14 Aralık 2018 Söyleşi Edebiyat Şiir

Şükrü Erbaş: "Şahdamarımız bu coğrafyanın içinde atıyor."


Twitter'da Paylaş
1

“Tek gözettiğim, becerebildiğim kadar yakıcı bir dille söylemek.”

Şükrü Erbaş okurun yakından izlediği şairlerden. Onun şiirleri farklı bir yerden gelip duyarlı yanlarımıza dokunuyor. Sağlam bir yerde duruyor, güçlü bir sözü var. Söyledikleri hep önemli oldu.

Semih Gümüş: Şükrü, seninle tanışıklığımızdan bu yana otuz altı yıl geçmiş. Otuz altı yıldan bu yana neler oldu demeyeceğim, o muazzam yıllar bu söyleşiye sığmaz. Ama Şükrü Erbaş otuz altı yıl önce neredeydi, bugün nerede?

Şükrü Erbaş: Böyle pat diye rakamla başlayınca, ömrümün yarısı seninle geçmiş gibi geldi birden! Benim, hem bunca zaman sürmesiyle hem edebiyat ve hayat adına yapıp yarattıklarıyla övünç duyduğum bir dostluk, bizim dostluğumuz. Her karşılaşmamızda sana çatacak bir şey bulsam da, onun da bir sevgi olduğunu herkes biliyor.

Ben biraz daha geriye giderek yanıtlamaya çalışayım. Söyleşilerde, gelen sorular üzerine, biraz da mizah katarak şu yanıtı veririm: “Ben şiire de devrime de lise birde (1968) başladım. Şiir bireysel bir etkinlik olduğu için bir şeyler yazdım, yaptım, ama devrim denen şu bizim ‘kuru hayal’imiz hâlâ bir hayal. Ancak ben her iki güzellikten de elimi, kalbimi, sözümü bir dakika bile çekmedim. Böyle de öleceğim.” Bırak otuz altı yılı, bütün o güzel acemilikleriyle kırk dokuz yıl önce neredeysem tam da orada duruyorum. Kuşkusuz yazma konusunda, insanın o büyük ruh atlası konusunda, dilin olanakları ve incelikleri konusunda, insanların emeğinden ve onurundan yapılmış bir gelecek talebi konusunda birazcık incelikler, deneyimler ediniyor insan... 

SG: Peki, Yarın’ı (1981) yayımlamaya başladığımız günlerdeki edebiyat ortamıyla bugünü kısaca karşılaştırırsan...

ŞE: Yazarın da, okurun da sahiciliği kaybolmuş gibi geliyor bana. İhtiyarlar gibi konuşmayı sevmiyorum ama hem yazarlar-şairler açısından hem de okur dediğimiz o bilinemez dert ortaklarımız açısından sanırım bir büyü bozuldu: O ayın dergileri geldi mi diye bir hafta boyunca her gün kitapçıya gitmek heyecanı kaç insanda sürüyor bilmiyorum... ya da şiirleriyle, yazılarıyla büyüdüğün bir şairi, yazarı göreceğim diye polis hafiyesi gibi gittiği mekânları, kitapçıları araştırıp uzaktan olsun görebilme, tanışabilme tutkusu... ya da yazarlar-çizerler-şairler olarak o ayın dergilerini ortaya yatırıp uzun uzun yayımlanan yazıları, şiirleri tartışmak... İletişim çağı dediğimiz bu yalnızlar hapishanesi sanırım edebiyat ortamını da kendi üstüne kilitledi. “Ortam”ın ilişkilerinde temas kalmadı; el teması, göz teması, ses teması... tınısı, duygusu, jesti, mimiği olmayan, sessiz sinema misali bir dünya insan sıcağının yerini aldı! 

Yarın’la ilgili bir başka güzelliği paylaşmak isterim; bunca yıldan sonra bana, “Hocam, ben Yarın’a şiir göndermiştim, bana yanıt vermiştiniz, hâlâ mektubunuzu saklıyorum; o günden sonra da hiçbir dergiden böyle bir mektup gelmedi,” diyen onlarca insanla karşılaştım, karşılaşıyorum. Bunların bazılarının şimdi epeyce bir kitabı var, bazıları şiiri çoktan bırakmış. Biz, iki üç arkadaş, her ay gelen yüzlerce mektuba, şiire, öyküye –sadece “içerden” gelenlere değil– nasıl yanıt verdik yıllarca, gerçekten şimdi bana bile korkutucu geliyor. Yaşar Nabi’den sonra belki de ikinci örnekti Yarın. 

şükrü erbaş

İhtiyarlar gibi konuşmayı sevmiyorum ama hem yazarlar-şairler açısından hem de okur dediğimiz o bilinemez dert ortaklarımız açısından sanırım bir büyü bozuldu.

SG: O zaman edebiyat dünyasının bir de Ankara’sı vardı değil mi. Oysa bugün kalmadı gibi...

ŞE: Ankara yine var. Onlarca has isim başka kentlere gitse de onlar ölümden sonra da Ankaralı. Sen, Haydar (Ergülen), şimdi dünyamızdan da giden Ahmet (Erhan), Akif (Kurtuluş), Faruk (Duman)... aklıma gelmeyen başka arkadaşlarımız... Hatta biraz daha geriye gidersek Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet, Necati Cumali... ilk harflerini defterlerine Ankara’da düşmüş herkes bence sonuna kadar Ankaralı. Bugün Ankara’da yaşayan, şiirin, romanın, öykünün has isimlerini saymaya gerek yok, sen benden daha iyi biliyorsun onları. Cahit Külebi bir konuşmasında, “Şiirin hası her zaman Ankara’da yazılmıştır, 1940’ta da böyleydi, bugün de böyle,” demişti. Bir tepkiyle bile söylenmiş olsa, önemli ölçüde doğru bulurum bu tespiti. Bu konuda belki en ağır değerlendirme Ahmet Erhan’ındır. “Ankara-İstanbul Karatreni”nde, tarihsel-siyasal-yazınsal bir Ankara-İstanbul hesaplaşmasının bir yerinde şöyle der: “Türkiye edebiyatının en önemli atılımları önce Ankara’da başlamış, sonra İstanbul’a tebdil-i mekân ederek ve ferahlar gibi görünerek ölmüştür.” Neyse, Ankara fetişizmine döndürmeyelim sözü. Benim ana rahmimdir, severim.

SG: O geçen yıllarımızı unutmuyoruz elbette. Özlemi üstümüzde hem büyük bir yük gibi hem de onun gölgesi altında durmaktan hoşnutuz. Senin de öyle olduğunu sanıyorum. Ama o nostaljinin ötesinde, bugün yaşayan edebiyatımız, edebiyat dünyamızın bugünü için neler söylersin? Olumlu ve olumsuz yanları nelerdir?

ŞE: Makarenko, “Bütün hayatım güzel geçti, çünkü beni bugüne getirdi” der. O geçmiş bizim onurumuz. Hem edebiyat, hem insan olma, hem etik ve ideolojik değerler açısından bizi buraya taşıyan güzel ve acı zamanlar... Soruna gelecek olursak, her yönüne değinmek mümkün olmayacak. Yeterli olmasa da birkaç noktaya değinmekle yetineceğim. Bizim yazmaya başladığımız yıllara, dergiyle boğuştuğumuz zamanlara göre, telif ve çeviri, olağanüstü bir kitap çeşitliliği var. Dünya edebiyatının neredeyse bütün başyapıtları okurun ve yazarın elinin altında. Bu, hem okur hem yazar için akıl almaz bir olanak. Neredeyse her kentte bir edebiyat dergisi çıkıyor. Herkes şiirlerini, öykülerini çok fazla sıkıntı çekmeden yayımlatabiliyor. Olmadı sosyal medya var! Yayınevi sayısının ucu bucağı yok. Dört arkadaş bir araya gelip kendi kitaplarını basabiliyor. Edebiyat beğenileri giderek yazdıklarından oluşan bir çıtaya takılıp kalsa da, biz yine de olumlu gelişmeler sayalım. Benim derdim daha derinlerde.

Edebiyat ne kadar bireysel bir etkinlikse ondan çok daha fazla toplumsal bir etkinliktir. Yazarın, şairin içinde yaşadığı toplumla-zamanla-ülkeyle-dünyayla can alıcı bağlar kurmasını gerektiren bir büyük insan etkinliğidir. Bizim şahdamarımız bu coğrafyanın, bu toplumun, bu dünyanın içinde atıyor. Yazdıklarımız nasıl olur da bu büyük acıların hiçbirine değmez, dokunmaz. Biz nasıl olur da bunca ölüm, kıyım karşısında çıkıp bir söz söylemeyiz. Birkaç insanı ayrı tutarsak, “edebiyat ortamı” dediğimiz bu ortam, bir süredir kendinden oluşmuş, kendi üstüne kapanmış bir garip kasta dönüşmüş durumda. Dışardaki hayat bir şiddet ve korku sarmalında insanları teslim almışsa, şiir, roman, öykü de acı bir sessizlikle geri çekiliyor. Daha açık söylersek, yazar-şair korkuyor. Bunu benim kadar susanlar da biliyor. Toplumsal hayat bütün yapılarıyla gelecek vaat eden bir hareketlilik içine girerse edebiyatçı da başını bu hareketin içine uzatıveriyor. Bu kötü, onur kırıcı, küçük düşürücü... Tam tersi olmasını beklerim ben. Baskı dönemlerinde cümle kuramayan insan, sadece edebiyat metni değil kastım, nispeten özgür zamanlarda ne yazıp ne söyleyecek... Hadi yazdı, söyledi, başta kendisi olmak üzere kim inanacak bu sözlere. İçinde yaşadığımız ülke her açıdan tam bir yangın yeri. Hani sizin edebiyatınız her türlü iktidara, her türlü şiddete karşı köklü bir itirazdan alırdı dilini, gücünü, güzelliğini... Uzun, derin bir yalnızlık bu... 

şükrü erbaş​​​​​​​

Yazdıklarımız nasıl olur da bu büyük acıların hiçbirine değmez, dokunmaz. Biz nasıl olur da bunca ölüm, kıyım karşısında çıkıp bir söz söylemeyiz. Birkaç insanı ayrı tutarsak, “edebiyat ortamı” dediğimiz bu ortam, bir süredir kendinden oluşmuş, kendi üstüne kapanmış bir garip kasta dönüşmüş durumda.

SG: Şükrü, sen daha ilk şiirlerinde nasılsan bugün de öylesin. Kendin gibi bir şiirin var. Ama şu da var: Bizim kuşağımızın şairlerinin kimileri kendi kabuklarına çekilmişken sen bireysel kimliğinle hep ortadasın ve şiirin de gürül gürül akışını sürdürüyor...

ŞE: ​​​​​​​Şu gürül gürül akmaya takıldım. Aman, korkarım böyle sözlerden. Bir şiirimde, “İnsan sözlerden yapılır” demiştim. İnsan doğal olarak önce yaşadıklarından oluşuyor. Eline kalemi aldıktan sonra harflerden yapılmış bir varlığa dönüşüyor zaman içinde. Hani İbni Haldun, Coğrafya kaderdir, der ya, yazı da tam öyle bir kadere dönüşüyor. Siz sadece sizden oluşan bir gerçeklikle kendinizi yıkıp kurmuyorsunuz, eğer öyle olsaydı, birkaç şiirden/kitaptan sonra ortada çırılçıplak kalırdınız. Sizi kuşatan sonsuz bir gerçeklikle de kendinizi yıkıp kuruyorsunuz. Hem biriciksiniz hem de kocaman bir dünyasınız. Yazdıklarınız sizin hem harflere hem de dünyaya dönüşmüş haliniz. Elbette insan değişir ama parmak izi değişmez... 

Şiirim akışını sürdürüyor, evet... Bazen çok yazıyorum duygusu yaşıyorum, kâğıttan kalemden elimi çekiyorum ama sonra tıkanmaya başlıyorum. Söyleyecek sözüm var benim. Pek çok yaram var içimde, dışımda. Hayatın içinde, pek çok demokratik yapının yanında, içinde bu dertlere çare arıyorum, öfkemi, isteklerimi bağıra bağıra söylüyorum, yoldaşlarımla soluk alıyorum ama yazmazsam bunların hiçbirinin hükmü yokmuş ya da bunlar geçiciymiş gibi ağır bir duyguyla kaleme sarılıyorum. Sözü ucuzlattığımı düşündüğüm an bırakırım. Şimdilik birazcık daha çırpınacağım...

SG: Senin şiirini iyi tanıyanlar bilir: Başlıca kaynaklarından biri halk şiiri. Senin şiirinde halk şiirinin biçimi değil ama sesi her zaman var, hissedilir. Yanılıyor muyum?

ŞE: ​​​​​​​Bu kadar türkü sevince, bilince, sesine soluğuna bakmadan orada burada söyleyince çaresiz böyle bir kanı oluşuyor. Bundan zerre şikâyetim yok. Tabii ki sesi var ama ondan çok daha önemli, edası, isyanı, ezikliği, öfkesi, yakarışı, içtenliği, tevazusu var. Ben bu uçsuz bucaksız hazineden erişebildiğim kadarıyla yararlanıyorum ama onları olduğu gibi şiire taşımıyorum. Bu olamaz zaten. Ortaya zavallı bir karikatür çıkar. Gülten Akın’dan ödünç alarak, “halk şiirinin yöneldiği kaynaklara bir de ben yöneliyorum”. Şunu özellikle söylemek isterim: Bir bozlakta, bir hoyratta, mayada, insan sesinin en pesten en tize, sözün duygusunu bir harf bile incitmeden nasıl gidip geldiğini her gördüğümde (duyduğumda) “ne olur, bunun şiirini yazabilsem” diye çırpınırım. Ancak, seni de okuru da şaşırtma pahasına, benim asıl kaynağım, çağdaş dünyanın o başsız, elsiz, ayaksız kalabalığıdır, o kalabalıkta boğulan insan tekidir, o insan tekinin sustuğu neler varsa onlardır harflerimde can bulan. Neyse, burada susayım... 

SG: Sen türkülerin içinde yaşıyorsun. Çok sayıda türkü biliyorsun, güzel de söylüyorsun. Oysa halk türküleriyle gençlerin ilişkisi pek az oluyor. Gördüğüm, türkülerin anlamı ve değeri yaş ilerledikçe yavaş yavaş anlaşılmaya başlıyor. Demek ki türküleri anlamak için bazı zamanları beklemek mi gerekiyor?

ŞE: ​​​​​​​Bu çok normal. Hani Necatigil der ya, “Bekler bazı şiirler bazı yaşları.” Tam da öyle bir durum. Gençler bizim gençliğimizde büyümüyor. Kocaman bir dünya kültürünün bir milyon kanaldan kuşatması altında yaşıyorlar. İnsan ruhunun derinliklerinde, aptalca da olsa hep bir başkasına hayranlık vardır. Halkımız, “Ev danası öküz olmaz” der. Ancak, o uzak müzikleri, hayatları, şiirleri gerçekten öğrenmişlerse, koşa koşa hücrelerinde uyuyan seslere döneceklerdir. Kestirmeden ve ukalaca bir sözle anlatayım: Eğer siz Neşet Ertaş’la Mozart’ın aynı müzikal dehaya sahip olduğunu görmezseniz, bluesla bozlağın aynı acı olduğunu bilmezseniz, varlığınızı bir kambur gibi sırtınızda taşır durursunuz. Dinlediğiniz o müzikleri de anlayamazsınız. Hani Arkadaş Zekai der ya, “Zeki Müren’i seviniz.” Uzattım, dünya müziği onları kendi müziğine taşıyacaktır. Sadece dinlediklerini duysunlar.

Eğer siz Neşet Ertaş’la Mozart’ın aynı müzikal dehaya sahip olduğunu görmezseniz, bluesla bozlağın aynı acı olduğunu bilmezseniz, varlığınızı bir kambur gibi sırtınızda taşır durursunuz. Dinlediğiniz o müzikleri de anlayamazsınız. Hani Arkadaş Zekâi der ya, “Zeki Müren’i seviniz.”

SG: Sanırım bizim kuşağımızla bizden öncekiler daha iyi bilir: Karacaoğlan’ın bir dizesi bin altından değerlidir. Ve yalnızca Karacaoğlan değil elbette. Onları nasıl anlatmak, daha açık seçik ortaya çıkarmak gerekir?

ŞE: ​​​​​​​Karacaoğlan, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal... İnsanı yazmaktan vazgeçirecek kadar büyük ve güzeller. Ne yazık ki bizim aptal eğitim sistemimiz bu büyüklükleri, birkaç şiiriyle, tanrı-doğa-dava şairleri gibi aptal bir üçgene sıkıştırıp bu eğitimden geçen insanları kötürüm etmiştir. Bana kalsa, bir okul açarım, bir yıl Yunus okuturum çocuklara, bir yıl Pir Sultan, bir yıl Karacaoğlan... Hatta bir yıl da Nasreddin Hoca... Sınav yok, soru yok, şair ne demek istiyor ahmaklığı yok... “Güneş doğup şafak atmakta sandım / meğer yârin düğmeleri çözülmüş” dizesini bir hafta konuşurdum çocuklarla. Ya da dedem Yunus’un “Benim ol aşk bahrisi denizler hayran bana / Derya benim katremdir denizler umman bana” beytiyle sulara secde ederdik. Yeni zaman çocuklarına bunlar nasıl anlatılır, nasıl sevdirilir, derin bir uzmanlık bilgisi gerektirir sanırım. Şöyle bir örnek ne kadar uygundur bilmiyorum ama bize bir kapıyı aralayabilir belki: Türkçe şiirin çok özel örneklerinden olan Külebi’nin “Tokat’a Doğru” şiiriyle, Hafız Osman Öge’den alınma “Bu Dere Baştan Başa Ayvalı Bağ” türküsünün ses akrabalığını, geleneksel bir şiirin sesiyle son derece modern bir şiirin nasıl yazılabildiğini anlatabiliriz yeni kuşaklara. Böyle yöntemlerle kocaman bir söz hazinesinin içine çekebiliriz çocukları ve orada başlarının nasıl bulutlara değeceğini gösterebiliriz. 

SG: Bunun dışında, şiirinin kaynaklarında nelerin ve kimlerin olduğunu biraz anlatır mısın? Merak edenler için de açalım...

ŞE: ​​​​​​​Çok anlattım, kısacık birkaç cümle... Benim kültürel ana rahmim halk hikâyeleri, masallar, türküler, şarkılardır. Tabii ki fıkralardır da. Bu sonsuz söz değerleri beni çağdaş edebiyata erken götürdü. Önce bizim şairlerimiz, yazarlarımız, hemen onlarla birlikte dünya edebiyatının büyük isimleri, kitapları. Devrim düşüncesi ve kitaplar bana çok erken yaşlarda mazlumun yanında olmanın onurunu ve acısını bağışladı. Hâlâ bağışlar. Devletin içyüzünü erken gösterdi. İktidar olmanın zalimliğini kavramamı sağladı. Özgürlük, adalet ve eşitliğin her insanın haysiyeti olduğunu öğrendim. Tabii yalnızlığı ve aşkı da canında duymayı öğreniyorsun bir yandan. O kadar çok ustam, öğretmenim var ki siyasetten edebiyata, saymak akıl kârı değil. Benim dilimin, kalbimin, aklımın kilidi de anahtarı da, şu “çağdaş” dediğimiz insanın içinde boğulduğu, çürüdüğü, zalimleştiği yabancılaşmadır. “Bunalıyoruz çocuk, bunalıyoruz / Biçim veremediğimiz şeylerin / Biçimini alıyoruz” dedim en başlarda, hâlâ o şiiri yazıyorum. 

Benim bir derdim var, ben o derdi söylemezsem yaşadığımı hak etmediğim duygusuyla tıkanıyorum. Derdimi hak etmediğimi, ona ihanet ettiğimi düşünüyorum. Tek gözettiğim, bunu becerebildiğim kadar yakıcı bir dille söylemek.

SG: Kendi şiirinin geleceği için neler düşünüyordun ve o düşündüklerine ulaştın mı?

ŞE: ​​​​​​​Şöyle bir şey düşünebilir misin, dedem Yunus ya da Karacaoğlan, oturmuş bir taşın başına, acep benim şiirim ilerde nasıl olacak, acep öldükten sonra beni okur mu insanlar, acep de acep nasıl yazsam daha iyi olur... ya da daha abartılı demezsen, sen bir bülbülün, acep nasıl şakısam diye gam kasavet içinde boğulup kaldığını düşünebilir misin? Benim bir derdim var, ben o derdi söylemezsem yaşadığımı hak etmediğim duygusuyla tıkanıyorum. Derdimi hak etmediğimi, ona ihanet ettiğimi düşünüyorum. Tek gözettiğim, bunu becerebildiğim kadar yakıcı bir dille söylemek. İnsanlara yaramı göstermek. Yoksa ne onlar ne ben insan olacağız. Ben bazen kendimi şair de saymam. Edebiyatçı nedir, anlamakta zorlanırım. Uzun zamandır “edebiyat ortamı” denen tuhaflığın da uzağındayım. Hani Nâzım, Bursa cezaevinde yazılmış bir şiirinde diğer mahkûmlar için der ya, “Ben bir başıma onlardan uzağım / onlar hep birlikte benden uzaklar.” Gel, uzayan bu sözü Âgâhi’yle bağlayalım: “Gam tüccarı oldum dert iratlıyım / Âşık derdi gamdan sermayelidir.” Ben bir “gam tüccarıyım”, bir “dert alıcısıyım”, bir “dert emleyicisiyim”. Sözümün, acımın beni taşıdığı yerle yetinmiyorum ama hoşnutum diyebilirim. 

SG: Arada benim gibi okurların ilgisini çekecek sorular da olsun. Sözgelimi bütün zamanların en iyi şairi kimdir sence?

ŞE: ​​​​​​​en zalim bir okursun... Böyle soru sorarsan ben de Doğa’dır der çıkarım. Bizler de onun, börtü böcekler, ağaçlar, kuşlar, otlar, yağmurlar gibi, karakalem ya da renkli kalemle çiziktirdiği birer taslağız. 

İlle de bir isim dersen, 12. yüzyıldan, Abélard ile Héloïse derim. Bu ikisinin mektuplarını Ronald Duncan oyunlaştırmış. Yirmi dört ayar bir şiir bana göre... 

SG: Peki dahası... En çok sevdiğin şairler ve yazarlar... Başucu kitapların...

ŞE: ​​​​​​​Yukarda da andım birkaç kere... Her okuduğumda gözlerimin kocaman kocaman olduğu Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal (bütün bir halk şiirini temsilen de söylüyorum)... Bugünlere gelecek olursak, çağdaş şiirimizin başöğretmeni saydığım Nâzım; Necatigil, Dağlarca, Oktay Rifat, Melih Cevdet, Cansever, Uyar, Süreya, Metin Altıok... Dünyaya açılacak olursak, Ritsos, Neruda, Eluard, Aragon, Yesenin, Whitman... Şiirin dışında, kayıtsız şartsız Cervantes, Binbir Gece Masalları, Dostoyevski, Cortázar, Kafka, Zweig, Kazancakis, Vüs’at O. Bener, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Oğuz Atay... En az bin isim eksiğiyle, bunları söyleyebilirim.

şükrü erbaş

O büyük acıları edebiyattan daha iyi saracak bir merhem görünmüyor ufukta; siyaset dahil... Ve benim temiz kalabileceğim başka bir tutamağım yok...

SG: Artık kesin söyleyebiliriz ki, korkunç bir ülkede yaşıyoruz. Bodrumlarda yakılan gençleri, uykusunda öldürülen çocukları, yok edilen şehirleri, bazen içinde yaşarken, bazen de çaresizce izlerken, o ünlü sözdeki gibi, artık şiirin anlamsızlaştığı, yazılamayacağı da aklına geliyor mu? Şiirin bu felaketler içindeki yeri nedir?

ŞE: ​​​​​​​İşte can alıcı soru... Bazen Kazıklı Voyvoda’nın çok masum olduğunu düşünüyorum! Bizim tarihimiz tam anlamıyla bir katliamlar tarihi. Hangi sayfayı çevirsen yüzlerce kıyım. Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Sur, Nusaybin, Cizre... Roboski, Suruç, Ankara Garı... Gezi’deki o güzel çocuklar... Ne şiiri gerçekten... Bütün dallarım kırılıyor. Memleketimden İnsan Manzaraları’nın giriş dizelerini anımsa; Galip Usta Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerinde oturur düşünür. Şu yaşımda şöyle olsaydı, bu yaşımda bu olsaydım diye... Nâzım şöyle bağlar sözü: “Düşünmek değiştirmiyor hayatı.” Ulus Baker’in bir sözünü daha anayım: “Kuram mı, o halde eylem” derdi sevgili Ulus. Şununla avutuyorum kendimi: Yazınca bir şey değişmiyor ama yazmasam değişecek mi peki? Bir de şu, ben yazmazsam, hayal ettiğimiz gelecek var olacağı formu bulamayacak. O büyük acıları edebiyattan daha iyi saracak bir merhem görünmüyor ufukta; siyaset dahil... Ve benim temiz kalabileceğim başka bir tutamağım yok... 

SG: Sen öfkeni sakınmıyorsun. Ya da sanki daha doğrusu: Gerçek bir entelektüel olarak olup bitenlere karşı seyirci kalmadan tavır da alıyorsun. Şairlerin ve yazarların bu yaşananlara kayıtsız kaldığını da düşünüyor musun? Nedir böyle bir hayat karşısındaki sorumluluğumuz?

ŞE: ​​​​​​​Sanırım ilk soruda söyledim, ben şiire ve devrime aynı zamanda başladım. Örgütlü mücadelenin içine lise yıllarında girdim. Hayatı şiirden, edebiyattan çok eylemin değiştirebileceğini erken öğrendim. Zayıf olup da hak istemenin nasıl yıkıcı bir duygu olduğunu çabuk gördüm. Uzar gider bu gerekçeler... Öğrenci dernekleriyle başlar bu tutum, İnsan Hakları Derneği, Halkevleri, Edebiyatçılar Derneği, devrimci-demokrat bütün siyasi yapılar, benim soluk aldığım, yönetimlerinde ve etkinliklerinde onurla görev aldığım yapılardır. Yazan, düşünce üreten, verili dünyayı şiirle, romanla, öyküyle yıkıp kuran bir insan bu yapılardan nasıl uzak durur, benim anlamam mümkün değil. Haydi yapılardan uzak durdun, buna da evet de, nasıl olur da bunca yıkıma karşı bir eylemin içinde olmazsın. Benim dostlarım beni iki kez milletvekili adaylığına ikna ettiler. O zamanlar çok soruldu; şiirin, şairin siyasetle ilgisi, bu adaylığın doğru olup olmadığı. Tek bir şey söyledim: Beni yazmaya götüren neler varsa, siyasi tutum almaya götüren de onlardır. Üzerinde konuşmak bile yoruyor artık. 

SG: En çok sevdiğin kitabın hangisi?

ŞE: ​​​​​​​Bunun yanıtı yok da, bir bilgiçlik daha sana: Şu yıl sonuna tamamlarım diye çırpınıp durduğum Kuş Uçar Kanat Ağlar var ya, en çok onu seviyorum şimdilik... Yayımlandıktan sonra neler hissederim, bilmiyorum. Sanırım yine ayırmadan hepsini sayar dururum...

SG: Şiirlerini en çok kimlerin okumasını isterdin?

ŞE: ​​​​​​​Bilmem ki nasıl anlaşılır... Ne kadar kapalı, tutucu, çekinik, ezik, mahcup, tenha, kısılmış, kibrine yenilmiş insan varsa; her yaştan, her yalnızlıktan, her uzaklıktan incinmiş kim varsa, öncelikle ve hatta sadece onların okumasını isterdim. 

Ağustos 2017

Fotoğraflar: Şehmus Ay


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Mert Atal
Çocuktum 17'imde ağlaya ağlaya okumuştum ayrılığa ruh bürüyen "senin korkularını benim inceliğimi. " şiir gerçekten seninle güzel babam.
1:14 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR