Sözün Sonundan Dünyalar
6 Mayıs 2019 Öykü

Sözün Sonundan Dünyalar


Twitter'da Paylaş
0

Konuşmamız gerek.

Sana yazıyorum ki bundan böyle sana neden yazamayacağımı anlayabilesin.

Hiçbir zaman konuşamadım seninle. Aslında anlamlı bir ilişkimiz olmadı. Pek çoklarının söyleyecek sözü kalmamışken benim bunca sözümün olması belki bu yüzden. Posta sistemi hâlâ çalışıyor, umuyorum ki bu mektup eline ulaşacaktır: Rakamların sembollere eşlik ettiği faturalar (ampul-elektrik, alev-gaz, dalga-su) eskisi gibi postayla gönderiliyor, kartpostallar (sözsüz özsüz görüntüler) da. Mektuplar da hâlâ adrese ulaşıyor; o nedenle, küçük bir zarfın içine sıkıştırarak da olsa, fırsatım varken içimde kalanları yazmak istedim. Umarım posta kutuna atılınca arada kaynamazlar.

O bildik hikâye: Sorun sende değil, bende. Ya da daha ziyade vardığımız noktada. Konuşmuyoruz artık; şimdi değil, buralarda değil. Biliyorsun aslında nelerin nasıl değiştiğini. Yine de en baştan anlatmak istiyorum sana, çünkü aramızda yaşananlar her yerde yaşananların bir parçası gibiydi. Suç kimde diye sormanın faydası yok ama bir parça kendimi sorumlu tutuyorum.

Dil engeli değildi mesele. Aynı telden aynı dili konuşurduk, en azından ben öyle sanırdım; oysa sözlerle arası iyi olan yalnızca sendin. Bazen lafı ağzıma tıkar, bazen lafı ağzımdan alırdın. Sözünü asla sakınmaz, yenilir yutulur hale getirmezdin: Bana lütfettiğin sözler neredeyse hiç olumlu değildi. Sözlerin buruk bir tat bırakırdı. Benimkileriyse çarpıtırdın, İngilizcemi bozardın, beni sözlerime indirgerdin: sözüm beş para etmez gibi, boşuna konuşmuşum gibi. Karşılık vermeyi bıraktım, böylesi hoşuna gidiyordu zaten. Sesi çıkmayan kadınları seviyormuşsun ya. Bir de küçük ilanları inceler dururdun: SÖZ VARLIĞINIZI ARTIRIN! Oysa kendi varlığının farkında bile değildin.

İletişimin demode olup çıkması, konuşmayı kestiğimiz zamanlara denk düştü. Hemen hemen her şey gibi, bu da ilk başta moda bir eğilimdi. Bu modaya en erken ayak uyduranlar, her zamanki gibi retro olanın peşine düşüyor, büyükanne, teyze ve halalarına dönüp bakıyorlardı: dışarı yüzü görmemiş, örgü hırkalı sessiz kadınlara. Gerçekten sesi çıkmayan kadınlar mıydı bunlar? İster geçmişin yanlış bir yorumu olsun, ister hakikatin gün yüzüne çıkarılmış hali, bu kadınların sessizliği benimsendi. İlk başlarda bir araya gelişlerde (partileri ya da benzeri etkinlikleri kastediyorum) ortam giderek sessizleşti, derken çıt çıkmaz hale geldi. Varlık sebebini yitiren bu etkinlikler her geçen gün azaldı ve nihayetinde tümden son buldu, evde oturma, koridorlarda telefonların yanı başında asla gelmeyen aramaları bekleme gibi etkinliklere yerini bıraktı.

Sessizliğin nasıl yaygınlaştığını pek fark edemedik ama bir şema çizmem gerekirse en önce isimlerin unutulup gittiğini söyleyebilirim. Gündelik konuşmalarda manav sözcüğü yerine “işte şuradaki yer”, evinin yerine “köşeyi geçince bir blok ötedeki ikinci bina” denir oldu. Çok geçmeden, “orası az ileride, köşeden dönün, sonra biraz daha yürüyün” türünde ifadelere dönüştü. Dolaylı anlatımlardan zevk alır olduk. Kentli trend avcıları boy gösterir, “hemen şurada”yla yetinir ve “hıhı”layarak başparmakla onay verip geçerlerdi. Gündelik sohbetlerden daha önemli işleri varmış gibi görünürlerdi. Biz taşralıların dili tutulurdu.

Sonra dilbilgisi unutulup gitti. Kısaltmalara ve basitleştirmelere başvurduk ama “neden sonra” eskiden nasıl konuşurduk, şimdi nasıl diye yazıklandık. Edebiyatla haşır neşir bir millet olmadığımızdan metaforlara kafamız pek basmazdı, zaten dilbilgisi hatalarıyla bir şeyler kaybetsek ne olurdu ki? “Gibi”, “sanki”, “falan filan”, “aynen” dilimizden düşmezdi ama işte, yani... Gönlümüzü, umudumuzu yitirdik ve cümlelerimizi bitiremez olduk.

Söylemek yerine yapıyoruz artık, bir şey “yapan sözler” yok. Bilhassa çok eski zamanları unutmaya yüz tuttukça, ayinesi iş oldu kişinin lafına bakılmadı (bir bilge der ki: Keşke sana kulak vermezden evvel ne yaptığını gözleseydim). Şimdiki zaman hariç diğer tüm zamanları hayatımızdan çıkardık; yine de rivayet haline gelmiş şimdiki zamanda kaldık bir süre daha, sanki işler eskiden nasılsa öyle yürüyormuş ve o şekilde devam edecekmiş gibi.

Hiç olmazsa okul meseleleri kolaylaştı; rakamlar ve resimler var sadece, bir de boyutları ve renkleriyle şekiller. Adlandırmamız bile gerekmiyor: biçimlerini hissedip onları kalbe veya zihne alıyoruz ya da artık dilin bıraktığı boşluk neresiyse oraya. Okullardaki dünya küreleri üzerinde gezdiriyoruz parmaklarımızı, ülkelerin şekillerini yokluyoruz. Teneke gibiler.

Sosyal medya, görünürde sessiz oluşuyla, bir süre daha iletişim aracı olarak geçerliliğini korudu, öte yandan dokunmatik klavyeler tuşlu olanlara tercih edilmeye başladı. İnsanlar internette sessiz faaliyetlerinin fotoğraflarını paylaşıyordu, beyaz gürültülerini de (matkapla duvarı delme, elektrik süpürgesiyle yerleri süpürme ya da makinede bulaşıkları yıkama gibi); bu esnada iletişim diye bir şeyin mümkün olmadığı aşikârdı. Kimileri fotoğrafların altına yazdığı yorumlarla bu türden fotoğrafların sahnelenebilirliğini sorguladı ama yazılı dilin kullanılmasını bile hoş görmemeye başlayan çoğunlukla birlikte bu sorular rafa kaldırıldı. Kimimiz bardağı taşıran son damla internet forumları olabilir mi diye merak ediyorduk: Hem söylediğimiz fark edilsin istiyorduk hem de anonim kalmak, sözlerimizi başına buyruk bırakıyor, söz edimlerimizden azade ediyorduk; aynı anda hem avatarımız hem zırhımız haline geliyorlardı.

Geleneksel medya başka bir meseleydi. “Konuşma-ma-nın” pençesine ilk takılanlar, kitapların ve filmlerin “tartışıldığı” yüksek kalite kültür programları oldu. Yemek yapma, bahçecilik, dekorasyon gibi uğraşlara yer veren popüler programlar ve yetenek yarışmaları işaret diline bel bağlamıştı ve tasfiyecilerin gönlü buna razı değildi. Entelektüel yayınlarda stüdyodaki sessiz kitle, eleştirmenlerin tepkilerini yüzlerindeki ifadelerden okurdu. Seyirciler cevaben ya gülümser ya kaş çatardı ama tavırları mevzuların karmaşıklığıyla örtüşecek şekilde anlaşılması güç ve incelikliydi. Sunucu modasında da değişiklik yaşandı. Pürüzsüz çehreli kadınlar sepetlendi, duygu çeşitliliği bakımından görsel anlamda daha esnek olan pütürlü suratlı kocakarılar geldi. Haberler kötü oldukça ceplerini en çok dolduranlar, göz altı torbaları kederli, gerdanı sarkık spikerler oldu. Radyoda dahi buna önem veriyorlardı.

Gazete editörlerine artık mektup gelmiyordu. Editöre muhalefet eden okur mektupları yoktu, derken editörlere de gerek kalmadı ama gazeteler varlığını korudu. Rencide edici yazıların yerine bir eşeğin fotoğrafı konduğunda, ilk bakışta gazete sayfalarının sansürlendiği sanıldı. Gelgelelim muazzam fotoğrafçılık örneklerinin sergilendiği bir dönemin ardından görseller de yitip gitti ve gazeteler bakir hallerine geri döndü. Tuhaf gelebilir ama bölümlerin sayfa sayısında ve sayfa alanında bir değişiklik olmadı. İnsanlar büfelerden günlük gazetelerini almaya devam ediyor, birtakım adamlar parklarda üzerlerine örttükleri gazetelerle uyumayı sürdürüyordu. Gelenekler basın yayın yaygarası olmadan korunuyordu. Böylesi çok daha güzeldi.

Ama herkes aynı fikirde değildi. Çoğu zaman işsiz gazeteci ve fotoğrafçılar protesto gösterileri düzenliyordu, ancak bunlar genellikle sessizce olup bitiyordu: Gürültünün kabalık olduğunu içselleştirmiştik ve artık slogan atma heveslisi değildik. Kişisel olan politiktir – bu düşünce ev hayatını da içine alarak genişledi. Giderek daha az sayıda şiddet olayı konu oldu haberlere. Bir şeyleri ileriye taşımak mümkün olmayınca ilişkiler tekdüzeleşti. Geçimsiz çiftler birbirlerine ettiği fenalıklarla göze çarpardı, âşık çiftlerinse hisleri birbirlerinin gözlerinden okunurdu.

Uluslararası bağlamda haber, yerel bağlamdaysa dedikodu olmadığında çoğumuzun yüreğine su serpilirdi. Ortak ölçütlerin yokluğunda insanları yargılamayı bir kenara bıraktık. Sözsüz kalan ilk kadın (Erkek? Başka bir cinsiyet? Adlandıramadığımız için cinsiyet de bundan böyle neredeyse tümden sorun olmaktan çıktı) devlet başkanı, bakışlarını uzaklara, ufka sabitleyip sessiz bir platformda kampanyasını yürütmeye çalıştı. Adam (Kadın? Başka bir cinsiyet?) bu yeni sessizlik oyununu oynamayı biliyordu. Ayrıca konuşmadan kalan boşluğu gelişigüzel eylemlerle doldurmayı seçen bir muhalefet de yoktu karşısında. Daha liberal ve düşünceli bir toplum doğdu. Ya da bazılarımız öyle olduğuna inandı. Aradaki farkı nasıl bilebilirdik ki?

Komplo teorileri de ortaya atıldı elbette. Eski topraklar hep yakınır durur ya, sözün eski kıymeti kalmadı, günümüzde söz vermek beş para etmiyor diye. Öte yandan radikal ekonomistler sert bir devalüasyon tablosu çiziyordu. İddialarına bakılırsa, bir zamanlar sohbetin değeri sözcük sayısıyla ölçülürmüş, oysa bir resim her zaman bin söze bedelmiş. Sistem şöyle işliyordu: Sözlerimiz sayesinde nerede durduğumuzu biliyorduk; lakin sözün nakdi kıymeti serbest düşüşe geçti: Bir resim beş bin, on bin, bir milyon söz değerinde oldu! Yeni geçer akçeler de çıktı çıkmasına ama kirli dilin karaborsasında alım satım yapmadığınız müddetçe, çok geçmeden bir kimseyle laf alıp veremez olurdunuz. Ticaret iyi geçince de ihtimalle bir sokak köşesinde yakalanıp hal hatır sormayı beceremediğiniz olurdu.

Dil un ufak oldukça kimileri boşlukları doldurmak için tek tek sözcüklere tutundu, ancak cümle yapısı olmaksızın bu sözcükler deli saçması gibi gelirdi kulağa, tıpkı oturduğum binanın köşesinde bir vakitler yaşayan ve sürekli taşıdığı boru parçasıyla gelip geçen herkese, “Nereye uyar ki bu? Nereye uyar ki bu?” deyip duran evsiz adamın sözleri gibi. Sözcük önerileriyle gelenler dahi söz öbekleri türetmez, her münferit heceyi saldırgan bir tavırla, kederle ya da umutla takdim ederlerdi sadece.

Kimilerimize çat kapı uğrayan sözcükler de olurdu hâlâ: kaşal, devekuşu, kaçgöç... Nereden geldiklerini merak eder, bunlarla ne yapacağımızı bilemezdik. Lanet mi yoksa nimet miydi bunlar? Kargaların çamura bıraktığı ekmekler gibi düştükleri yerden toplardık bu sözcükleri.

Büyük markalar haliyle panikledi, elimizde doğru sözcükler olup olmadığını araştırmak üzere pazarlamacılar istihdam ettiler hemen. Elbette araştırma sonuçlarını hiç okumadık. Yeni hükümet bir plan tertipledi (dedikodu olmadığından gizliliğin de lüzumu yoktu). Çeşitli dilbilgisi sistemlerinin kurallarına göre ısmarlama sözcükler tasarlandı ve denendi. Yakın bir zamana kadar sözcüklerle geçinen biri olarak (tabii sözcüklerle geçinmek mümkünse: Biliyorsun ki ben aslında kiliseden geçiniyorum) bu sürece dahil oldum ya da belki kendimi bu işe adadım. Bilimsel kriterleri göz önünde bulundurduğumuz sohbetlerimizde sama, ileçiçeği, risdoktora gibi sözcükler kullanırdık. Kumrular gibi ötüşürdük yeni sözcükler bulduğumuzda, kuluçkaya yatardık anlam yumurtadan çıksın diye ama hiç çıkmazdı.

Türetilenler arasından daha iyi olanları seçilerek dolaşıma sokuldu ve onları bir süre her fırsatta kullanıp popülerleştirmeye uğraştık. Filmlere sponsorlu “uygun sözcükleri yerleştirin”ler gelmişti (çünkü artık diyaloglara yer verilmiyordu) ama yeni sözcükler ekrandan kayıp gider, görüşümüz bulanırdı. Bu aslında ülkemizin değişmez bir gerçeği olan bireycilikten kaynaklanıyordu. Gelinen noktada hiç kimse sözcüklerin iletişimi sağlamasını beklemiyordu. Bütün bu denemelerin sonucunda ortak bir dil oluşturulamadı, ancak birbirine koşut çok sayıda yeni sözcük türetilmiş oldu. Kendimize ait olanları adlarıyla belirtebiliyor olmak iyi gelmişti. Neden bilmiyorum ama sanırım bazıları hâlâ gizliden gizliye bunu yapıyordu. Sayıca azaldıklarını hissediyorum. Ben bile bıraktım. Kişisel sebeplerle kullanmak üzere bir çanta dolusu sözcüğü aklımda tutmak hayli güç hale gelmişti, pek sık başvurmadığım terimler için aklımın kuytu köşelerine uzanmak durumunda kalmak da. Her geçen gün biraz daha küfleniyorlardı. Hem bu sağlığa da aykırıydı.

Elimizde kalan son göstergelerin yok olup gidişine tanık olmak üzücü olduğu kadar özgürleştiriciydi de. Artık adları KAFE olmayan dükkânlarda kahve isteyemezdiniz, olsun, ziyanı yoktu. Parmağınızla işaret edip aldığınız kahvenin tadı daha iyiydi, çünkü “şundan” diyordunuz ve başkalarınınkinden farklı oluyordu. Kahveniz asla arkanızdakinin ya da önünüzdekinin kahvesiyle bir olamazdı. Kimsenin fincanı sizinkinden daha iyi ya da daha kötü değildi. Yaşadığınız her ne ise ilk defa size özel bir deneyimdi, sadece size aitti. Toplumun göz hizasındaki sözcüklerin tasfiyesi hızlandı. Mağaza camekânları paramparça edildi, kütüphaneler yakılıp yıkıldı. Zıvanadan çıkmıştık belki de. Reklam panoları ve sokak tabelaları sayıca azaldıkça her şeyi haddinden fazla anlamaya çabaladığımızı fark ettik. Öyleyse okuduklarımızı daima işlemden geçiren zihinlerimizde oluşan boşlukla ne yaptık? Bilemedim... Galiba başka şeyleri işlemeye başladık ama bunlar da artık dile gelmeyen şeyler.

Kimimiz yeni bir şeylerin, daha önce hiç adlandırılmamış şeylerin yaklaştığından kuşkulanıyordu. Bu kuşkular yeni bir sözcüğün yaşlı bir insanda yarattığına benzer bir rahatsızlığa yol açtı, bu yeni şeyleri adlandıracak hiçbir şey yoktu, onları işaret ederek göstermenin bir yolu yoktu, daha önce olmadıklarını da söylemek mümkün değildi. İnsanlar ya onlara bir yaşam alanı açtı ya da açmadı. Bütün bunların bizimle yaşamayı sürdüreceğinden hâlâ emin değiliz, hepsinin hayal ürünü olup olmadığından da.

Yeni sessizliği tercih eden bu insanlar gün gelir de söz geri dönerse diye korkuyor. Çekinceyle de olsa benim de paylaştığım bir his. Sözlerin eylemlerin karşıtı olduğunu düşünürdük ama derinlere daldıkça sözlerin aynı zamanda kendilerinin de karşıtı olduğunu keşfettik. Her ne söylediysek karşıtını ima ettiğimizi biliyorduk. Bugün hava güzel, Sana saygı duyuyorum, Çöpü atacak mısın... Bir şey söylemek epey güçleşti. Sakillik üzerimize yapıştı. Seni seviyorum sözcükler cumhuriyetinde endişe yaratır oldu. Günün nasıl geçti? sorusuna yalnızca bir iç çekmeyle karşılık veriliyordu. Sanırım insanlar usanmışlardı artık, birbirlerine zaten anlatmış olduklarını tekrar tekrar açıklamaktan usanmışlardı ya da sözcükleri sözcüklerle kazıyıp durmaktan bitap düşmüşlerdi. Kim bilir haddinden fazla hassastık belki de. Sence kendi kendimizi dilsizleştirip aptallaştırdık mı?

...

Son görüşmemizde, yaşadığım şehri dolaşarak geçirmiştik günlerimizi. İşittiğimiz tek ses yabancılara, turistlere ve göçmen işçilere aitti. Sen dillerini konuşurdun ama yalnızca ben sessiz yerlileri anlayabilirdim.

Sokaklarda hiçbir tabelayı dikkate almadan amaçsızca dolaştık. “Şu reklam panosu ne için?” diye sordun şehrin her yerinde olan sözsüz sarı panoyu işaret ederek. “Reklam panosu şirketinin reklamı,” dedim. Bir süre söyleyecek söz bulamadın. Şehrin sert solungaçlarının sessiz soluk alıp vermeleriyle huzuru kaçan gökyüzünün fotoğraflarını çektik: Havalandırmalar hava korsanlarıyla, onlar da yeraltıyla bağlantılıydı ama bunların hepsi akciğerdi, hiç ses teli yoktu. Söz soluyup ses çıkaramazlardı. Soğuktu, hem de öylesine soğuktu ki seninkinin yanı başında kendi soluğumu görebiliyordum, bir lokantanın akşam yemeğinden süzülen, çamaşırhaneden yükselen buharlarla, metrodaki tozun şiddetli rüzgâra karışmasıyla katılaşmış, öylece asılı duruyordu dondurucu havada.

Ayrıldığın gece istasyonun oradaki salaş bara gidip berbat bir şarap içmiştik. Bar çalışanlarıyla sohbet etmiştin: Farklı bir dil konuştukları için konuşmalarına hâlâ izin verilen alt sınıftan kimselerdi. Burun kıvırdığımız işleri onlara yaptırıyorduk, unutmaya yüz tuttuğumuz nezaketli tavırlarla gönlümüzü hoş edebiliyorlardı. Siparişlerimizi almak (arzu ettiğimizi görsellerle donatılmış mönüden seçip gösterirdik), kasalar dolusu bira ve votka için yurtdışıyla irtibat kurmak ve bizlere iyi günler dilemek vazifeleriydi onların. Barın içerisi ciğer kırmızısıydı. Birbirimizle biraz meşgul olduk. Ayrılırken biraz uzun sarıldık ve az kalsın yalandan öperek vedalaşmayı başaramayacaktık.

Yenilgi ilgimi çekiyor, hepimiz yenik değil miyiz zaten; çünkü bana kalırsa vardığımız yer de bu. Sözlere yenik düştük bir süre önce. Sırada neye yenileceğiz acaba?

Sesi çıkmayan kadınları seviyorsun, değil mi? En nihayetinde gitmene izin vermek pek de güç olmadı: Sen sadece kendi sesine hayrandın. Çok geçmeden birbirimize söyleyecek bir şeyimiz kalmadı. Ben dinledim, sense aynı eski kaseti başa sarıp durdun. Sözsüz şeyler denedim: Elini sıkıca tuttum ama hisler senin için anlamsızdı. Biz daima ayrı sözlerin insanları olduk.

Saçmaladığımı söyleme.

Sözlerin geçerli olduğu dünyadaki kız arkadaşlarından söz etme bana. Kulaklarına fısıldadığın tatlı ve içi boş sözlerin hiçbirini tekrar etme. Henüz tanışmadıklarından ama böyle bir karşılaşma ve tanışmayı hiç şüphesiz dışından dileyenlerden bahsetme. Cevap yazma. Boşuna arama, açmayacağım. Boşuna mesaj atma, e-posta gönderme. Bana bir şey söylemek zorunda değilsin. Ben zaten her şeyi biliyorum. Ne söylersen söyle bir işe yaramayacak.

Alakasız yerlerdeyiz. Ben sözden el etek çektim ama senin umurunda değil. Yükün en tepesinde sen varsın: Omuzlarımı çökertiyorsun. Benden bu kadar. Seni seviyorum, sesli değil, bir daha bunu söylemeyeceğim. Çünkü bir yarını yok. Seni anlamayan bir eş istemezdin, en fazla suspus, aptal bir küstahlık ederdi ancak – demiş olayım. Sözü yörüngesinde döndüren sözcük aşktır. Söz, yazı ya da tura, hangi yana düşeceği belli olmayan bir madeni para gibi fırıl fırıl çark eder. Ne yana düşerse düşsün, ben sözün sonuna giderdim, nasıl desem, daha iyi bir söz için. Öteki geçici Söz Güzelleri gibi, bütün içtenliğimle istediğim daha iyi bir söz ama daha önce böyle bir söz duyduğumu söyleyemem.

Yaşadığın ülkede sözcüklerin hâlâ tedavülde olduğunu duyduğumda kıskanıyorum az buçuk, çeyrek... Aynı zamanda utanç ve acıma duygusunun alazlayışını (böyle bir söz var mı?) iliklerime kadar hissediyorum. Gücenme: Olduğu haliyle söylemeye çabalıyorum.

Muhtemelen buradaki herkesin tümden sesinin kesildiğini ve bizden bir daha hiç haber alamayacağını düşünüyorsun. Evet, sessiz sakin düşünüyoruz hâlâ. Artık senin sözlerin yetmez bunu anlatmaya. 

İngilizceden çeviren: Gözde Serteser

Joanna Walsh (1970) İngiltere’de doğdu. Oxford, Hertford College’da İngiliz Edebiyatı okudu. Central Saint Martin’s College of Art’ta illüstrasyon dalında yüksek lisans yaptı. 1995-2007 arası çeşitli dergiler ve kitaplar için illüstrasyon yaptı. Daha sonra eleştiri, editörlük ve yazmaya ağırlık verdi. İlk kitabı Fractals (öykü) 2013’te yayımlandı. Öbür kitapları: Hotel (2015, deneme), Vertigo (2016, öykü), Seed (2017, dijital novella), Worlds From the Word’s End (2017, öykü), Break.up (2018, roman). “Sözün Sonundan Dünyalar” (“Worlds From the Word’s End”) aynı adlı son öykü kitabından. Halihazırda East Anglia Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık alanında doktoraya devam ediyor, 3:AM Magazine ve Catapult.co’da editörlük yapıyor, çeşitli yayınlar için eleştiri ve gazetecilik çalışmalarını sürdürüyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR