Stefan Zweig, Ruhu Öylesine Yaralıydı ki
1 Şubat 2020 Edebiyat İnsan

Stefan Zweig, Ruhu Öylesine Yaralıydı ki


Twitter'da Paylaş
0

“Mahşerin tüm yorgun atları yaşamımın üzerinden geçti.”  

Varlıklı ve kültürlü bir ailenin hümanist ve barışsever oğlu olan Stefan Zweig doğduğunda 20. yüzyılın dünyaca ünlü yazarlarından biri olacağını, hayatında yükseliş ve düşüşü bir arada yaşayacağını elbette bilemezdi.

Çocukluk, gençlik ve belki de hayatının en mutlu günlerini Viyana’da geçiren yazar, o dönem arkadaşlarıyla siyasi ve sosyal sorunlardan uzak Viyana kafelerinde yazılarını yazar, kitaplar okur, edebiyatla iç içe yaşar.

Felsefe eğitimi alan Zweig İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca  ve Latince öğrenir. 1901 yılında ilk öyküsü “Karlarda” yayımlanır. Fakülteden mezun olduğunda bol bol gezmeyi, çok şey öğrenmeyi ve  yazmayı hedef edinerek önce Paris’e gider.

“Paris… Evden uzaktaki ev,” der Zweig bu kent için. Güzel anılar biriktirdiği bu şehirde Düşünen Adam'ın yaratıcısı heykeltıraş Rodin’le tanışır. Gerçek dünyadan nasıl uzak kalınabileceğini öğrenir. Andre Gide ve uzun yıllar dost kalacağı Romain Rolland’la tanışır. Londra’ya geçtiğinde romantik ressam William Blake’i keşfeder. İrlandalı şair, deneme ve oyun yazarı  William Yeats’in evine davet edilir.

Zweig elinde valizi, yanında kalemi, defteri ve kitaplarıyla dünyayı dolaşır, öğrenir, okuyup yazmaya devam eder.  Avrupa’dan Hindistan’a, Afrika’dan Amerika’ya geçer. Tüm bunları yaparken roman yazması için uzun yıllar geçmesi gerekecektir. Henüz kendini hazır hissetmez.  Ona göre romancı, “bir evren yaratan, kendi kişileriyle, kendi kanunlarıyla kendine ait bir dünya kuran ve yanına da kendine ait bir gökyüzü koyan kişi”dir.

Avrupa’nın birliğine inanan bir yazı adamı olarak yaşar. Ancak 1913 senesinde Saraybosna’da patlayan silahla tarih yeniden yazılırken, savaşın etkisiyle kutsal kitaptan konusunu seçerek savaşa karşı savaşmak gerektiğine karar verir. Jeremiah 1917’de basılır ve çıkar çıkmaz yirmi bin adet satılır.  Bir tiyatro eseri olarak bu rakam hayli yüksektir. Oyun Zürih’te sahnelenir.

Savaş sonrası Zweig Almanya sınırına yakın Salzburg’da yaşamaya karar verir. Münzevi bir yaşam tarzını seçen yazar, o dönem Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nu kaleme alır.

“Çünkü yeryüzünde hiçbir şey kuytulardaki bir çocuğun fark edilmeyen sevgisiyle karşılaştırılamaz,” diyerek hem platonik bir aşkı anlatıp hem de psikolojik çözümler yapması ilgi görür.

“O kadın, sonuna kadar sana vurgun kaldı,” diye yazacak ve bir kadının üç ayrı zamanda, üç ayrı karakter olarak sevgilisine satırlar boyunca tutku dolu aşkını anlatmayı başaracaktır. Zweig bu kitabıyla yine ne kadar etkileyici bir yazar olduğunu gösterir.

1920’lerde dünyaca okunan bir yazar olur. Bu kadar çok okunmasının sebebi, onun karanlığa ışık tutacak kadar güçlü anlatımı, imgelerin sadeliği, tutkulu anlatımını okura aktarabilmesi ve psikolojik tahliller yapabilmesinde gizlidir. Kendisi gibi düşünen bir okur kitlesi oluşur.  Bir okuyucu olarak eline aldığı kitabı son sayfasına kadar yükselen ve nefes kesen bir tempoda okuduğunda tadına varan Zweig, klasiklerin bile gereksiz yanlarının kısaltılmasını savunur. Ancak bu düşüncesi edebiyat çevreleri tarafından pek ilgi görmez.

Salzburg’da geçirdiği yıllar onun için verimli sayılabilecek yıllardır. Nietzsche, Schiller, Bach, Haydn, Mozart, Beethoven, Goethe’nin el yazmalarını toplar, önemli biyografi çalışmalarına imza atar. Her şey hep güzel gitmez elbette. Değişim alt alttan gelir, dünya gerildikçe gerilir.

1930’lar Avrupa’nın üzerinde kara bulutların da estiği yıllardır. Ülkesinde neler olup bittiğini  anlamak için gittiğinde, evini arayan polisleri görünce bazı şeylerin pek de normal gitmediğini fark eder. Siyasetten uzak bir yazarın evinin aranması onu huzursuz eder ve Londra’ya gider.

Bir Yahudi olarak Avrupa’daki haberlerin hiç de iyi olmaması onu fazlasıyla kaygılandırır, çareyi gene kendi bildiği yolda, yazmakta bulur. Yahudilerin asırlardır süregelen göçebeliğinin sembolü olarak tanımladığı “Yedi Kollu Şamdan Menora” hikâyesini yazar. Bu hikâyede dostu Freud’dan öğrendikleriyle Yahudilerin psikolojik çözümlemesini yapmaya çalışır.

Ne yazık ki sürgün günleri başlar Zweig için. İngiltere’de de kendini güvende hissetmeyince New York’a gider. Siyasetle ilgili sorulara cevap vermez, Almanya’nın içinde bulunduğu durumla ilgili hiçbir yorumda bulunmaz. Mutsuzdur. Kitaplarını ve topladığı el yazmalarının çoğunu bırakıp, gelmiştir. Olan bitenler onu üzer, belirsiz bekleyiş yıpratır. Uzakta olsa bile kalbi Avrupa’da kalır.

1941’de dünya çığırından çıkar, yaşanmayacak bir hal alır. Hiçbir yere sığamaz Zweig. Nereye gitse, mutsuzluğu, huzursuzluğu da onunla beraber gelir. Brezilya’ya gider. Hasta eşiyle birlikte küçük bir kasabaya yerleşir. Ne kadar apolitik durmaya çalışsa da bir şekilde içine çekilmeye çalışıyor oluşu onu iyice gerer. Brezilya kitabı satışa çıkar ama solcu entelektüelleri cezaevine atan Brezilya Cumhurbaşkanı’na yakın olduğunu öne sürenler olunca orada da sıkıntılı dönem başlar.

“İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız… Yalnız…”  Dünyaca ünlü kitabı Satranç’ı Brezilya’da bitirdi Zweig.

Altmış yaşına geldiğinde, “Ruhum öylesine yaralı ki, hani neredeyse burnumu pencereden çıkarsam, yüzüme vuran gün ışığı bana acı verecek, ” diyerek anlatır ruh halini. 

Naziler’in dalga dalga Orta Doğu ve Asya’da ilerlemesi onu iyice gerer, etraftan duyduğu Güney Amerika’yı da istila edebilirler söylentileri onu korkutur. Sağlığı gitgide bozulur. Aklı iyice karışır.

“Sonunda yalnızdım ve artık asla yalnız olmayacaktım!” diyerek 1942 senesinde kendisinden yirmi yedi yaş küçük eşiyle birlikte onu rahata ve mutluluğa kavuşturacağına inandığı hazin bir yol seçer. Eserleri her yeni gelen kuşakla devam ederken, arkasında kendine has bir külliyatla sonsuzlukta iz bırakıp, bu dünyadan ayrılmayı tercih eder.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR