Son Voli, Denizin Serseri Bilgeleri
16 Nisan 2019 Edebiyat Roman

Son Voli, Denizin Serseri Bilgeleri


Twitter'da Paylaş
0

Son Voli’yi okuduktan sonra Halikarnas Balıkçısı’nın öykülerinden aldığım tadı yeniden aldım. Kulağıma Aganta Burina Burinata'daki tayfaların sesi geldi.

Vecdi Çıracıoğlu’nun son kitabı Son Voli İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Kitapta beş ayrı uzun öykü olarak da okunabilecek beş bölüm var: “Son Voli”, “Boğaziçi Songüz Günleri”, “Midye Sanayi Anonim Şirketi”, “Deniz Güzeldir” ve “Serserilik Zor Zanaat”.

Çıracıoğlu metinlerinin ana mekânı, soluk alıp verdiği yerdir deniz, tanık olduğumuz tek aşktır, elde edilmesi zor bir kadın gibidir. Ama bir yandan da sığınılan anaç bir kucaktır: doğurgan, var eden, katlanılmaz yalnızlıklarının tek çaresi. Bu metinler, sırtını bir olaya yaslamıyor; denizin, denizle özdeşleşmiş şair ruhlu serserilerin dünyasını, yaşam biçimlerini, ilişkilerini, iç dünyalarında esen fırtınaları gösteriyor.

Anlatıcı kahraman, Mühendis; serüvenci, şair ruhlu, deniz âşığı, yalnızlığını içkiyle parlatan, okumuş biri. Rumeli Hisarı’nda, Boğaz kıyısında, eskiden Rumlarla Ermenilerin yaşadığı bir köyde yalnız yaşar. “Hemsayem” dediği, ikizi, benzeri, gölgesi, iç sesi, öbür beniyle sık sık çatışır, şair yanıdır, hayal kurar, sanrılı düşler görür, bazen de en sıkışık ânında yardımına koşar. Feylesoftur, dünyayı kendince yorumlar: “Zokalar ve akrepler! Özdeştiler, birbirlerini tamamlayıcıydılar! Şekil ve işlevleri bakımından tıpkılarıydılar! Zokanın ucundaki damağıyla akrebin geriye kıvrık kuyruğunun ucu deliciydi. Akrep soktuğu insanı zehirleyici, zoka yakaladığı balığı felç ediciydi. Sonuçta biri denizde, diğeriyse karada yok ediciydi. Onlar raflardaki edebiyat ve ders kitaplarımın koruyucu şövalyeleriydi.” (s. 11)

Mühendis, şehirde, bir atölyede çalışırken de aklında hep deniz vardır, bütün derdi işini erken bitirip ona koşmaktır. Denize, deniz insanına vurgundur. Reis’le, tayfalarla buluşunca o da kendini bulur, tayfa olup işe koyulur, ağ fundalanır, voli yapılır, aynalar apiko edilir. Reis, birikimiyle, deneyimiyle, bilgece sözleriyle hayranlık uyandıran, babacan, açık sözlü, sert görünümlü bir denizcidir. Mühendis, tayfa arkadaşlarından Rum balıkçı Mavişim Niko’yla daha yakındır, birlikte avdan sonra tezgâh kurar, midye açar, çilingir sofrası kurup demlenirler. Mavişim’in anlattığı iç öyküler, dış öyküye renk katar, Mavişim’i daha yakından tanırız: “Ben denizde takdis edildim babam gibi Mühendis! Yok öyle kilise, papaz, falan filan! Varsa yoksa deniz, işte o kadar. Gözümü açtım denizlerdeyim. Babam, onun babası. Belki onların da babaları.” (s. 151)

Mavişim, “Paşa” lakaplı adamın ona bıraktığı eski, yıkık konağın bahçesindeki bir kulübede yaşar. Ölünce, bu kulübeyi kendisi gibi yalnız yaşayan Mühendis’e bırakacaktır. “Serserilik Zor Zanaat” adlı bölümde Mavişim’in ölümü anlatılır, dokunaklı, şiirsel bir bölümdür. Rum mezarlığının en ucundaki gariban bölümüne defnedilir. Ailesinden kimsenin gelmediği cenazede yanında sadece Mühendis’le Reis vardır.

Anlatıcının tanıdıkları, arkadaşları, Keçi Arif, Çingene Muharrem, kadın dolmuş şoförü Nebahat, kibar bir beyefendi, aktör, “Monşer” Feridun Çölgeçen ve evsiz barksız “çok paltolu karnabahar gülleri”yle Boğaziçi, anlatıcının zihninde canlanan fotoğrafı tamamlar ve kısaca tanımını yapar: “…deniz aynaları, orkoz, apiko, zigurat ağ, Kayalar Mezarlığı, tekne Akyüz, Alişan ve baloncu, sanrılarım, iskele başı ve diğerleri... Songüz günleri işte böylesine, ‘Şoför Nebahat’ gibi oyuncusuyla seyircisinin bir olduğu bir sinemaydı Boğaziçi’nde.” (s. 86)

Sait Faik öykülerinin tadını alırız Son Voli’den; yazar da ona selam göndermeyi unutmaz zaten: “Cebimden takımı çıkarıp öptüm. Dudaklarıma deniz tadı geldi. Misinam, deniz ve balık; mantarıysa yosun kokuyordu. Ona saygımı kutsayarak göstermiş, deniz insanlarını kendime güldürmüştüm. Tütüncüye gidip kurşunkalem alıp da cebinden çıkarttığı çakıyla yazmak için ucunu açan Sait Faik gibiydim. Onun kalemi, benimse olta takımım... Sarı dev yazarla evde kalmış serseri adayı bir mühendisin kutsal aletleri!” (s. 33)

Çıracıoğlu, yazarken yaşadığı gibi, yaşadıklarını da öyküye yatıran bir yazar. Çalıştığı fabrikadaki işçileri anlatan Orhan Kemal gibi; Burgazada’da öykü kovalayan Sait Faik gibi; Bodrum’da deniz insanlarıyla iç içe yaşayan Halikarnas Balıkçısı gibi; gemici bir babanın oğlu, hayatının çoğu denizlerde geçmiş Zeyyat Selimoğlu gibi o da yakından tanıdığı insanları anlatıyor. Denizi iyi tanıyor, anlatırken şairliği tutuyor, Sait Faik’in karada “hişt, hişt” seslerini duyduğu gibi o da denizin sesini duyuyor: “Avlağıma geldiğimde kulağıma bir hışırtı geldi. Bu, herhangi taşlık bir deniz kenarında dalgaların çakılları okşamasından kaynaklanan bildik nazenin bir ses değildi. Güney denizlerinin altın sahillerinde kumların üzerlerini bir kaplayan, bir açan afacan dalgaların sesi de değildi. Bu, denizden kopuk bir soğurmanın hışırtısıydı, bir sevişmenin sonu gibi soluk soluğa... Bu, kara toprağına, denizler ordusunun dalga neferlerinden birinin her saldırışında kopardığı parçanın bıraktığı şarabi rengin acı hışırtısıydı.” (s. 37)

Son Voli’yi okuduktan sonra Halikarnas Balıkçısı’nın öykülerinden aldığım tadı yeniden aldım. Kulağıma Aganta Burina Burinata'daki tayfaların sesi geldi, denizin, balığın, yosunun kokusunu duydum.  Konunun işlenişi, cümlelerin akışı, tartımı, sözcüklerin parıltısı, dildeki tutum ve incelik yazarın olgunluk dönemini yansıtan diğer önemli özellikler. Çıracıoğlu, deniz edebiyatının günümüzdeki en önemli sürdürücüsü, jargonunu, dilini biliyor, gözlem gücü zengin, denize dokunsa öykü çıkaracak ustalıkta. Bundan sonra denizden edebiyata ilişkin ne çıkaracak diye merak ettiğim ender yazarlardan.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR