Sosyal Çöküşün Kimlik Formatı: Homo Nihilus
31 Ekim 2019 Edebiyat Roman

Sosyal Çöküşün Kimlik Formatı: Homo Nihilus


Twitter'da Paylaş
0

Naim Dilmener’in Obsesyon romanının ışığında.

Koleksiyon tutkusu, yaşadığın sürece koleksiyonunun seninle beraber olacağına inancından doğar galiba. Seni istemediğin sürece asla terk etmeyecek, üzmeyecek, zor durumda bırakmayacak, karşına beklenmedik sürprizlerle çıkmayacak bir muhatapın, bir gönül arkadaşındır koleksiyonun. İnsanlardan umudunu keserek çevrenle arana kalın bir duvar örmüşsen eğer, en güvenli sığınağın oluveriyor koleksiyonun.

Naim Dilmener’in Obsesyon romanında (İstanbul, Doğan Kitap 2018) tutkulu bir koleksiyoncu ile tanışıyoruz. Yaşamın anlamını, zevkini, mantığını topladığı plaklara taşımış Selami. Koleksiyonu sadece ona, o da sadece koleksiyonuna aittir. Ve işte böyle bir tutkunun, böyle bir odaklanmanın, böyle bir içe kapanmanın betimlenmesi; aynı zamanda tüm bunların, dış dünya ile ilişkilerin kesilmesinin garantisi olabileceğinin sezdirilmesi üzerinden yazar, yeni olmasa da yaşadığımız ortamda bugüne kadar çok fazla dikkatimizi çekmeyen bir sosyal tip ortaya çıkarıyor: Homo Nihilus. Günümüzün en yaygın tiplerinden biri haline gelmekte olan; itirazı, reddi, imtinayı, ait olmamayı sosyal kimlik biçimine dönüştüren nihilist insan. Geleneklerin baskın olduğu tutucu, iyerarşik ve dolayısıyla sembolik olan toplumların görse bile var saymadığı yokçu. Selami ne Raskolnikov’un,1 ne Oblomov’un,2 ne Bazarov’un,3 ne de Kefli İskender’in4 tekrarı değildir – bunların her birine her ne kadar benzese de. Asketik veya mistik birisi de değildir. O, kendi ortamının yetiştirdiği (ve sonradan imha ettiği); kendi Ben’ini nihilizmin evrensel felsefi ilkeleri ile değil de içinde bulunduğu ortamın kendisine kazandırdığı sosyal ve psikolojik özelliklerden kaynaklanarak şekillendirmiş bir nihilisttir. Yazar, Selami’nin bir yıl boyunca hafta hafta içinden geçtiği çöküş sürecinin bağlamında, nihilleşme dinamiğini çarpıcı bir şekilde gözlerimiz önüne seriyor.

Aslında... obsesif birisi nihilist olabilir mi? Egoist birisi nihilist olabilir mi? Kalbinde sevginin, inancın ölüm öncesi son kıvılcımlarını hâlâ söndürmemiş birisi nihilist olabilir mi? Nihilizmin bilinen çeşitli yorumlarında bu sorunun bazen olumlu, bazense olumsuz cevaplarına rastlarız. Dilmener’in, romanda bu sorulara cevap verip vermemesi (veya cevap verme niyetinin olup olmaması) bambaşka bir meseledir. Bizim için ana cazibe noktası, yazarın bizi bu sorular etrafında düşündürmesi ve dolayısıyla nihilizm konusunu –kasıtlı veya kasıtsız– yeni dalgalar üzerinde bir kez daha gündeme getirmesidir.

Nihilizm, bilindiği gibi, her şeyi yok sayma, hiçleştirme makamıdır. Nihilistin yok saydığı, bazen kendisi de dahil, herhangi bir varlığın ya mevcudiyeti, ya da değeridir. Lakin her şeyi imha eden nihilist, aslında tüm bunları yapacak özelliklere sahip olan Ben’in yaratıcısıdır. Nihilist, içinde yok ettiği İnsan’ın yerine bir Ben koymuştur. Nihilistin Hiç’e kavuşmasının temelini de onun Ben’i oluşturur: “Ben yaratıcı bir Hiçim ve bir yaratıcı olarak bu Hiçten, her şeyi kendim yaratıyorum”.5 Paterson’un tabiriyle söylemiş olursak, nihilist “sessizce kendini var olandan uzaklaştırır ve korkmadan, dehşete kapılmadan, kendinden oluşan bir boşluğun içine doğru yol alır.”6 Bu yüzden de her şeyi inkâr eden nihilist, Ego’sunu inkar etmez – inkâr eder gibi görünse veya görünmek istese bile. Tam tersine, nihilist, yarattığı Ben’e her gün biraz daha fazla güç, daha fazla anlam verir; ve Ben’in sembolü olarak gördüğü her şeye giderek daha sıkı sarılır. Nihilistin Ben’i, onun tutkusuna dönüşüyor. Nishitaniye göre nihilizm, çevreye kayıtsızlığı ve çevreden imtinayı yansıtmasıyla birlikte Ben’in/Öz’ün yaşamasını sağlayan her şeyi önemser.7 Dolayısıyla, aslında nihilizm ve egoizm tüm bir sosyal ve psikolojik sürekliliğin iç içe geçebilecek iki aşaması olarak ortaya çıkar. Eğer nihilizmin (özellikle de varoluşsal nihilizmin) zirvelerini fethetmiş Nietzsche her şeyi, hayatın kendisini bile yok saydıktan sonra Zerdüşt’ün diliyle içimizdeki insanı/egoyu yenmemizi, yendikten sonra ise ona yeni bir güç vererek ondan bir “üst insan” yaratmamızı istemişse,8 demek ki ego nihilizmin temelindedir.

Dilmener`in Homo Nihilus’u da düşünce, zekâ sahibidir; akıllıdır, mantıklıdır; iyiyi kötüden, doğruyu yalandan ayırt edebilir.

Lakin nihilizmin; hem 19. yüzyılda bir akın olarak geliştiği ve felsefi bilim dünyasını neredeyse tamamen kuşattığı Avrupa’da (özellikle de Almanya’da) hem de aynı dönemde edebi düşünceyi belirgin bir şekilde etkilediği Rusya’da, devlet/toplum düzeyinde ahlaki değerlerin kaybına ve manevi çöküşe felsefi-psikolojik bir tepki olarak ortaya çıktığına bakarsak, onun insan doğasının kaybedilen bir savaşı olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla nihilizm, a posteriori bir durumdur ve bir kavram olarak insanın a priori doğasına aykırıdır; çünkü ait olma insana özgü bir ihtiyaçtır. Aidiyet, insan düşüncelerinin gerçekleşmesini, benzer düşüncelerle iletişime girmesini ve dolayısıyla dinamikleşerek dayanıklı hale gelmesini sağlar. Bu nedenle de insan; kendisine ait düşünceleri, ilkeleri yansıtan (veya yansıttığını düşündüğü) siyasi birliğe, dini akına, toplumsal harekete vs. ait olma ihtiyacı duyar. Ve bu birliklerin, bu akınların, bu hareketlerin içinde insan, bireysel kimliğinin üzerine şemsiye gibi açılmış olan grup kimliğini de algılamaya başlar. Algıladıkça da grup kimliğine daha sıkı sarılır ve totalleşmenin herhangi bir şekilde yer aldığı durumlarda  –bazen siyasi teknolojilerin, modern dönemde ise hem de sosyal medya teknolojilerinin kurduğu tuzağa düşerek– bireysel kimliğini grup kimliği içinde eritip yok eder; kendini Mecnun misali vahdet-i vücuda teslim eder. Grup kimliğinin siyasi güç teknolojisine, aidiyetin ise toplumsal tapınağa dönüştüğünü anlayan, “her kesin bir başkası olduğunu ve hiç kimsenin kendisi olmadığını”9 idrak eden üstün zekânın sorunu da buradan başlar. Çünkü ait olmanın tapınağa çevrilme riski, egonun ayaklar altında ezilip yok edilmesi tehlikesi demektir. Üstelik, kurumsallaşmanın sebep olabilieceği aşırıcılığın bilinçli ya da bilinçsiz olarak samimiyetsizliğe, yalana, fırsatçılığa ve sömürüye yol açtığını anlayan biri için, böyle bir olguyu algılamak ve bu algıyı kabullenmek bir faciadır.

Dilmener`in Homo Nihilus’u da düşünce, zekâ sahibidir; akıllıdır, mantıklıdır; iyiyi kötüden, doğruyu yalandan ayırt edebilir. Homo Nihilus, kendi  zaaflarını kabullenen, bu zaaflara gülebilen ve bunu normal insan doğasının bir parçası olarak gören serbest düşünce taşıyıcısıdır. Ve farklıdır da: toplumsal beklentiler dışında davranışlar sergiler; Işte bu niteliklerinden dolayı içinde yaşadığı hiyerarşik toplumda küçümsenir. Dolayısıyla Homo Nihilus’un nihilizmi, özünde, toplumsal aidiyete bir tepkidir. Selami, kurumsallaşan toplumsal aidiyetin; ifratı, fetişizmi ve bunların tesis edilmesi için gerekli olan korkuyu beslediğini anlar. Hatta insanı kendi adından, etnik kimliğinden, dininden  vazgeçirecek derecede. Kurumsallaşan aidiyet, fetişleştirileni öyle bir  bir seviyeye yükseltmiştir ki, ona tapınmamak, ibadet etmemek hoş görülmüyor; bazı toplumlarda ise günah ve bazen cinayet olarak algılanıyor. İnsanların fetişleştirilene tapınma zorunluluğu/isteği güçlendikce onların egosu küçülüyor ve bir müddet sonra fetişin baskısı altında mahvoluveriyor. Bunlar tüm çıplaklığı ile Selami`nin çevresinde de yaşanıyor. Aslen Ermeni ve Hristiyan olan plak sahafçısı Herman`ın, kendi ismini değiştirip Erman yapmasını ve müslüman olmamasına rağmen cuma namazına gitmesini; Ermeni ve Hristiyan olan başka bir plak sahafçısı Antranik`in de adını Kemal olarak değiştirmesini Selami önce fırsatcılık olarak görüyor. Lakin o böyle bir davranışın mega-ideolojinin baskısı altında ulusal, dini vb. azınlıkların kendilerini koruma tepkisi olarak ortaya çıktığını da anlıyor: “...Benim tuzum kuruydu tabii, Türk ve Müslümandım...” (20)

naim dilmener

Dinin siyasallaştırıldığı ortamda hakim dinle ilişkiyi göstermeden geçimini sağlamak, başarılı olmak çok zor. Siyasallaşmış din, açık kelimelerle değil de imalarla, işaretlerle insanları kendi egolarından ayırarak kurumsallaşan aidiyetin içine çekiyor. Ve böylece, Antranik Kemal`a dönüşüyor, Erman olmuş Herman cuma namazına gitmeye başlıyor, Hamza`nın dükkanı ise El Hamza olarak ortaya çıkıyor. Çünkü yaşamak, geçim sağlayabilmek insanın en doğal isteği, en temel hakkıdır.

Selami tüm bunları izleye izleye aidiyetin fetişizme, tapınağa çevrilme riskinin büyük olduğu muhitin bir parçası olduğunu anlıyor. Sloganın, sözü emelden bıçak gibi kesip ayırdığı sembolik bir toplumda yaşadığını iç acısıyla algılıyor: “Cümhuriyetçisi de birdi, şeriatçısı da. Milliyyetçisi de birdi, mümini de. Hatta hatta, sağcısı da birdi, solcusu da.” (59)

Ve bu algı sonucu her türlü aidiyeti, mensupluğu reddediyor –gerek sosyal, dini, milli, gerekse de kurumsal. Aile, işyeri, siyasi parti, sosyal ve politik birlik– bunlar hiçbiri ona göre değil. Herhangi bir işyerine bile bu tür bağlılığa dayanma gücü yok: “İTÜ’den mezun inşaat mühendisi arkadaşlarım ya tamamen işsizdi ya da karın tokluğuna çalışıyorlardı. Üstelik her gün, patronun ve ekibinin din iman şeklindeki ağız kokusuna tahammül ederek. Böyle işe iş mi denirdi?” (26)

Homo Nihilus’un bir sene boyunca devam eden hikayesi üzerinden izlediğimiz, aslında manevi nihilizmin oluşum sürecidir. Nihilizmin yan dallarından biri olan manevi nihilizm, ahlaki değerleri ve sosyal sorumluluğu inkar eden metaetik tasavvur biçimidir. Manevi nihilist, dış dünyanın varlığını değil, değerini yok sayar. Ve bu nedenle de onun dış dünyadan tecrit olunması sadece değerlerden tecrit olunma gibi meydana çıkar. Kendini değerlerden tecrit etmiş manevi nihilist, dış dünyayı kendi çıkarı için kullanmaya başlar. Bu da manevi nihilistin kendine kapanmasını farklı şekilde ortaya çıkarır. Manevi nihilistin kendine kapanması; kendi görüşlerine, düşüncelerine değil de değersiz kıldığı dış dünyadan elde edebileceği çıkarlara odaklanmadır. Lakin bu oluşum, umutsuzluktan ve güven kaybından başlar: “Herif götürmüyor mu sanıyorduk? Yok, neredeyse hepimiz emindik. Ama götürmenin biçimi ve miktarı önce ağzımızı beş-on karış açık bırakmış, ardından da gelecekle ilgili bütün bağlarımızı koparmamıza sebep olmuştu.” (110)

Homo Nihilus; bir zamanlar –kısmen olsa bile– adalete, dürüstlüğe inanan ve değer veren, sevmeği bilen birisi olmuştur. Yazar, büyük bir ustalıkla, Selami’nin doğasından gelen, hala tam olarak sönmemiş insanlık kıvılcımlarını onun kendi kendi ile mükalemelerinin satırları arasına serperek, aslında Homo Nihilus’un bir sosyal çöküşün kurbanı olarak ortaya çıkışını dikkatimize sunar. Selami, kızının yaşını hatırlamasa da, onu yangın tehlikesi ile karşı karşıya koyacak derecede dikkatsiz davransa da kızını seviyor. Annesinden yıllardır ilgisini, sefkatini esirgese de, sonda ona yapmak istediği iyiliğin içinde kendi menfaatine de yer verse de annesine olan merhametinin ve sevgisinin kıvılcımları hala sönmemiştir. Komşusuna, arkadaşına, tanıdığına acıdığı anlar da var hala. Bir zamanlar adalet, dürüstlük uğruna sosyal etkinliklere bile katılmıştır: “Kaç ay önce, Gezi’ye AVM yapılmak üzereyken kopan fırtına sırasında heyecanlanmadım da değil. Hatta birkaç eski arkadaşla buluşup geldik bile.” (23)

Lakin Selami, zamanla inandığı değerlere güvenini kaybediyor. Selami’nin roman boyu nihilleşme süreci, onun var olan ve bazen tam anlayamadığı toplumsal nihilizme gizli bir isyanının eşliğinde yer alıyor. Selami, insanların kendi haklarını neden anlamadıklarına, onlara karşı yapılan haksızlıkları neden kolayca kabullendiklerine hayret bile ediyor: “... İnanmayanlar da vardı. Mesele inanmak/inanmamak meselesi değildi ya, böyle bir tavrı normal ve hakkıymış sananlar vardı. .... İnsan kolundan tutub, ‘Bana bak!’ demek istiyordu, ‘Neye inanmıyorsun? ’ Ya da ’İnanman için sana daha ne göstermeleri gerekir?’” (111)

Lakin o, bilgisinin, sezgisinin gücü ile her şeyin göründüğü gibi olmadığını, aslında insanların, bu değerleri ondan çok daha önce yok ettiklerini de algılamış ve bu onun isyanını bir umutsuzluğa çevirivermiştir: “... bu memleketin/bu insanların bu adama laiyik olduğu da anlaşılmıştı.” (111)

Giderek değerlere güvenini kaybeden Selami, kendini sosyumdan izole ederek  egosu üzerine odaklanmış nihilist birisine dönüşüyor. Bununla o, kurumsallaşan aidiyetin, onun egosunu yok etmesine izin vermiyor. O kendisi herhangi bir şekilde (devlet, insan toplumu vs.) meydana çıkan kurumsallaşan aidiyeti hiçleştirerek yerinde Ben’inden, egosundan koruyucu bir kale yapıyor .... ve toplumsal kimliğin, ait olmama üzerine kurulu yeni bir biçiminin taşıyıcısı gibi karşımıza çıkıyor. Bu sürecin sonucu olarak Selami, “Canımın İçi” adlandırdığı Ben’i/Öz’ü ile bütünleşiyor. Bu bütünleşmenin, Selami’nin değil de onun Canının İçi’nin ağzından beyan edilmesiyse Ben’i daha çok aktifleştiriyor, daha etkin hale getiriyor:

“<Gün geler, fren tutmazsın diye çok korkuyorum. İkimizi birden imha etmenden korkuyorum.

>İkimiz, öyle mi? Sen kendini tamamen bağımsız sanmaya mı başladın?....” (24)

Tabii ki Homo Nihilus`un rüşeymleri, Selami`nin doğasında da saklıdır. Selami, bağlılığı sevmiyor, çocuk sahibi olmayı bile aklına getiremiyor: “... ben kim, çocuk sahibi olmak, büyütmek kimdi? Ben hatasıyla sevabıyla, takıntısıyla sapıntısıyla yalnız yaşaması gereken biriydim...” (51) Öğrencilik yıllarından beri herhangi bir siyasal veya sosyal harekete karışmıyor, kendisini bu tür faaliyetten uzak ve temiz tutuyor: “Hasta ya da fanatik bir Cumhriyetçi deyildim. Ferâhkarlar tarafında ise hiç değildim. İşin ılımlısına da hiçbir zaman inanmadım, ‘her görüşe ve inanca saygılıyız’ yalanlarına da. .... Özal kuşağına ait biriydim ve bu beni otomatikman her türlü ideolojinin dışına atıyordu.” (59) Lakin bunun da bir nedeni vardı: Selami “dünyanın başında Amerika gibi bir bela olduğu sürece” herhangi faaliyetin boş, nafile olduğunu iyi biliyordu. Peki, parmak bile kıpırdatmaya değer mi? “Dünyanı ben mi kurtaracaktım? Bu dünyanın başında Amerika gibi bir bela varken, isterse dünyanın bütün geri kalanı bir araya gelsin, yine de baş edemezlerdi.” (23)

Roman boyu her makamda satırların altından okura boylanan bir uyarı var: genetiğin bir sonuç olarak üretmiş olduğunu sosyal olan da üretebilir – hem de daha keskin.

Dolayısıyla Selami`nin nihilizminin sadece çaresizlikle barışma sendromu değil, hatta oyun bozma stratejisi olduğunu da görüyoruz: her şeyi dizen, düzenleyen, yönelten güçlerin, özellikle de dış güçlerin istedikleri de insanların tepki vermesidir. Fakat Homo Nihilus kendi tarafsızlığı ile Güçlü Güçlere açık çek vermiyor; “Karışıklık mı istiyorsunuz? Benim bunda payım yok” demeciyle onların oyununu bozuyor.

Tabii ki Selami, sadece ait olmama üzerine kurulu kimlik biçiminin tasviri için yaratılmış bir karakter değildir. Yazar; Selami`nin düşünceleri ve tepkileri aracılığıyla ciddi sosyal sorunları ilgi odağı yapıyor. Mesela, obsesiflik daha çok genetik bir olgu olarak görülse de, yazar obsesifliyin sosyal faktörlerini de katman katman açarak okurların gözleri önüne seriyor. Yaşadığı toplum, düşdüğü ortam, bulunduğu muhit, insanı öyle bir deli eder, öyle bir şizofrene çevirir, öyle bir manyaka dönüştürür ki, genetik olan sosyal olanın karşısında güçsüz kalır. Roman boyu her makamda satırların altından okura boylanan bir uyarı var: genetiğin bir sonuç olarak üretmiş olduğunu sosyal olan da üretebilir – hem de daha keskin. Ve aslında her şeyi/çok şeyi genetiğin omuzlarına yükleyerek sosyal faktörün rolünü küçümsememliyiz.

naim dilmener

Dilmenerin Homo Nihilus’u da değerlerini kaybetmekte olan bir toplumun manevi açıdan güçsüzleştirdiği tiptir: çoküş yolunda olan toplum, bireyi de arkasınca sürükler, onun tüm gücünü, ışığını, sevincini, ilgisini, inancını, güvenini, kısacası toplumun gelişimine katkıda bulunacak tüm niteliklerini elinden alır:  “Böyle olmuştu artık. Ne söylerlerse söylesinler, kimse inanmıyordu. .... ARTIK ONLARA İNANMIYORDUK! Hiçbirimiz hem de.” (38)

Homo Nihilus güçsüzdür; lakin onun güçsüzlüğü, değerlerini kaybetmekte olan toplumun varlığına hem de sessizlik içinde bir itirazdır: “... iş verdiklerinin/işe aldıklarının bir tek onlardan olub olmaması mühimdi, bu yüzden de kadroların tamamı iş bilmezlerden müteşekkildi. .... Basit ve son derece gündelik bir esnaf zihniyeti, bütün memleketi nasıl elegeçirmiş olabilirdi?” (26)

Homo Nihilus,  değerlerin “altın tepsi”de maskelenmiş, tahrif edilmiş şekilde insanlara sunulduğunu görüyor: “Sahil yolunun dörd bir tarafını laleler basmıştı yine. ..... Ortalık dilenenden, el avuç açandan geçilmiyordu. Yok, karın doyurmak yerine lale vardı heriflerin aklında/gündeminde...” (183)

Lakin o, tanık olduğu çirkinlikleri ıslah etmek için boş yere çaba sarfetmiyor – çok şeyi, belki de hiçbir şeyi değiştirebilmeyeceğini anlıyor. Homo Nihilus,  bunlara itiraz olarak toplumsal değerleri imha ederek onları geçersiz kılıyor; ve dolayısıyla uygun ortamda tüm bu çirkinliklerin içinde yer alabileceğini de düşünüyor: “Bu dünyada zenginden başkasına doğru dürüst hayat hakkı yoktu. En azından yakın bir geleceğe kadar bu böyleydi. Ama bu akan musluklardan benim de payıma bir şeyler düşse ne sesimi çıkarır, ne de başka şey yapardım. Dalgama bakardım.“ (59)

Yazar isyanları ile, yüksek sesle haykırılan itirazları ile olumsuz durumlara karşı mücadele eden klasik ve tipik kahramanlardan farklı bir karakter yaratmıştır. Homo Nihilus, toplumun çirkinliklerine “hırsızdan hırsıza helaldir” mantığı ile karşı koyuyor. O bu mantıkla yola çıkıyor ve geçimini sağlamak için yöntemler arıyor. Düşünüp bulmuş olduğu yollar, sosyal ahlak açısından uygun olmasa da hayata tutunup yaşamına devam etmesi için yeterlidir ve büyük cinayetlerle, üst makamlar seviyesinde yapılan yolsuzluklarla kıyaslandığında onu cehennemin içine taşıyacak yollar da değildir... İçine düşdüğü toplum Selami`yi böyle bir mantıkla yaşamaya mahkum bırakmıştır: “Neydi bu yahu? Bu kadar çok para, kasa, sayma aletleri.... O-HA deyip duruyorduk ya, kesmiyordu hiçbirimizi. Aslında ne yalan söyleyeyim, bana yaramamış da değildi.” (110)

Selaminin çevrede olup bitenlere verdiği tepkilerin bağlamında yazar, okurlarını çok önemli sosyo-psikolojik bir konu ile karşılaştırıyor: değerini, ayarını yitirmiş veya yitirmekte olan toplumda nihilizm pasif değil, aktiftir.

Homo Nihilus, büyük ölçüde soygunlara, yolsuzluklara karşı küçük hırsızlığı, “kapkaçlığı”, gücü yettiğine göstere bileceği şiddeti, yalanı, ifirayı meşru kılıyor - üstelik, çevresini de kendisi gibileri sarmışken ve çevresindekiler de aslında tüm bunları hak etmişken. Homo Nihilus, hırsızlık  suçunu/suçsuzluğunu bir ucundan o biri ucuna – bütün bir yol gibi gözler önüne seriyor: bu yolun bir ucu ne ise diğer ucu da o. Erman`ın/Herman`ın dükkânından koleksiyonunu zenginleştirecek plak kapağını çalmak bu yolun en son ucunda yer alan bir cinayet değildir Selami`nin görüşüne göre: nasıl olsa, Herman da dürüst birisi değildir: “Tam bir puşttu, her zaman olduğu gibi.” (107) İnsanların duygularına hiçbir saygısı da yoktu. Üstelik sık sık söz atıp “karısını, kızını üç-beş plak için sokağa atmış Selami bey” (Obsesyon: 75) diyerek, onu aşağılamaya da çalışıyordu. Herman`ın aslında dersini verme zamanı gelmişti: “Plağın kapağı Erman dallamasının vitrininden zorla çekilip alınacaktı. Bugüne kadar bastığı hava zaten yeterdi. Dersini vermek iyi olacaktı.” (105)

Tabii ki, sosyal çöküş, insanların sadece üst makamlara değil, aynı zamanda birbirine olan güvenini kaybetmesinin ve birbirinden her türlü iftirayı ve ihaneti beklemesinin de sebebidir. Selami, ona sanki sadık bir komşuymuş gibi davranan lakin hakkında yayılan dedikoduları önleyebileceği halde önlemeyen kapıcı Rızayı da fırsat bulduğu an linç edeceğini düşünüyor. Ve bir gün Rıza`nın, kendisine eskimiş ekmek almasını bahane ederek ona karşı şiddet uyguluyor. Selami bu duruma üzülmüyor bile. Çünkü Rıza`nın ne samimiyetine güvenmiyor, ne de her fırsatta onu kandırmak amacının olmadığına.

Selaminin çevrede olup bitenlere verdiği tepkilerin bağlamında yazar, okurlarını çok önemli sosyo-psikolojik bir konu ile karşılaştırıyor: değerini, ayarını yitirmiş veya yitirmekte olan toplumda nihilizm pasif değil, aktiftir. “Hırsızdan hırsıza helaldir” mantığı ile yaşayan nihilist, aslında sadece çevreyi seyretmiyor; hırsızlığın ve diğer cinayetlerin failine de dönüşüyor. Düzenini, adaletini elden veren bir toplumda linç, öç, yalan, iftira, şantaj, intikam insanların silahına, kendilerini koruma mekanizmasına ve hatta hayatta kalabilme aracına dönüşüyor: “Kaç gündür Ferahkârlarla Talepkârların it gibi dalaşmalarnı takip ede ede dolmuş kafam bir anda boşalmış, Münevverin herifiyle dolmuştu. ... Kızıma ne yapmıştı, ya da ne yapacaktı? ... kızımı çekip almak istiyordum ellerinden. ... Kabul etmez ya da zorluk çıkarırlarsa, şantaj dahil her türlü yolu deneyecektim.” (242, 249)

“Hırsızdan hırsıza helaldir” mantığını yaşam ilkelerine dönüştüren manevi nihilistlerin çoğunluk oluşturduğu bir toplumda cinayet, suç kolayca kendine yer eder ve gerekçe de bulur. Nihilist toplum, sonunda Selami`yi de cinayete sürüklüyor. Hayallerini, rüyalarını terketmeyen bir sanatçının ender bir plağını almak isteyen Selami, elinde olan her şeyden vazgeçmeye hazırdır. Plağı satanı takip edip plağı elde etmeye çalışıyor. Lakin plak için öyle bir fiyat biçiliyor ki, bu parayı ödemeye Selami`nin gücü yetmez.  Selami, bunu adaletsizlik olarak görüyor ve plağa sahip olmak için yollar arıyor. Artık hırsızlık aşamasını geride bırakmış Selami, bu defa daha ağır bir cinayeti – plağın satcısını öldürerek para vermeden plağı eline geçirmeyi mümkün görüyor. Ve bu fikrinde onu Canının İçi de destekliyor. Selami, romanın ve bir yılının sonunda çöküşünün son noktalarına yaklaşmaktadır. Bu noktada o artık katil de olabilir. Üstelik, öldürdüğü kişi adaletsiz, haksız biri ise, bunun için vicdan azabı bile çekmez.... Selami bu cinayeti işliyor. .... Ve roman çarpıcı bir bitişle sonlanıyor: aslında cinayetin kurbanı, başka bir cinayetin failidir: kurban gittiği cinayetin failine oldukca pahalı bir fiyata sahte bir plak satmıştır: “Parayı ellerine sayıp almış olsaydım dahi, bir şekilde peşine düşüp sonunu getirecektim nasılsa. Fark emeyecekti! ... Her durumda kendini ÖLDÜRTECEKTİ!” (254) Çöküşe doğru giden toplumun oluşturduğu algılama: cinayetin kurbanı cinayeti hak ediyorsa, bu cinayetin işlenmesinde bir sakınca yok.

Selami, romanın sonuna doğru nihilizmi aşabileceği ile ilgili umut kıvılcımları da yaratıyor. Kızının karşılaştığı sorunu anladıktan sonra değişmeyi, doğru yolu bulmayı da düşünmemiş değil Selami. Hatta yeni bir evlilik yapma ihtimalini de: “Deyişecektim. Bunu çok istiyordum. Kızımın anlattıklarından sonra karar vermiştim buna. Kızımla yaşayacaktım. Hem belli mi olur; bakarsın hayatıma yeni birisi girerdi ve o da kızıma, kendi kızı gibi sarılırdı.” (249). Lakin sosyal çöküş eşliğinde bu çok zor ve belki de imkansızıdr. Bu açıdan Selami de, nihilizmi aşmak yerine, giderek “ahlaksızlık” üzerinde yeni ahlak inşa ederek onu meşru kılıyor. Bu, manevi  nihilizmin çok belirgin bir yol haritasıdır. 

Selami, manevi çöküşü sürecinde kendinden yeni bir insan yaratıyor: bu dünya ile baş edebilecek bir insan. Bu süreçte Selami`ye üzüntü veren sadece sistem, rejim, megagüçler değil. Selami bu güçlerin manevi nihiliste dönüştürdüğü büyük bir grup insanla çevrelendiğini de anlıyor. Nihilist gibi gözükmeyen implisit (kapalı) manevi  nihilistler (oysaki nihilistin önde gideni de implisit nihilistmiş): her gün karşılaştığı arkadaşı, komşusu, akrabası, yakını.  “Hırsızdan hırsıza helaldir” ilkesini konfor alanına dönüştürmüş manevi  değer “yokçu”ları. Selami, bunu anlayarak  nihilizminde daha da ısrar ediyor. Uzun zamandır tanıdığı, sık sık muhabbet ettiği plak sahafçısı Kemal`in kalbine dokunduğu için bir anlık pişman oluyor;  Canının İçi ile mükalemelerinin birinde Kemal’i anlamaya bile çalışıyor. Fakat çoğu zaman anlayış gösterdiği insanların, kendisine - samimiyetinin ödülü olarak - hile, fırsatcılık ve durumdan yararlanma niyeti ile cevap verdiklerini anında hatırlayarak nihilizm yuvasına geri dönüş ediyor: “... Tamam, onu ve benzerlerini her zaman anlamaya çalıştım ama bunlar da ellerine geçen her fırsatta adamı düzmeye çalışırdı.” (71)

Homo Nihilus’un çöküş süreci; onun Canının İçi ile olan diyaloğunun dinamiğinde - Canının İçi`nin onu önceleri daha cesaretle, gittikçe ise biraz daha kırılgan, biraz daha korkak tarzda uyarmalarında; Selami`nin, Canının İçi`ne karşı giderek daha agresif, daha sert tepki vermesinde (“>Uzadı dilin. Çok uzadı. Hissediyorum, yakında elimi içeri daldırıp söküp atacağım seni.” (115)) Canının İçi`nin de sona doğru Selami`ye bir tür destek olmasında ve onu cinayete bile itmesinde (“<.... Bir yol daha var. > Neymiş? Kaldır herifi ortadan.” (209)) de izlenebilir.

Selami, insanın sosyal sorumluluktan ve sosyal yetkinlikten arınmış doğal, maskesiz halini, çıplak Ego’yu toplumsal haksızlık karşısında bir kalkan yapmıştır: “benim, çevrenin bana yaşatacağı haksızlıktan korunma mekanizmam, sosyal maskesini söküp atmış bir insan tepkisidir  – insanın doğasından gelen bir tepki! Beğenen beğensin, beğenmeyenin yolu açık olsun”. Böyle bir demeç, sosyal çöküşün bizi uyaran belirtisidir.

Sosyal çöküş, toplumu nihilistler topluluğuna dönüştürür ve bununla da kendi sonunun temellerini hazırlar. Homo Nihilus, sosyal çöküşün yarattığı ve yüzümüze tüm sertliği ve soğukkanlılığı ile insanlığın yenilgisi gibi çırptığı bir toplumsal kimlik paradigmasıdır. Sorumluluğu hepimize ait....


1 Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanının baş karakteri

2 Goncharov’un Oblomov romanının baş kahramanı

3 Turgenev’in Babalar ve Oğullar romanının baş kahramanı

4 Celil Memmedguluzade’nin Ölüler dramının baş kahramanı (Azerbaycan Türkçesindeki Kefli kelimesi, Türkiye Türkçesinde “sarhoş” anlamına gelmektedir).

5 Stirner, Max (2013). Biricik ve Mülkiyeti. Almanca’dan Çeviren: Selma Türkis Noyan. İstanbul, Kaos Yayınları, s.17

6 Paterson, R. W. K. (1971) The Nihilistic Egoist: Max Stirner. London, Oxford University Press, s. 242

7 Nishitani, Keiji (1990). The Self-Overcoming of Nihilism. Albany, State University of New York Press, s. 103

8 Nietzsche, Friedrich (2007). Thus Spoke Zarathustra. Cambridge, Cambridge University Press, s. 207

9 Heidegger, Martin (2001). Being and Time. Blackwell Publishing, s. 128

 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR