Son ve Bir Başlangıç
9 Aralık 2018 Öykü

Son ve Bir Başlangıç


Twitter'da Paylaş
0

Her şeyin bittiği yerdesin ya da her şeyin başladığı. Zaman akıyor. Hep akar. Geçmiş, şimdi yok ve şimdi bir an sonra yok olacak, oluyor. Buradasın, yazıyorsun. Yazdığının bilgisine sahipsin. Tıpkı bir gün yok olacağın bilgisine sahip olduğun gibi. Özlediğin bir yer var. Işıklı yıldızlar altında. Onunla yaşamıştın ama yalnızdın. Kendini bütün hissettiğin anlardan oluşan bir zaman dilimi. Küçük bir sahil kasabası. Yükseklerden aşağıya indiğiniz tarihle süslenmiş bir tepe. Tek katlı beton evler, siyah. Daha önce hiç böyle bir yer görmemiştin ama yine de oralı gibi hissediyorsun. Sanki orada doğdun ve hep orada yaşadın. Satıcı kadınlar arasında dolaşıyorsun. Hediyelik eşya ve yöresel ürünler satıyorlar. Yaşlı bir kadın ilgini çekiyor. Yüz yaşında sanki, yüzü kırış kırış. Babaanneni hatırlıyorsun. Tanımadığın  o kadına bir tür sevgi duyuyorsun. Şimdi olsa ölümü düşündürürdü sana ama o zaman ölümü düşünmeyecek kadar gençsin. Hayatın ağır bastığı bir yaştasın. Yürüyorsunuz. O ve sen, sen ve o. Küçük bir kız çocuğu kesiyor yolunuzu bu defa, boncuklardan yapılmış bileklikler var elinde, “Madam” diye hitap ediyor sana. Seni yabancı sanmış olmalı. Nihayet denizi görebileceğiniz bir yere ulaşıyorsunuz. Burası bir tepe. Deniz bütün berraklığıyla altınızda uzanıyor. Sağda deniz, solda tarih yürüyorsunuz. Başıboş köpeklerden ürküyor o. Bir araç geçiyor yanınızdan. Duruyor. Biniyorsunuz. Yürümeyi tercih ederdin. Ama işte o binmek istiyor. Bu halini komik buluyorsun. İri yarı cüssesiyle köpeklerden korkan bir adam. Onu sevdiğini düşünüyorsun. Senin korkmuyor olman bir üstünlük değil. Bazen korktuğun da oluyor. Belki de korkuyu da korkusuzluğu da bildiğin için bu kadar rahatsın. Her an her şey olabilir. Bu bilgi damarlarına işlemiş. O zamana kadar biraz biraz yaşadın bunu; hem şen şakrak hem kasvetli oldun, hem cesurca atıldın hem de biraz korktun, hem her şeyle bütündün hem de bir yabancı.

Denize ulaşıyorsunuz. Bir balık lokantasının önündeki denizle yolu ayıran betona oturuyor, akşamın çöküşünü bekliyorsunuz. Lokantanın önündeki küçük bir akvaryumda dev bir karides duruyor. Çıkık gözleriyle sizi izliyor gibi. Ona nasıl görünüyorsunuz? Onun için dünya içinde bulunduğu sudan ibaret. Birisi yaklaşıyor. Tesadüfler. Onun tanıdığı birisi, bir öğrenci. Yanınıza oturuyor, konuşuyorlar. Sen çevreyi gözlemliyorsun. Hava sakin, kucaklayıcı. İnsanlar da hava gibi. Burada zaman ağır akıyor. Bunu seviyorsun. Bu sana çocukluğunu hatırlatıyor. Oyunlar uydurarak doldurduğun uzun çocukluk günlerini. Otellerin sıralandığı sahil boyunca yürüyüp kaldığınız bungalovların olduğu yere gidiyorsunuz. Doğanın içindesiniz. Karşıda Midilli adasının ışıkları denizi aydınlatıyor. Ve yıldızlar. Bu kadar çok yıldızı daha önce hiç görmediğini düşünüyorsun. Müzik, balık ve rakı. Muhteşem.

Şimdi o yok. Onu hayatından çıkardın. Bir anda karar verdin buna. Aslında biraz düşününce içinde bir saatin işlemekte olduğunu anlıyorsun. Duvardaki ya da kolundaki saatten farklı bir saat bu. Senin iç saatin. Sen farkında olmadan işleyen bu saatin içinde sürekli evriliyor, zaman ve zaman içinde olaylar olgunlaşıyor, akıp giden hayatın dışında. Ve tıpkı kıyıya vuran dalgaların kayayı aşındırması gibi yavaş yavaş ilerleyen o süreçte hiç de farkında olmadan bir de bakıyorsun bir koy oluşmuş. Hiçbir kararın birdenbire olmadığı bilgisini taşıyorsun. Onun şu anda hayatında olmaması onunla yaşadığın anların yok olması anlamına gelmiyor. Onunla yaşadığın anlar senin hayatın, onun bir parçası. Kötü zamanlarınız oldu, kararını haklı çıkarmak için onlara ihtiyaç duyman ne kötü. Oysa güzellikler de vardı. Bir zaman hep kötülemek istedin. Aslında kötülemek de denemez buna. Daha çok yok saymak denebilir. Unutmak. Terk etmek. Oysa terk ettiğin o. Geçmişin değil. Geçmişin hâlâ senin. Şimdi o geçmişe bulunduğun bu kıyıdan bakıyorsun. Ve düşünüyorsun. Şimdiye kadar o kadar huzurlu olduğun bir anı yaşamamışsın gibi geliyor. Daha mutlu olduğun anlar oldu ama huzur. O gece o yıldızları gördüğün, o müzikle yıkandığın o gecedeki gibi bir bütünlük duygusu yaşamamışsın gibi. Şimdi o huzuru duyuyorsun. Sanki zaman hiç akmadı. Çağırdın ve geldiler. O anıların nerede saklandığını düşünüyorsun. Geçen yıllar boyunca zedelenmiş beyninin hangi lobunda? Gözünün önündeki anılar öyle net ki, sanki hep ordaydılar ve sadece senin onları hatırlamanı bekliyorlardı. Öyle canlılar.

Dünyanın bir belleği olmalı. Bütün olan biteni bünyesinde barındıran bir bellek. Belki de Tanrı o bellektir. İzleyen ve kayıt eden bir göz. İlk ateşi yakan ve sonra o ateşten doğmuş olanlara bakan bir göz. Yargılamadan bakan bir göz.  Ancak böyle bir göz öfkeden arınmış olabilir ve böyle bir göz kucaklayabilir tüm iyilikleri ve kötülükleri.

Milyarlarcayız biz. Karınca sürüleri gibi. Ama insafsız. Giderek daralıyor çember. Giderek daha insafsız. Korku ağır basıyor sevgiye. Yüksek benlerimiz engel oluyor affetmelere. Kimiz ki biz? Böyle acımasız, böyle,  böyle işte.

“Her şey söylendi” diyorum. “Geri dönüş yok.”

Düşünüyor. Onu bu şekilde karşılamamı beklememişti. Yine de çok şaşırmış görünmüyor. Daha önce verilmesi gereken bir kararın dile getirilişi bu nede olsa. Kaçınılmaz olanın kelimelere dökülmesi. Vakitli ya da vakitsiz. Hem bu vakti kim belirliyor ki? Bunun en uygun  zaman olmadığını kim söyleyebilir? Ya da söyleyenler için öyle olsa da, iki kişinin tarihinde uygun olan zamanı onlardan başka kim bilebilir?

Dört aylık ayrılıktan sonra içten bir sarılışın olmaması ne kötü. Hatta bir ilişkide bundan daha kötü ne olabilir? Bu artık arkadaş bile olunmadığı anlamına gelmiyor mu? Öyleyse sürdürmek, bunda diretmek neden? Tekrar eski günlere dönmek çabası mı? Yoksa başaramamış olmanın verdiği o yenilmişlik duygusu mu? Ya da alışkanlık?

Bir şeyler söylüyor.

“Devam etmeliyiz. Hem nerden çıktı bu canım?”

Ona bakıyorum. Samimiyetini yitirmiş kelimeler ezberden dudaklarından dökülüyor. Devam ederse “sensiz yaşayamam”lara vardıracak sözlerini, biliyorum. Buna engel olmalıyım. Bu türden sözlere tahammülüm yok artık. Bu oyuna bir kez daha katlanamam.

Aslında ayrılmayı o da istiyor. O gece içindekileri söylememiş miydi? “Mutsuzum. Öbürlerini görmüyor musun? Neden onlar gibi olamıyorsun? Olamıyoruz? Bak Vedat’ın karısına. Öbürlerine bak.”

Dinlemiştim. Öfkeliydi. Her zamanki gibi.

(Bir zamanlar onu bana çeken, aşkı yaratan şeylerin şimdi itici olması ne tuhaf. Oysa o farklılığı sevmemiş miydi? Âşık olduğu o farklılık değil miydi? Şimdi ve yıllarca onu yok etmek için bu çaba neden o zaman? Neden? Sonunda âşık olduğunu öldürür mü gerçekten insan?)

“İstemiyorsan bitsin” diyememiştim. Anlayamıyordum. Evet farklıydık. Her ilişki farklıdır. Ancak ben ne kadar diğerleri gibi değilsem o da değildi. O da bir Vedat değildi. Bunu da o anlamıyordu. Gerisi sevgisizlikti.

Bu yüzden verdiğim bu karardan mutlu. Sadece oyun oynuyor. Böyle bir oyunun oynanması gerekiyor. Bu oyunu bir süre daha sürdürecek biliyorum. Zamana ihtiyacı var. Bu zaman içinde kaybedeceklerini ve kazanacaklarını düşünecek.

“Senden hiçbir şey istemiyorum,” diyorum. İşte bu sihirli cümle.

“İsteseydin pislik yapardım,” diyor. Bunu o kadar doğal söylüyor ki. İliklerime kadar ürperdiğimi hissediyorum. Ama en azından bunda samimi. Bunu yitirmemiş. Ne tuhaf bir avuntu!

Bunu biliyorum, seni bunu bilecek kadar iyi tanıyorum artık, demiyorum. Gerek yok. Sadece bitsin istiyorum. Artık bitmeli, öfkelere, sinir harplerine, gel-gitlere dayanacak gücüm yok. Bitsin.

“Bir ayrılık fotoğrafı çektirelim diyor. Bir ayrılık fotoğrafı çektirmeliyiz mutlak.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR