Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

17 Eylül 2018

Öykü

Son Mavilik

Öznur Yalgın

Paylaş

8

0


Yarım saattir çıktığımız bu dağ yolunda ilerlerken dışarıda görebildiğim, var olduğunu bildiğim yalnızca ormanın gizli yaşantısı. Dışarıda belli belirsiz bir kıpırtı yakalıyorum, ama hayır, aslında hareket eden arabamız. Omzumdan dökülen saç tellerim kucağımda duran naylon poşete temas ettikçe çıtırtıya benzer sesler çıkarıyor. Bana yol boyunca aramızdaki kayıp zamanda olan biteni anlatacağını, hatta hiç susmayacağını hayal etmiştim, o henüz ağzını doğru dürüst açmadı bile. Aracın içinde bir sağa bir sola savrulurken körfezin kıyısındaki sahil evlerinin ışıklarını görebiliyorum. Medeniyet aşağıda, uzakta kalıyor artık. Karanlıktan önceki son mavilik havada asılı duran.

Karanlığın, akşamın, gecenin kaç tonu var? Gökyüzü koyu bir laciverde dönerken ormanın rengi siyah, simsiyah. Tepede tüm heybetiyle, sarı bir ışıkla aydınlatılmış kral mezarlığı duruyor yalnızca. Her yerde hayaletler.

Konuşamayacak kadar yorgunum. Güzel, kuzguni bir siyahlıkta ensesinde topladığı saçlarına, tokaya kıstıralamayan tutamlarına, alnına düşen perçemlerine bakıyorum, aylardır sessiz sedasız kendini var etmeye çalışıyor. Motordan gelen ses değişti sonunda, giderek yavaşladık.

“Geldik,” dedi. 

Arabadan çantaları almamız gerekiyor. Boşta kalan eliyle cebini yoklayınca, anahtarların şıngırtısını işittim. Ne başka bir ses, ne de yaz gecelerinden alışkın olduğum çekirgelerin fısıltısı. Evinin bahçe kapısına doğru yaklaşırken yalnızca kendi ayakkabılarımızın yerdeki çakılla, otla temasından çıkan o ses, hepsi bu.

Önüme geçti. Karanlığı yok sayan bir tavırla içeriye daldı. İçerisi mağarayı andırıyor. Duvardaki aplikleri yaktı. Tavandan sarkan bir ampul yok. Fazlasıyla otantik bir görünüm. Tek bir koltuk var, karşısında kuzinesi. Kuzinenin bacası bütün odayı birkaç parçaya ayırıyor, tavana doğru yüksek, pencereye benzer aralıklar oluşturuyor.

Koltuğa oturdum. Hiçbir şey yapmadan yanıma oturmasını bekledim. O hâlâ mutfakta bir şey aranıyordu.

“Aç değilim,” dedim. “Bir şey hazırlamaya kalkma.”

“Bira?”

“Olur.”

Buzdolabının kapağındaki lastik, etli bir gövdeden, bir ağızdaki iki dudağı birbirinden ayırır gibi sıyrıldı.

“Hesabını kapamışsın,” dedim. Bambaşka bir zamandan, öyle alakasız bir şey söylemişim gibi yüzüme baktı.

“Ne hesabı,” dedi.

“Sosyal medya diyorum, ne var ne yoksa.”

“Daha ayrılmadan kapamıştım, senin haberin yok muydu?”

“Ama isterlerse ulaşabilirler. Yine de ulaşabilirler,” dedim, “biliyorsun.”

Şişeyi başına dikti. Gözlerini yumup başını sallarken soğuk birayı midesine indirmeye devam ediyor.

“Çok içiyor musun?”

“Bu dağ başında mı,” dedi, güldü. Şişeyi gözlerinin hizasına kaldırdı. “Hayır. Sen geleceksin diye alışveriş yaptım.”

Sustuk. Gözleri rahatsız, çevresini amaçsızca, belli aralıklarla tarıyor. Aramıza sinsice sızıverecek, odaya bizden habersiz girecek birinden korkar gibi.

“Gürcistan’da buluşacaklar,” dedi. “Kerem Londra’dan uçacak, annemler Hopa’dan geçecek. Bu yıl ben olmayacağım.”

“Kerem hâlâ giremiyor o zaman, öyle mi?”

“Sınırdan giriş yaptığı anda... Fena,” dedi. “Ama annemler sandığımdan sağlam çıktı.”

“Babandan dolayı.”

“Öyle. Annem her şeyi güzel idare etmiş. Ben bunu ancak şimdi anlıyorum.”

Derin bir nefes aldım. Ağzından çıkan her sözcüğe başımı sallarken, onu anladığımı belli etmenin en işe yarayacak yolunu arıyorum.

“Annem beklemeyi biliyordu,” dedi. “Şimdi de oğlunu bekliyor. Sonra belki sırada ben varım.”

“Bence tam olarak öyle değil,” dedim. “Bence sen biraz fazla dikkatlisin.”

“Dikkatli derken?”

“Yani daha ortada somut bir tehdit olmadan ayrıldın, aslında kimse seni işten çıkarmadı.”

Omuzlarını silkti.

“Seninle tehdit anlayışımız farklı demek ki.”

Onun algısı benimkinden elbette ki farklı olacak. Kendini her zaman herkesten ayrı gördüğünü bilmeme rağmen nedir beni şaşırtan? Biram dakikalardır elimde, içilmeden öyle duruyor. Bir yudum aldım. Ilık, tatsız bir suya dönüşmüş.

“Her muhalif hesabın peşine düşmediklerini ben de biliyorum,” dedi. “Ama benimki sosyal medyadan öte bir şey.”

“Sedat hâlâ dairede, biliyorsun değil mi,” dedim. “Herkes neyin ne olduğunu bilse de inadına rahat görünüyor.”

“Onun babası da yıllarca yatmış mı peki, onun kardeşine de dava açılıp hüküm verilmiş mi?”

“Tamam,” dedim. “Seninle hikâye yarıştırmayacağım. Söyle nasıl zaman geçiriyorsun burada.”

“Geçirmiyorum. Çünkü geçmiyor.”

Ters, kurşun gibi cevaplara böyle çabuk gelmiştik demek.

“Sen kendi kendine bir hava yaratıyorsun,” dedim. “Ve etrafına da bu bulaşıyor. Belki Murat da...”

“Murat hayatımda gördüğüm en korkak adam çıktı. Bana Murat’tan bahsetme lütfen.”

Boynundan aşağı gergin uzanan, göğüslerinin kavisinde kaybolan o damar. Üst üste farklı renklerde giydiği atletin arasından görünen buğday teninin pürüzsüzlüğü. Gerilen yüzüne yerleşen bakış keskinleşiyor.

“Murat kendi kaybetti, evet bana aynen öyle demelisin.”

Başımı salladım. Yanıma oturdu, avuç içini dizime vurdu.

“Siktir et Murat’ı,” deyip gözlerime dikti gözlerini, “söyle bakalım, peki sen nasılsın?”

Küfretmek ona erkeksi bir hava katıyor. Kalın kaşlarını şekilden şekle sokarak, ellerini kollarını ne yöne dayayacağına karar veremeden yanıma oturduğunda aklından geçip giden düşünceleri seçmeye, yakalamaya, onu anlamaya çalışıyorum. Güçlü o halbuki. Sandığından daha güçlü.

“Merak edip durdum seni,” dedim. “İnsanlar seni yeni yeni sorabilmeye başladı.”

“Doğrudur,” dedi, “koyun gibi bekliyorlardır, sıranın kendilerine gelmesinden korkuyorlardır.”

“Hepimiz öyleyiz. Sen belki kendince önlemler alıyorsun. Ama pek de bir mantığı yok, bunu söylemeye çalışıyorum. On kişiye sorsan on kişi de Sedat’tan şüphelenir, ama adamın rahatı yerinde.”

“Şimdilik.”

“Şimdilik evet, ama Banu ile Ahmet’in atıldığını söylesem.”

“Biliyorum, haberim var.”

“Nasıl haberin var?”

“Haberim oluyor işte,” dedi, “her şeyden haberdarım.”

“Duydun mu,” dedim, “yok artık, o neydi öyle?”

Birbirimize bakakaldık.

“Evin dışından geldi. Korkma. Devrilen korkuluktur.”

Kapının kilidini açtı. Çekmeceden feneri çıkardı, askılıktan kaptığı el örgüsü ceketini omzuna aldı.

“Gelmemi ister misin,” diye sordum.

“Hayır, sen burada kal,” dedi, boşta kalan eliyle olduğum yerde oturmaya devam etmemi buyurdu. Gözüpek kadını oynuyor yine. Korkusuz. Onlar beni atmadan ben kendim ayrılayım deyip kendi kendini fişleyen bir garip güzel insan. Ayağa kalktım, kapı ağzına yaklaştım. Gökyüzü son derece etkileyici. Yıldızlar daha belirgin, fenerin ışığını tutmadığı kısımlardaki yoğunluk, o derinlik hissi sandığımızdan çok şeyi anlamsız kılabilecek güçte.

“Kimse yok,” dedi.

Anahtarı üç kez döndürdü. Üstteki sürgüyü de çekti bu sefer. Pencere pervazlarına dayanıp kolların tam kapandığından emin oldu.

“Korkulacak bir şey yok, demiştin.”

“Biliyorum,” dedi, “ama işte sen olunca sorumlu hissettim.”

“Bana karşı sorumlu hissetmen, her şeye, herkese karşı sorumlu hissetmen seni artık bitirmiyor mu?”

“Bittim zaten, baksana, şu yaşımda şu halime bak.”

O yaşını asla göstermeyecek kadınlardan oysa. Sustum. İlk geceden onunla çatışmamalıyım. 

“Buraya geleceğini kaç kişi biliyor?”

“Vildan’la Erdal biliyor,” dedim. 

“Dikkatsiz davranıyorsun,” dedi. “Benimle görüşmek senin için de tehlikeli.”

İster istemez güldüm. Kendi varlığını büyük, tehditkâr bir hale bürümesi iyiden iyiye komik kaçıyor artık.

“Bunlar sana komik geliyor belli, peki farkında mısın,” dedi, “benimle görüştüğün için seni de izlemeye alabilirler.”

“Kusura bakma ama,” dedim, “bilmiyorum bunu sana nasıl söyleyeceğim, sen sanki biraz kendi yazıp yönettiğin tiyatroda oynuyorsun.”

Gözlerindeki ateş topları kızdı. Ellerinin titreyişine, nabzının dörtnala atışına, her an bana saldıracak gibi bakışına aldırmadım.

“Cesur olduğunun söylenmesini mi istiyorsun,” dedim, “gerçekte sandığın kadar cesur musun, ben bundan o kadar emin olamıyorum.”

“Senin cesaretten ne anladığına bağlı,” dedi.

“Çünkü eğer cesursan,” dedim. “Eğer cesursan, belki yüzleşirsin.”

Kaybolmuş bir yüzle yüzüme baktı. Belki de bilerek böyle davranıyor, bunu yok sayacağını biliyordum. Ellerini yakalayıp kendime doğru çektim. Direnç göstermedi. Yorgun, ilgisiz kalmış, kendine acıyan bir kabuk. Sinirle, hayal kırıklığıyla, içinden gelen ne varsa yok saymaya yatkın. Karşı koymayacağını anlayınca başımı usulca boynuna gömdüm. Güvercine benzeyen omzuyla saçlarımı, yüzümü kıstırdı. Beni geri itmedi. Usulca sevilmek için böyle kolay teslim olacağını bilseydim... Kollarımın arasındaki vücudun gerçek ağırlığını ölçtüm, yüzüne ait olmayan ne varsa hızla sıyrıldı, kâğıt gibi incecikti, zar zar ayrıldı, hiç iz bırakmadan. Sona kalan yüzünü avuçlarımın arasında tutmak istedim, yere diktiği bakışlarını yeniden yüzüme çevirmek.

Koltuğa çöktük. Artık yüzüme bakmıyor. Başını, ellerini, bana değen her bir parçasını çekti, toparlandı. Ne diyeceğini beklemeye başladım.

“Yanlış anlama, sakın bundan bir şey çıkarma.”

Ellerini avcuma hapsettim, parmaklarını yutarcasına ağzıma gömdüm. Başını iki yana sallıyor. Bin bir farklı geçiş var oysa, o da bunu görebilse, doğrunun yanlışın, ezbere bildiklerimizin yitirilişini kutluyorum. Beni acıtacak lafları arka arkaya sıralasa da, beni, gerçek beni görmesini istiyorum. Onun için bu dağ başına, böyle hazırlıksız, yalnız onun için geldiğimi.

“Ellerimi bırakır mısın?”

“Az önce yüzleşmekten bahsediyorduk,” dedim.

“Bu kendimle yüzleşmek filan değil,” dedi. “Murat’tan ayrılmış olmam. Senin kalkıp buraya gelmiş olman, beni böyle zayıf görüp, aklında yanlış düşüncelerle...”

O konuştukça azaldım. Ağzından çıkanlar ona ait değil, sevebileceğim birine ait değil, öylesine seçilmiş sözlerle dolu, düşüncesiz, bomboş bir lakırdı.

“Kardeşini bile görmeye gidememek, siktiri boktan bir ülkeye giriş yapmaktan korkmak ne demek, sen bunu biliyor musun?”

Ellerinin yaprak gibi titreyişini izledim, gözlerindeki yaşları elinin tersiyle aldı.

“Biliyorsan söylesene,” dedi, “susup durma öyle, madem benim evimdesin, konuşsana. Bana kendi zorluklarından bahsetsene, lezbiyen olup saklanmak ne demek, hadi bunu asla bilemeyeceğimden filan bahset.”

Yüzü tanınmayacak hale büründü. Ağzından çıkan her sözcükle biraz daha, az biraz daha. Saçlarını zar zor tutan toka artık dayanamamış, saç telleri dağılmış. Gözkapaklarındaki şişliği ilk kez o an fark ettim. Belki de ben gelmeden sabaha kadar ağlamıştı.

“Delirmek üzereyim,” dedi. “Hadi bana yine bunu kendi kendime yarattığımdan bahset.”

Çok daha güçlü bir ses geldi. Donakaldık. Boşluğa baktı o bir süre. Kırgınım, ölesiye kızgınım. Ne delirmesi, ne ailesi, ne de hakkında olmayan mahkeme kararları umrumda.

Derinden gelen o ses bir kez daha duyuldu.

“Dışarıda n’oluyor, Allah aşkına!”

Omuzlarını silkti. Burnunu çekip oturduğu yerden yavaş yavaş doğruldu. Ağır çekim, hiç acelesiz ayağa kalktı, böyle bir ses duymak olağanmış, onun her geceki rutininden bir parçaymış gibi. Kulağını kapıya dayadı. Durduğum noktadan ne yaptığına, ne yapmak istediğine anlam veremedim.

“Kapıyı açıp bakmayacak mıyız,” dedim.

İşaretparmağını dudaklarına bastırdı, susmamı tembihledi. Alnını kapıya dayadı. Evinin dışındaki tüm dünyaya işte böyle kafa tutuyor. Somut ve soyut bütün anlamları vücuduna toplayarak. Bir boğaydı o, bir kadın, boynuzları hınçla dolmuş, saçlarının arasından, başının üzerinden kabarmaya başlayan iskelet dokusu kapıya karşı, ardındaki cümle âleme karşı. Ona herhangi bir söz söyleyecek olursam bana sivri uçlarını batırmaya hazır. 

“N’apıyorsun Allah aşkına,” dedim.

“Dinliyorum.”

Ses bir daha yükseldi, sürüklenen, ağlayan birileri mi, nereden geliyor bu anlamadım. Alnını kapıdan çekmedi. Eğilmesiyle, bir kapıyı ikiye bölen sırtıyla, yere sağlam basan sımsıkı bacaklarıyla sese karşı, insanı olduğu yere çöktüren bu hissi yenecek. Sırtını dikleştirdi, ayağıyla kapıyı tekmelemeye başladı. “Sen n’apıyorsun,” dedim, yerimden fırlayıp onu durdurmaya çalıştım. “Hayatımın içine sıçtı bu,” dedi. “Ama bu sefer izin vermeyeceğim.” Ellerimden kolayca kurtuldu, yanağını kapıya dayadı. Sesi kucağına topluyor. Dizlerinin dibine çöktüm. Ellerini tutmak istedim yeniden, ama hayır, başımı dizlerine dayamakla yetindim. Parmaklarını usulca saçlarımın arasına bıraktı. Sesi bir daha duyup duymayacağımızı bilmeden tetikteyiz, gümbürtüyü bekliyoruz, devrilen korkuluk filan değil, artık bunu ikimiz de biliyoruz. Duyabildiğim rüzgârın uğultusu yalnızca, sürüklenen yaprakların hışırtısı. Yine, yeniden, az sonra bizi vuracak. Kalbimin kaygıyla atışını duyuyorum, saçlarıma sakladığı parmaklarından onun korkusunu paylaşıyorum. Yine bir gürültü kopacak, herhangi bir taş bu evin bir camını patlatacak, saklandığımızı, ölesiye korktuğumuzu biliyorlar. “Duydun mu,” diyor kolumu dürtüp bana. “Dinle, sen de duyuyor musun?” Kulağımı dört açmış dinliyorum. Tık tık. Yalnızca tık tık. İnanması zor, ona bunu anlatması zor ama... Kalbimin her an duracakmış gibi atışından başka hiçbir ses duyamıyorum.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Werner Bischof ve Belgesel FotoğrafçılıkErhan Sunar
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

I. C. d. Fabbri

23 Aralık 2025

Edebiyatçı Politikacılara Ne Oldu?

Edebiyatçı devlet adamlarının azalması siyasetteki gerilemenin en önemli belirtilerinden biri.  Londra’daki dairem tıka basa kitap dolu olmasına rağmen tam bir seri kitap avcısı olduğumu itiraf etmem gerek. Geçen hafta Tokyo’daydım ve her zamanki gibi kentin kitapçı..

Devamı..

Dostoyevski İki Yüzlü Sözde Aktivizmi ..

J. M. Charlton

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024