplumlarda baskıcı iktidarlara karşı, geçici de olsa sınıflararası ulusal birleşik cephe oluşturularak ortak düşmana karşı savaşıldığı da olmuştur kimi zaman.

GÖ: "Ne yazık ki günümüzde de fanatik milliyetçi, ırkçı, dinsel-mezhepsel ayrılıkçı düşünce ve eylemler tırmanışta..."

Shaw, dünya barışını sağlamak için, silahı alıp politikacıları vurun, öldürün demek istemiyor tabii ki; anlaşılacağı üzere dolaylı, mecazi bir anlatım yoluna başvuruyor. Halkın, onlara inanmamasını, seçimle ya da devrimle onların iktidarlarına son verip kendi barışçıl, demokratik yönetimini kurmasını istiyor. Böylece onları karar veremez, eylemde bulunamaz hale getirin; susturun, güçlerini ellerinden alın, iktidardan uzaklaştırın diyor. Çünkü canlılar için eylemsizlik ölüm demektir. Politikacıların “öldürülmesi”, fiziksel anlamda değil, halkın aydınlarca, düşünür ve sanatçılarca, şair ve yazarlarla bilinçlendirilmesi, halkın politik iktidarının kurulması yoluyla olacaktır. Bu ya seçimle olacaktır ya da devrimle. Ancak Şili’de Allande döneminde olduğu gibi, eğer kapitalist düzen seçimle işbaşına gelen bir iktidarca değiştirilince, mal ve mülküne el konan burjuvazi baskı altına alınmazsa, karşı devrimle iktidarı yeniden ele geçirecektir. Kapitalist / emperyalist ekonomik düzen ve onların iktidarlarına son verilirse, savaşlar da sona erecektir.

Krallık, padişahlık gibi tek adamların otorite ve yetkilerinin sorgulanamadığı monarşiler, askeri-sivil oligarşiler gibi birey haklarının ve uluslararası hukukun çiğnendiği baskıcı yönetimler, silahlanma ve silah ticareti, emperyalist ekonomik ilişkiler olduğu sürece savaşlar kaçınılmaz. Bu durumda, toplum içi ve ülkeler arası barış sağlanamaz. Ne yazık ki günümüzde de fanatik milliyetçi, ırkçı, dinsel-mezhepsel ayrılıkçı düşünce ve eylemler tırmanışta; otoriter rejimler, hasta ruhlu politikacılar nedeniyle çıkan savaşlar var; evini-bağını, yurdunu bırakıp kaçan, işsiz ve aç başka bir ülkeye göçmen olarak sığınıp göçmen olarak yaşamak için yollara düşen, yollarda, denizlerde ölen, kamplarda yaşamaya çalışan, horlanan, direnen insanlar var.

Özel mülkiyete, kâra, yarışma ve rekabete, sömürüye dayalı; toplumsal sınıflar ve ülkeler arasında çıkar çatışmalarının olduğu ekonomik düzenler; monarşilerden oligarşilere ve sözde demokrasilere baskıcı yönetimler, silahlanma ve silah ticareti olduğu sürece Shaw’un dediği gibi politikacıları öldürmek de pek işe yaramaz. Çünkü bir parti ya da politikacının yerini hemen ondan pek farkı olmayan başka bir parti ve politikacılar alacaktır. İnsanlar “sürü” davranışı ve psikolojisinden kurtularak kendi değer ve özgür düşünceleri doğrultusunda kararlar alabilir, yani birey olabilirlerse, bir başkalık yaratılabilir. Ülkede ekonomik eşitlik, adalet ve hukukun üstünlüğü ilkelerine, düşünce ve örgütlenme özgürlüğüne dayalı gerçek bir demokrasi varsa o ülke halkı, aydın ve düşünürlerinin, yazar, şair ve sanatçılarının da öncülüğünde politik bilinç sahibi olur ve ırk, din, dil, mezhep gibi ikincil özellikleri bir yana bırakıp var olan, seçimler yapan, acı çeken, seven, sevinen, hayaller kuran biricik “insan”ı önceler; ayrım yapmadan, tüm insanların eşit haklara sahip olduğunu kabul eder. Böylece başkalarının değerlerine, inancına, hayatına saygı duyar; ülke içinde ve dünyada barışı savunur. Düşmanlık ve savaş yanlısı politikacıları yönetimden uzaklaştırır. İnsan haklarına, bireylerin kişiliğine, kimliğine, düşüncelerine, özel yaşamlarına saygı bilincinin geliştirilmesi, dünya barışının sağlanması yolunda atılacak ilk adımlardan. Bu bilince sahip bireylerden oluşan halklar birbirleriyle kuşkusuz anlaşacak, savaş yanlılarının iktidarına son vereceklerdir. Umut, yanıbaşımızda… Umut, yanıbaşımızda olmak zorunda… Değilse topyekun ölüyoruz… Her gün sil baştan… Her gün aynı sancıyla…        


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR