Söylenceden Gerçeğe
13 Şubat 2020 Edebiyat Tarih Roman

Söylenceden Gerçeğe


Twitter'da Paylaş
0

Roman yavaş yavaş ilerlemelidir, romandaki asıl karakterin zihni davranışlarıysa, her yola başvurularak, bütünün ilerleyişini ve gelişimini tutmalı, önlemelidir.

On yedinci yüzyılın ikinci yarısından on sekizinci yüzyılın ilk yarısına kadar Hıristiyanlık dünyasında dilden dile dolaşan bir söylence egemendir. Söylencedetanrılar dünyasının karşısında, tanrının işlerini bozmak için insanları kullanan bir şeytanlar dünyası olduğuna inanılır. Başlarında şeytanın bulunduğu bu dünya, tanrı inancını yitirmiş tüm insanları toplar. Ahlaksal olarak düşmüş insanların dünyasıdır ve şeytana bağlı kötü ruhlar, tanrının kendilerine izin verdiği ölçüde, tüm güçleriyle insanlığı yokluğa düşürmeye çalışır. İyi ya da kötü ruhlar ile ilişki kurabilmenin tek yolu büyüdür. Bu çağdaki inanca göre, kişinin üzerinde yaşadığı dünya ve hiçbir zaman bilemeyeceğine inandığı evren hakkında daha derin bilgiler edinebilmesi, ancak şeytanın yardımı ile olabilir. Şeytanla ilişki kurmanın insana bir takım olağanüstü güçler kazandıracağı, halk arasında geniş ilgi uyandırmaktadır. Bu ilgi daha sonra romanlarda kahramanlara duyulan ilgiyle özdeşleşecektir. Bu olağanüstü güçleri elde edebilmek için kendisini şeytana satanlar dilden dile dolaşmaktadır. Şeytana kişinin kendisini satabilmesi için ilkin bir büyücü yardımıyla şeytanı çağırması gerekir.

İyi ya da kötü ruhlar arasında çağrılması en güç olanı, cehenneme ait olanıdır ve bunlardan birinin sürekli hizmetini sağlayabilmek için onunla anlaşma yapmak gerekir. Ama bu anlaşmanın koşulları oldukça ağırdır. Anlaşma yapıldıktan belli bir süre sonra anlaşmayı yapan, ruhunu ve bedenini şeytana teslim etmelidir. Anlaşma çoğu zaman kanla imzalanır. Söylencenin en ilginç yönlerinden biri de ruhların çağrılmasıdır. Ruhlar, ıssız bir dört yol ağzında çağrılmaktadır. Dört yol ağzına gelen büyücü, kendini ruhların aşamayacağı bir çember içine alır. Ardından ruhlardan birinin gelmesini bekler. Uzun bir bekleyişten sonra ruh, yani şeytan; iri, korkunç ve genellikle de kara bir gölge şeklinde belirir ve büyücünün çizdiği çemberin çevresinde dolanır. Anlaşma imzalandıktan sonraysa, hizmetine gireceği kişiye görünüşü hiç zarar vermeyecek biçimde -genellikle bir köpek şeklinde- arkadaşlık ettiği söylenir.

İşte, Goethe'nin ünlü tragedyası Faust, konusunu bu söylenceden alır. Goethe, olağanüstü sezgileri olan bir yazardır. Yaşadığı çağda toplumun gelişmesi çevresindekilerce yeterince anlaşılamamıştır. On yedinci yüzyılın sonu ve on sekizinci yüzyılın başlarındaki aydın kesim, toplumdaki açmazları kendi yöntemleriyle çözmeye çalışırken, Goethe bunun yetersiz olduğunu kavramıştır. Bu nedenle de kendine daha başka bir yol seçmiştir. Çünkü Goethe için gerçeğin olduğu gibi yansıtılmasının fazlaca bir anlamı yoktur. Gerçeği, salt kendi çağına tepki olarak, kuru bir öğreti biçiminde sunmak yerine, estetik etkinliğe, yani insanın gerçeklik üzerinde etkin oluşuna önem vermiştir. Bu önem, yazında gerçekçiliğe doğru atılmış ilk önemli adımdır. Ama yine Goethe, bireyci kültürün verimsizliğinin ve amaçsızlığının, çağının toplumsal sorunlarını çözmede yetersiz kalacağını çağdaşlarından daha önce kavramış bir yazardır. Bu anlamda öncüdür. Yaşam ona göre iç içe geçmiş öykünmelerin bir düğümü olarak algılanamaz, bütünüyle soyut olan bir anlatım ise toplumdan da soyutlanmış bir olgu demektir.

Goethe'nin bir sanat yapıtından beklediği ilk şey büyüklüktür. Büyüklük, gerçeğin en yüksek aşamasıdır. Kendi cağına kadar ulaşabilen yapıtlar, ancak düşünüşleri ve yaratılışları bakımından gerçek oldukları için büyüktürler. Bu büyüklük ve gerçeklik bileşimini en iyi biçimde, çağını aşıp öteki çağlara miras kalabilen yapıtlar ortaya koymuşlardır. Goethe'ye göre onların büyüklüğü ansızın bilinçte canlanıveren düşüncelerin anlatımı değildir.  İnkaların suyolları, Mısırlıların kanalları, tapınakları, Romalıların tiyatro binaları, köprüleri, koşu yerleri, hamamları bir gereksinmenin yarattığı ürünlerdir. Bütün bu yapılarda sanatsal estetiğin yanında yüzyılları aşacak bir sağlamlık göze çarpar. Duvarlar kaya gibidir kaya gibidir; boya, alçı, tahta alaşımıyla yapılmış taş benzeri malzeme yoktur, yapıştırma süslemeler yoktur, gereksiz ayrıntılara da pek rastlanmaz. Goethe'ye göre her şey gerçektir ve amaca uygun yapılmıştır.

Goethe'nin gerçeğe, daha doğrusu sanatta nesnel gerçeğin yansıtılmasına bakışı ilk romancılardan farklıdır. Goethe'nin bakışıyla romanı yaratmak romancılar için epey zordur. Çünkü roman, bir yanda aşağılanan bir sanat türü olmanın savaşımını verirken, öte yanda yaşamını sürdürebilmesi için, bilgi üretmek veya eğlendirici olmak gibi ögeleri kullanmak zorundadır. Bu ise romanın o dönemde yüzeysel anlatımın konumunu aşmak için sınırlarını zorlaması demektir.

 Ne kadar nesnel gerçekliğe bağlı kalmaya özen gösterse de roman, Zola'da bile Jan Van Eyck katına ulaşabilmekten çok uzaktır. Çünkü anlatıcı ve izleyici ilişkisini kullanmak zorunda olan yazar, yarattığı kahramanına ister istemez kendi kişiliğinden bir şeyler vermekte ve izleyicisini de bu yolla etkilemekten kaçamamaktadır.

Yarı gerçek, yarı mistik olan Faust Goethe'nin söylenceden gerçeğe aktardığı ölmez bir tragedya örneğidir: Goethe'nin tragedyası, tarihsel sürecin toplumsal düşüncenin önüne çıkardığı soruların, yani burjuva ihtilalinin bir sonucu olarak ortaya çıkmış soruların tarihin kendi içinde aranmasını onayladığı içindir ki, dünya sanatı ve edebiyatının gelişmesindeki tüm evreyi taçlandırır.

Goethe'nin kendi yapıtlarında eleştirel bakışı olduğu ve kendine özgü dünyayı kavrayışının yapıtlarına egemen olduğu ilk bakışta göze çarpar. Goethe'ye göre insanlar genellikle doğayı kendi adına deviniyor olarak görür. Sanatçılarsa, insanlık adına bir insan gibi hareket etmelidir. Yani, insanların yaşamdan kendilerine sunulanın ancak bir bölümünü alabildiklerini görerek ve bundan mutluluk duyduklarını ayrımsayarak bu yaşama daha büyük bir mutluluk katmak İçin, insanoğlunu dinlendirebilmek için sanatçının insan ruhuna işlemesi, onu eğitmesi ve yaşam düzeyini yükseltmesi gerekir. Sanatçı, yaşadığı dünyadan ikinci bir dünyayı çıkarmakla yükümlüdür derken Goethe, bu dünyanın ancak düşünceden doğabileceğini ve insan tarafından olgunluğa eriştirilebileceğini vurguluyordu. Ama bütün bunları yaparken sanatçı, doğanın koymuş olduğu yasalar çerçevesinde hareket etmeli ve doğayla çelişkiye düşmemelidir.

 Buradan da anlaşıldığı gibi, Goethe'nin gerçeği kavrayışı, gerçekten ayrılmamakla özdeştir. Goethe, salt yansıtmanın sanat olamayacağının farkındadır: Sanatın amacını doğrudan doğruya doğal fenomenlerin temsil edilmesine indirgeyen Diderot’la tartışmaya girdiğinde şöyle yazıyordu Goethe: “Sanat doğayla enine boyuna yarışa girişmez, doğal fenomenlerin yüzeyinde seyreder. Ne var ki sanatın kendi derinliği, kendi gücü vardır. Bu yüzeyde fenomenlerin en seçkin yanlarını yakalar; orantıların rasyonel mükemmelliği, güzelliğin dorukları, anlamlılığın ve soylu tutkuların erdemliliği gibi bu fenomenler de düzenli olarak var olan şeyleri açığa kavuşturu.

Ama yine Goethe'nin hangi estetik kurallar içerisinde insana ulaşmanın mümkün olabileceği konusunda netleşmiş düşünceleri yoktur. Onun, düşünceden doğan ama gerçekten kopmayan sanat anlayışının altında somuta ulaşıldıktan sonra yeniden soyutlama sürecine girilmesi gerekliliği gizli de olsa vardır. Goethe, sanatın insan düşüncesiyle nesneler arasında, nesneye bağlı ama salt öykünmeci olmayan bir aşamada kendisini bulacağını kavramış bir yazardı. Sanat ve edebiyat yapıtlarının yansıttığı dünya, gerçekliğin körü körüne yansıtılmasının dışında bir dünyadır derken Goethe, bunun yaşanılan dünyadan bütünüyle koparılmaması gerektiğinin de farkındaydı. Çünkü havadan kapma bir takım ögelerle ortaya çıkan bir sanat yapıtı, Goethe'ye göre, salt biçime ağırlık vererek özden uzaklaşma tehlikesi içindedir. Oysa, en ilkel sanat türlerinde bile bütünü oluşturan ögelerden herhangi birinin ağırlık kazanması veya sanat yapıtını olduğu gibi ele geçirmesi sonucu, sanatın insana yönelik eğilimleri ortadan kalkacaktır.

Goethe'nin Faust tragedyası söylencenin gerçeğe dönüşmesine bir örnek olarak düşünülmelidir. Her şeyden önce bizzat Goethe, roman ile dram arasındaki ayrımı Wilhelm Meister'de açıkça belirtir: Bir romanda gösterilmesi gereken, en üstün zihni davranışlar ve olaylardır; dramda ise karakterler ve hareketler. Roman yavaş yavaş ilerlemelidir, romandaki asıl karakterin zihni davranışlarıysa, her yola başvurularak, bütünün ilerleyişini ve gelişimini tutmalı, önlemelidir. Dram acele etmeli ve başroldeki kahramanın karakteri sorunları bir zirveye doğru götürmeli ve burada engellemelidir. Romanın kahramanı acı çeken biri olmalıdır, ya da en azından son derece etkin olmalıdır; bir dram kahramanından da etkinlik ve hareket beklenir.

(Kaynak: A. Mümtaz İdil, Gerçeklik ve Roman, Dayanışma Yayınları, 1983)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR