Son Vapur
31 Temmuz 2019 Öykü

Son Vapur


Twitter'da Paylaş
0

Beşiktaş İskelesi’ndeyim. Adım atacak yer yok. Bir yandan da akın akın geliyor son vapuru kaçırmak istemeyenler. Dikine istif edilmiş buzlu palamutlar gibi bekliyoruz. Hareket ihtiyacımı kafamı sağa sola çevirerek karşılayabiliyorum ancak. Gözlüyorum etrafımdakileri. Onlar da aynısını yapıyor.
Oflayıp puflarken iki çift de laf ettiğimiz beylerden biri dayanamıyor daha fazla. Yarıyor kalabalığı. Görevliye aldırmadan geçiyor zincirin altından. Kaş göz edip beni de çağırıyor. Yaptığımın doğru ya da yanlış olduğunu sorgulayacak halde değilim. Zincirin altından iki büklüm geçip biniyorum vapura. Beyefendi içeri geçiyor. Peşinden gitmemi de beklemiyor.
Yaz günleri boş olduğu sürece ilk tercihim olan yan güverteye geçiyorum. Önümden gelen geçen olmasın, seyir keyfim bozulmasın diye en sona oturuyorum. Yanımda bir sandalye. Küçük bir masa. Masanın hemen yanında mutfağa açılan bir kapı var. O kadar susamışım ki mutfaktan çıkan olsa da su istesem diye düşünürken vapurun çımacılarından biri elinde bir bardak çayla kapıdan eğilerek çıkıveriyor. Çayı bir bakışta içtiğimden olsa gerek, “Çay ister misiniz?” diye sormak zorunda kalıyor.
“Çay değil de bir bardak su rica etsem, çok susadım,” diyorum.
“Ne demek, hemen,” deyip getiriyor buz gibi suyu.
Su bardağının altına koyduğu çay tabağı çocukluğuma götürüyor beni. Misafirler su istediğinde sağ elimizin dört parmağını servis tabağı gibi dümdüz eder, üzerine koyduğumuz bardağı baş parmağımızla destekleyip öyle sunardık. Böyle öğretilmişti bu bize. Beklemediğim bu itina beni yeterince memnun etmişken “Oturabilir miyim?” diye de nazikçe soruyor eğilip. Diğer elindeki çayı masaya koyup izin almış olmanın verdiği rahatlıkla oturuyor yanımdaki sandalyeye.
“Çay da getirebilirim isterseniz,” diyor.
Ah ne iyi olurdu ama su istedim diye çayı isteyemiyorum. Böyle durumlarda amansız bir hıçkırık gibi kendiliğinden tutan gereksiz inceliğim tutuyor yine. Su için tekrar tekrar teşekkür edip çay teklifini geri çeviriyorum. Bedenini duyuyor gözlerim. Benimle konuşmak istediğini söylüyor. Ama o benim bedenimi duymuyor. Dinlemek istiyorum ben. Vapuru dinlemek. Gün boyu yanan ayaklarıma sıçrayan serin suyun bedenime söyleteceği şarkıları dinlemek istiyorum. Su için fazlasıyla teşekkür ettim nasılsa. Konuşmazsa. Konuşturmazsa. Konuşmayacağım.
"Şu çayı şurada oturup içince yorgunluk falan kalmıyor," diyor.
Biliyorum kalmaz. Gün battıktan sonra içilen çay, günün bütün yükünü alır insanın üzerinden. Gece değişir çayın tadı. Günün aceleciliği yoktur onda. Telaşsız bir seremoni. Ağır ağır ağıza çalınan bir senfoni. Duyarak, dinleyerek içilirse tatlandıkça tatlanır gece çayı.
Kararlı. Zorla konuşturacak. Hatta sınava tabi tutacak. Parmağıyla işaret edip soruyor. Önce Topkapı Sarayı’nı… Sonra Ayasofya’yı… Sultan Ahmet’i… Ve Galata Kulesi’ni… Vapura her binişimde ilk kez görüyormuşum gibi bakıyorum saydıklarına. Hayranlık dolu bu İstanbul acemisi halimin onu yanılltığını düşünürken başka bir yeri daha işaret edip soruyor. 
"Şu yanıp sönen ışık neyin ışığı peki?"
Ben daha cevap vermeden zafer çığlıkları atmaya başlıyor bedeni. Erkeklerin çoğunda vardır ya bu. Bir şeyi de onlar fazladan bilecek. Çuvallayacağımdan o kadar emin ki en sona bırakmış onu. Son gülen o olacak. Gülüyor. Hem de bir çocuk gibi tadını çıkara çıkara  gülüyor. Bütün erkeklerin içinden çıkmak zorunda mı o çocuk? Hep aynı. O tanıdık. O bildik çocuk. Çımacının içinden de çıkıveriyor birden. Hep o Ahırkapı Deniz Feneri yüzünden. Nasıl görmemişim onu ben. Vapura her bindiğimde illaki o tarafa otururum. İlk kez görüyormuşum gibi de her bir kıvrımını gözden geçiririm Tarihi Yarımada’nın.
Beni yenilgiye uğratmış olmanın mutluluğu çımacıyı bir deniz fenerine dönüştürüyor. Açılıp kapanan gözleri ışıldadıkça Ahırkapı Deniz Feneri’nden çok da bir farkı kalmıyor. Bir de bu düşüncemi duysa kim bilir ne hale gelecek? Ben şimdi sorarım sana. Bir soru sorarım ve unuttururum bu galibiyetin sarhoşluğunu.
"Siz her gün bu güzelliklerin içinde gide gele İstanbul’u görmez, İstanbul’u duymaz olmuşsunuzdur," diyorum.
"Olur mu hiç. Baksanıza şu güzelliğe. Her gün daha da çok âşık oluyorum bu sese," diyor.
"Denizciyim ben. Denize âşığım. Bu sese vurgunum." diye de ekliyor vapurun iki yana savurduğu dalgaları göstererek.
"Sis olduğunda bir tek Ahırkapı Deniz Feneri görünür karşıda. Hiç deniz feneri sesi duydunuz mu?" diye soruyor.
"Duymadım," diyorum.
Unutturamıyorum deniz fenerini. Bir denizcinin unutacağı en son şeydir belki de deniz feneri. Yolunu gözledikleri denizcileri göz kırparak tavlayan, eteklerini süpürge etmiş cefakâr birer sevgili onlar.
"Sis çok yoğun olur da ışığını göremezsek eğer sesini duyarız deniz fenerinin. Sesine göre buluruz yönümüzü," diyor.
Sesi birden bir deniz fenerinin sesine dönüşüyor. Aldığı halden anlıyorum denizlere âşık olduğunu. Sadece denizlere değil deniz fenerlerine de.
"Açık denizlere açılmanın en kötü yanı nedir biliyor musunuz? Kıyıdan uzaklaştıkça bir bir azalır ışıklar. Gözden kaybolan her ışık bir parçamızı koparıp alır. Karanlığın ortasında kalakalırız. Katran gibi sızar içimize gece. Usul usul karışırız yok oluşun içine," diyor.
"İşte o noktada içinizdeki ışıkları yakmanın tam zamanıdır," diyorum.
İlk kez gördüğü bir nesneyi arkadaşıyla birlikte keşfetmek isteyen bir çocuk gibi heyecanla sesleniyor içeri denizci.
"Mustafa! Çabuk gel! Çabuk!"
Denizciden daha genç Mustafa. Ama daha ağır. Belli ki arkadaşının birden alevlenmesine alışkın. Acele etmeden çıkıyor dışarı. Çok hoşuna gitmiş olacak ki ne dediğimi gülerek tekrar ediyor denizci.
"İşte o ışık umudun ışığı," diyor Mustafa.
Mavi gözleri ışıl ışıl. Bir pencereden içeri bakar gibi bakıyorum gözlerinin derinliklerine. Denizcinin içine sızan karanlık Mustafa’nın içine sızamamış henüz. Belli ki büyük denizlere açılmamış, ışıksız, nefessiz kalmamış. Muhabbetin konusu değişince gidiyor Mustafa. Baş başa kalınca daha bir duygusallaşıyor denizcinin sesi. Tek çocuk olduğunu, annesinin onu yolcu ederken masmavi denizlere değil de kara toprağa uğurluyormuş gibi suskun acılara gömüldüğünü anlatıyor.
"Dayanamadım ve bıraktım," diyor.
"Ama denizden kopamadım. Bu işi yapıyorum şimdi. Her gün bu güzelliklerin içindeyim. Üstüne de para alıyorum işte."
Hem annesini hem de kendisini mutlu edecek çözümü bulmuş olmasının memnuniyeti var sol yana doğru kayan yarım gülüşünde. Suskunlaşıyor birden. Sadece onun duyduğu bir ses tarafından  çağırılmış gibi hızla içeri koşuyor. Aklına eseni yapacak karakterde olduğundan bir şey yapmasını bekliyorum onun ama ne yapacağını kestiremiyorum.  Bu arada iyice yaklaşıyoruz Kadıköy’e. Vapur bir süre zorlanıp yalpaladıktan sonra yanaşıyor iskeleye.
Önce Mustafa çıkıyor. Denizci de yetişiyor arkasından. Atmaya başlıyorlar halatları iskelede bekleyen görevliye.
Vedalaşıyorum ikisiyle de. Ziyaretlerine giden bir yakınlarıymışım gibi incelikle uğurluyorlar beni. Rulo yaptığı küçük bir kâğıt parçasını tutuşturuyor elime denizci.
Kağıdı açmadan atmayı düşünürken beni zincirin altından geçiren beyefendiye rastlıyorum. Boyu boyuna uygun bir kadının elini hiç bırakmayacakmış gibi sıkı sıkı tutmuş. Gayri ihtiyari sıkıyorum ben de elimdeki kâğıt parçasını.
Gülümsüyorum. Denizin bereketi mi bu, vapurun bereketi mi? Eli boş binen dolu iniyor. Atmaktan vazgeçiyorum. Usul usul açıp okuyorum.

"İçime dert oldu. Çay içmediniz. Bir başka son vapur seferinde çaya mutlaka bekliyorum. Rezervasyon için alttaki numarayı arayabilirsiniz."


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR