Sinemada Beden ve Şiddet
30 Mayıs 2019 Kültür Sanat Sinema

Sinemada Beden ve Şiddet


Twitter'da Paylaş
0

1930-1960 yılları arasında beyaz perdede adeta edepli hallerinden sıyrılan bedenler günümüzde yansıma, metafor ve temsiller için bir deney alanı olarak karşımıza çıkıyor. 

Sinemanın özelliği bedenleri kaydederek onlar üzerinden hikâyeler anlatmasıdır. Bu ise onları hasta etmesi, canavara dönüştürmesi, bazen de sonsuz bir sevecenlik ve cazibeyle donatması anlamına gelir. Kurgu aşaması da bu hastalık ve güzellikten geçer ve bunlar ürkütücü bir şekilde çarpıtılmış ya da ideale uygun olarak yeniden biçimlendirilmiş bedenlerde şeklini bulur. 

Tod Browning, Dracula

Sinemanın ilk zamanlarında bedenlerin şekillendirilmesiyle ilgili sayısız hikâyelere rastlarız. Seyirci çekmek olağanüstü bedenler sunmakla mümkündür: Canavarlar, sayılı caniler ve kurbanları, alkolizmin zararları hakkında filmler… Sinemanın bedenleri Fransa’da doğdu, kitlelerin gözleri ve Belle Epoque devrinin canlı gösterileriyle döllendi, fakat seri halde üretildikleri ilk yer Amerika’nın Doğu kıyısı, ardından Hollywood oldu. Örneğin, Tod Browning, Murnau’nun Nosferatu’yla, Dreyer’in Vampire’la canlandırmış olduğu vampiri Amerika iklimine alıştırdı. Browning’in 1931’de çektiği Dracula hem büyüleyici bir film hem de Hollywood’un 1930’lardan itibaren topyekûn icra ettiği bedenleri “biçimlendirme” işinin en iyi örneğiydi. Mahlûklar en iticilerinden en çekici olanlarına adeta evcilleştirilmişti. 

Tod Browning, Lon Chaney gibi isimlere baktığımızda sinemanın büyük oranda yönetmenle teşhir edilen beden arasındaki bağın etrafında geliştiği anlaşılıyor. 1930-1960 yılları arasında beyaz perdedeki bedenler adeta edepli hallerinden sıyrıldılar. Eskisi gibi teşhir edilerek, vahşileştirilerek, saldırganlaştırılarak sinemadaki köklerine döndüler.

Alain Resnais, Hiroşima Sevgilim

Alain Resnais’in yönettiği Hiroşima Sevgilim’in (1959) başında bize bakan kadınlar vardır. Bu Japon kadınlar hastanedeki yataklarının önünde, oda kapılarında bizi bekler gibidir. Hastadırlar, büyük ihtimalle on dört yıl önceki atom bombasının yaydığı radyasyon yüzünden ölüme mahkûmdurlar. Bizi karşılar, sükûnetle, neredeyse huzurla yüzümüze bakarlar. Adeta bakışlarımıza rehberlik ederek o korkunç görüntülere, patlamayı izleyen saatlerde ve günlerde Iwasaki’nin çektiği, Hiroşima Müzesi’nde sergilenen görüntülere yöneltmekle görevli rehberlerdir. Amerikan makamları, Japonya’yı işgal eder etmez bu Japon kameramanın çektiği dayanılmaz görüntülere derhal el koymuştur.

Bu kadınların kamera-bakışlarının dikkat çektiği dayanılmaz görüntüleri, Alain Resnais montajlayıp filminde kullanana kadar tam on dört yıl kimse görmedi. Filmin kadın kahramanı Emmannuelle Riva da şiddeti bu kadınların bakışları sayesinde görür. Artık hikâye başlayabilir, çünkü kadınlar kameraya, böylelikle seyirciye bakmışlardır. Bir anda hikâye bize bakmıştır. Resnais bir başka filmi olan 1955 yapımı Sis ve Gece’de kemikleri sayılan iki genç kız, aynı tastan çorba içerken bize bakar. Ingmar Bergman’ın Europe 51 filminde de bu tarz bir bakış vardır. Filmde Harriet Andersson bir adamı baştan çıkarırken gözlerini kameraya sabitler. Delilik ve kışkırtıcılık bize bakmaktadır. 

Bu kamera-bakışlar Belsen’de, Hiroşima’da, Europe 51’de, Hiroşima Sevgilim'de sinemanın değişmeye mecbur olduğunu, değiştiğini, çünkü artık yönetmeni, seyircisi, oyuncusu, kahramanıyla hiç kimsenin masum kalamayacağını söylüyordu. Modern sinemayı yüzyılın tarihi şu çok özel tahayyülle yarattı: Dövülmüş, işkenceden geçirilmiş, infaz edilmiş, katledilmiş, yok edilmiş bedenleri ima eden, bize bakan bir bakışla. 

Öte yandan kadın bedeni sinemada gerçeğin bir kanıtı hâline geldi. Yeni Dalga’nın gerçekçiliği anlamsızlığın ve kadın bedeni üzerine kuruldu. Jean-Luc Godard bu konuyla ilgili şunları söyledi: “Kamera hareketleriniz çirkin, çünkü konularınız çirkin, oyuncularınız kötü oynuyor çünkü diyaloglarınız beş para etmez, tek kelimeyle sinema yapamıyorsunuz….bedenleri oldukları gibi çekmemiş olmanızı affedemeyiz.”

Modern sinemada bedenin teşhiri otoportreyle başladı, zira modern sinemanın üstlendiği rollerden biri sinemanın ilk zamanlarına ait şu temel soruyu tekrar gündeme getirmek oldu: Sinemacının bedeni bizatihi sinemanın yuvalandığı bir mecraya nasıl dönüşebilir? Böyle düşünüldüğünde özellikle kendi görüntülerine özgün bir şekil vermeye çabalayan sinemacıların öne çıktığı “özbedene” dayalı bir sinema geleneği de anlam kazanır. Sinemacının bedeni özgünlüğünün ve kişiliğinin silinmez bir izi olmuştur. Chabrol Le Beau Serge’de çelimsiz bir köylüdür. Truffart Dört Yüz Darbe’de lunaparktaki döner disk sahnesinde görünür, Godard Serseri Aşıklar’da müzevirin tekidir. 

John Cassavetes, Clint Eastwood, Woody Allen, Elia Suleiman gibi yönetmenlerin filmlerde görülmesiyle auteur’ün bırakmış olduğu fiziksel kanıt, görünüşe göre hep bir ruhsal hastalığın yansımasıdır ve melankoliye bunalımlı ya da komik bir vücut kazandırmaktadır. Perdede gösterilen her bir bedene masumiyetin kaybını, ama bir yandan her şeye yeniden başlama istediğini nakşeden odur. Modern sinemacı bizi hazmedilmemiş hatıraların tortuları, olgunlaşmamış çocuksu bir ruh, akademik üslubun reddi ile dehanın yaratıcılığı, zamanların, kültürlerin ve görünüş biçimlerinin harmanladığı hayaller arasındaki bağı düşünmeye mecbur eden, melankolik vücutlu adamdır. 

Avrupa öteden beri Amerika’dan yarına ait bir görüntü, elle tutulacak kadar yakın bir gelecek, rasyonel, hijyenik ve robotlaştırılmış bir beden görüntüsü bekler. Ne var ki Hollywood sinemasının en köklü geleneklerinden biri Avrupalı seyirciyi umutsuz, bitkin, yaralı, bir başka deyişle ölümü tecrübe etmiş bedenleri seyre yollar. Tim Burton, David Lynch ve Wes Craven gibi Amerikalı sinemacılar bunu yapan türler ortaya çıkardı. Bugün cesetler filmleri kemirmekte ve ölüm hastalığı genç Amerikalı sinemacıların kurgu dünyasında kol gezerek sürekli yeni kavramlar üretiyor ve artık gerçek dünya söz konusu olmadığından beden yansıma, metafor ve temsiller için bir deney alanı olarak karşımıza çıkıyor. 

Robert Zemeckis, Ölüm Kadına Yakışır

Bu bedenlerin çoğu ölümün izlerini taşıyor: Batman Returns’deki yarı-hayvan yarı-insan cesetler, Zemeckis’in Ölüm Kadına Yakışır’ındaki ölümsüz ölüler, Terminatör’deki hortlak robot, David Lynch imzalı Kayıp Otoban’daki tekinsiz figürler…Beyaz perde için kaydedilen bedenlerin hepsi aynanın öbür tarafından gelmiş durumdadır. Yok olmuş oldukları için ancak kendi ölümlerinin travmasına tuz basarak yaşayabilir ve hayatta kalabilirler. Tim Burton’ın çektiği Batman maceralarının ikinci bölümünde Batman’in tek yaptığı “geri dönmektir”, ancak tepeden tırnağa bunun izleriyle kaplıdır. Yaralayıcı tecrübe, yani film sayesinde geri dönülen yok oluş hâli Tim Burton gibi sinemacılar için esastır, çünkü kurmacanın bütün yapısının temelindeki neşe-korku ilkesini ortaya koyar.

Özetle bu ceset sineması özellikle yok olmayanı, yok oluşa zekice dönüşümler, tuhaf başkalaşımlar ya da inatçı reenkarnasyonlarla karşı koyanı öne çıkarır. Hatta kelimenin tam anlamıyla “yok olamayan” diye nitelendirebileceğimiz bir kahraman doğar. Yarı hayvan-yarı insan ya da makine-insan olan bu kahraman bedenin çektiği çilelerin üstesinden gelmekle yükümlüdür. James Cameron’ın Terminatör’ü son yirmi yılda icat edilmiş kavramsal bedenlerin en çok dikkat çekeni. Filmin öncesinde meydana gelmiş bir ölümün (Schwarzenegger’in ölü uzuvlar ve hareketsiz nesnelerle tertip edilmiş bedeni ve final sahnesinde bir felaketin üzerine kurulmuş hoyrat bir yok-olamayış dehasıdır. Buna paralel olarak bu yeni Amerikan sinemasındaki filmlerin çoğu bazen primitizme (Burton, Raimi, Creven, Lynch), bazen sibernetiğe (Cameron), bazen de görüntünün gücüne (Zemeckis, Shyamalan) dayanarak, bazen de bu üç kuvvetten sayısız alaşımlar üreterek mutlak kavrayışa ulaşırlar: Beden artık tam olarak ölememektedir; çünkü tarihsel açıdan sınırlı olan yaşama gücünün yerini, temsili filme çekebileceğimize dair kesin bir bilgi almıştır.

Kaynak: Alain Corbin, Jean-Jacques Courtine, Bedenin Tarihi 3: Bakıştaki Değişim: 20. Yüzyıl, Saadet Özen, YKY, 2005)

Hazırlayan: Aslı İdil Kaynar


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR