Sıradan (Olmayan) Bir Gün'ü
21 Kasım 2018 Edebiyat

Sıradan (Olmayan) Bir Gün'ü


Twitter'da Paylaş
0

Yekta Kopan'ın romanda incelik ve derinliğe ilişkin, sadeliğin ihtişamına dayanan metinler yazmaya hem de bunlara modern derinlikler katmaya dair bir çabası var...

Edebiyat eleştirisi pek çok türe, şekle ve akıma ayrılabilirse de genel olarak iki ana ayrım olduğunu düşünürüm: İlki ve en doğru olanı, incelenme maksadıyla okuduğun romanı eserin sınırları içinde kalarak ve yazarın (varsa) geçmiş yazı deneyimlerine atıf yaparak ele almak. Okurla bu türden bir anlaşma hem metnin yazarını tatmin eder, hem meraklısını bilgilendirir, hem eleştirmeni yüceltir. Ben ikinci yolu tercih edenlerdenim. Son cümlenin yüklemindeki çoğul ekini yazmamak, fazla ukala cesareti sayılabilirdi. Ama eleştirinin (ki bu bir eleştiriyse eğer) öteki yüzünde eserin sınırlarını romanın kendisi ve yazarı değil, bu metnin de bir edebiyat eseri olduğundan hareketle eleştiri yazarının belirlediğini düşünüyorum. Yazarın edebi geçmişine atıftan öte (nasılsa ukalayız) gelecekte neler yapabileceğine ilişkin öngörüleri de, yapmasına ilişkin tavsiyeleri de metni incelemek kadar önemsiyorum: Deli olduğum için mi? Yoksa bu makaleleri yazmaya, roman kurup, yayımlansın diye yüz yıllık bekleyişimin şafağı bir bozarıp bir karardığı için beklerken paslanmamak maksadıyla hayat vermeye başladım diye mi? Hepsini boş verelim. Sebebin ne olduğu Yekta Kopan'ın Can Yayınları'ndan yeni yayımlanan Sıradan Bir Gün isimli romanına ilişkin makalenin önüne geçebilir mi? Eğer muhabir-editör olarak çalıştığım gazeteye Can Yayınları'ndan yeni çıkan kitaplarla ilgili her ay düzenli gelen kargodan Yekta Kopan'ın adıma imzaladığı son romanı çıkmasaydı, kendisi edebiyata değer veren nitelikli edebiyat peşindeki Kopan'ın zaten okuma listemdeki romanını birinci sıraya almayacaktım.

Yeni Neler Yazıyorsun

Yazarın romanını (sanki çok trafik varmış gibi) emniyet şeridinden en öne alışımın bir sebebi de kısa süre önce Antalya'da turizmcileri buluşturan bir semineri haber maksatlı izlemek için gidişimde, etkinliğin moderatörünün Yekta olmasıydı. Mesajlar uzun süre önce yerini suskunluğa bıraksa da 2000'lerin başında yazdığı Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri, Yedi Derste Vicdan Muhasebesi, Karbon Kopya, Kediler Güzel Uyanır, Aile Çay Bahçesi, Bir de Baktım Yoksun gibi, çoğunluğu öykü ve romanlardan oluşan bu okuma-eleştirme serüvenimde zaman zaman e-postayla ve çok nadiren yüz yüze geri dönüşler aldım. Sonra değişim yavaştan değil de çok hızlı ve savurgan yaşanınca da, bu bağ uçup gitti. O sebeple de zaten 700 kişinin katıldığı ve hepsinin büyük bir iştahla bu ânı sosyal medya paylaşımlarına koyacakları fotoğrafla ölümsüzleştirmek için Yekta'nın uygun ânını kolladıkları etkinlikte, en arkada oturdum. Kahve yemek molasında omuz omuza değmemize rağmen, bir fil için dahi zorlayıcı olabilecek bazı hatırlatmalarla kendimi anımsatıp, 'Yeni neler yazıyorsun' diye sormadım.

yekta kopan

Hayalet Gemi'den Beri

İster yanlış yapmak deyin, ister ayıp etmek, isterse tam uyan haliyle rahatsız etmemek, ne olursa olsun ben her zaman 'Yeni neler yazıyorsun' sorusunu çok hak eden bir yazara bu soruyu bir (şimdilik) edebiyat eleştirmeni olarak sormadım. Ama siz bir yerde gördüğünüzde, mutlaka Yekta Kopan'a bu soruyu yöneltin. Çünkü bazı yazarlar vardır, onlar daima yeni metinlerini kurarlar. Bu çalışkanlığa, iradeye ve olgunluğa sahiptirler. Yekta Kopan da benim küçücük varlığımda bu özelliklere sahip yazarlar listesine adı yazılı olanlardan. Yakın arkadaş yazar Murat Gülsoy ve diğer pek çok yazarla beraber Hayalet Gemi'de başlayan öyküye yeni form ve biçim arama çabalarını Türk edebiyatının en önemli öykü ödüllerini hakkıyla alan kitaplarıyla okurla buluşturan Yekta Kopan, benim her öykü listemde kitaplarını yazdığım yazarlar arasında. Öykü ile ilişkisi Oğuz Atay'ın bakış açısı ile açılan klasik anlatı formuna dayanan ama kalıcı olma özelliği metnin kendi itici imgelerinden gelen akıma bağlı. Bir başka değişle kendisi UBOR MENTEGA örgütünün üyesi.

Öykücülüğümüz için yadsınmayacak değere sahip metinleri büyük bir yüzde ile iyi sınıfına girerken, aynı zamanda da edebiyatın temel ama benim pek katılmadığı bir ayrımın da çatalında duruyor: Nasıl ki bazı yazarlara öykücü, bazılarına romancı deniliyorsa ve edebiyatla uğraşmanın gerçek rütbesi dünyadaki son 30-40 yıldır yaşanan akımlarla romana veriliyorsa, iyi öykücüler de akıllarında metin kurarken kaçınılmaz olarak karşılaştıkları bazı metinlerin roman olması durumuyla yüzleşiyor: Öyledir; bazı metinler zihindeyken sana ne olacağını söyler. Öykü mü yoksa romana mı daha iyi döküleceğini tespit edip, ona uygun çalışmaya başlamak (başarmaktan söz etmiyorum) bir ustalık ister. Bu sebeple de bir öykü üstadının romana dair metinleri de onun bir romancının metninden daha fazla yargılanmasını da beraberinde getiriyor:

Tür ve Biçim Denemeleri

Edebiyatta yazılı olmayan kanunlara göre bir romancının roman dışında bir türde eser vermesinde sıkıntı görünmezken, başka türdeki bir yazı ustasının romanla uğraşması tarihin hangi çağında olursanız olun daima yargılanmayı beraberinde getiriyor. Adalet Ağaoğlu'nun bana defalarca anlattığı üzere kendisi 1970'lerin başında tanınmış ve saygın bir tiyatro oyunu yazarı iken, romancı olma arzusu başta yayıncılar, sonra da edebiyat mafyası pardon kanonu tarafından şiddetle ret edilir. Ama yayın kronolojisi öykücü olarak anılmanın yanında çok mesafe kat etmemişken romanı da koyan için Yekta Kopan içinde mi böyle olacak? Bugüne kadar görülen, Yekta Kopan'ın romancılığının öykücülüğünün sadece ödül olarak değil eleştiri anlamında da gölgesinde kaldığı. Oysa ki Yekta'nın romanda yaptığı ve son eseri Sıradan Bir Gün'de de denediği tür ve biçim denemeleri, değme 'romancının' okurunu ve kendi maddi huzurunu kaçırma pahasına girişmediği yel değirmeni saldırıları arasında yer alıyor.

Bu yönüyle, ben hiçbir zaman Yekta Kopan'ın romancılığını onun alanı olmayan bir sınır ihlali olarak gömerdim. Öte yandan Sıradan Bir Günde yaptığı anlatıcı geçişleri, kişilik bölünmeleri, bölüm hikâyesi içindeki ikinci hikâye yaratımı gibi bir dizi cesur harekete karşın, onun romancılığının öykücülüğünü geçtiğini de düşünmüyorum. Ama bir öykücünün roman yazıyorsa, öyküden tabiî ki başka bir edebi form olan romanla başka bir şekilde anılmak istediğini düşünüyorum: O öykücünün, romanlarında öykülerine sığdıramadığı formları romanın uzun hacmine yayarak bize aslında uzun bir öykü de olmayan uzatılmış bir öykü yazdığını görmek istemiyorum: Peki Yekta Kopan bize uzatılmış bir öyküyü roman diye mi anlatıyor? Eğer kişisel gelişim kitaplarını Mert Güriz müstear ismiyle yazan Armağan Gündoğdu'nun bir gününü anlatan romanda sadece bildiğini anlatmaya dönük bir çaba ortaya koysaydı, Yekta Kopan hakkında pekala uzatılmış bir öykü yazıyor diyebilirdim. Ama Yekta'nın son romanı modern edebiyatın terliklerine ayaklarını sokan ve bunun için mutlu olan yeni uyanmış bir uykucunun aklından henüz silinmeyen karmaşık, fakat bir o kadar da önemli rüyasına benziyor.

yekta kopan

Yekta Kopan'ın romanları öykülerinin formundan görünmez ama bir o kadar da usta bir gözün görmesi amacıyla çizilmiş bir sınırla ayrılır. Bu sebeple öykülerini romanlarında bulduklarını söyleyenler derin olmayan fakat azıcık hayal kırıklığı yaratabilecek yanılgılara uğrayabilir. Yekta da bunu bildiğinden romanlarını öykülerini anlatıyormuş gibi anlatıyor. Ama 'muş' gibi anlatıyor. Sıradan Bir Gün henüz yeni bir roman olduğu için, okurunun önünü kesmemek adına uzun uzadıya vermeyeceğim ana hikayesinde modern dünyanın karı koca ilişkilerini, baba-çocuk gelişimini ve mecburiyetlerini sonu kimi maddi çıkarlara varsa da nasıl ağır boyunduruklar olduğunu ele alan yapısı günümüzde geçen bir romanı, cümlelerini ve kurgusunu zorlanmadan okumak isteyen okura hitap ederek kuruluyor. Bu tür romanları okumayı benim gibi pek haz etmeyenlerdenseniz, görev gereği de olsa yapılan okuma boğazını sıkar. Ben, günümüze ait bir romanın popüler inançlar ve çıkarların dışında geçebileceğini, yazarın niyeti eğer siyasi bir roman yazmak değilse günümüzün gevşek ve bozuk insan ilişkilerini romanına taşıyacağına inanmam. Sıradan Bir Gün ise (eleştirmende ön yargı mı olurmuş demeyin) bu peşin hükümleri beklediğim üzere Yekta Kopan'ın modern edebiyata verdiği değeri ilerleyen bölümlerde yoruma gerek kalmayacak ama kolay okunurluğunu metni sıradanlaşan ya da değersizleştiren bir duruma da düşürmeden yapıyor. Romanda kişisel gelişim yazarı Mert Güriz ile onun gerçek karakteri Armağan Gündoğdu arasındaki kapışma ve etrafında seyreden geçmiş ile günümüzdeki olaylar Sıradan Bir Gün'ü sıradan bir gün olmaktan çıkarıyor. Tadını, dokusunu bulmuş, edebiyatı demlenmiş bir yazarın kontrol altındaki metni dozunda okura verdiği kendi sınıfının kalitesi yüksek romanlarından biri haline getiriyor.

Geleceğe Dönüş

Öte yandan Yekta Kopan'ın madem ki romanda incelik ve derinliğe ilişkin, hem kendi okur kitlesinin öykülerinden de alıştığı üzere sadeliğin ihtişamına dayanan metinler yazmaya hem de bunlara modern derinlikler katmaya dair bir çabası var... O zaman neden günümüzün bu tür bir romana iklim olarak uymayan havasında salvoları var? Türk edebiyatı için Yekta'nın da tarz olarak çok uzak olmadığı, zaman zaman da küçük parçalarını yaptığı geniş bir Türkiye tarihi var. Ondan illa ki bir siyasi cinai roman bekliyor değilim ama romanlarında yaptığı tür ve biçim çalışmaları bugünün dünyasında ve insan ilişkilerine çok uymuyor. Yekta'nın Türkiye'nin belki de dünyanın en iyi mikrofon sanatçısı yani dublajcılarından biri olduğunu yadsımadan, onun eğer kendi sesiyle yayınlanmıyorsa izlemediğim Geleceğe Dönüş filmini hatırlatıyorum. Galiba edebiyatı için gereken şey biraz zaman içinde dolaşmak. Ama bu dolaşımı çıkışı günümüz olmayan bir yerden yapmak. Çünkü Türkiye tarihindeki birçok olay Yekta Kopan'ın tam da romanlarında yapıp hedefini az şaşan çalışmalarını 12'den vurmasına yarayabilir... Neticede okuru ona sadık.  Kendi sesini de, yazısını da seviyor. O, nereye gitse ya da çağırsa gelir...


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR