Sylvia Plath’i Sylvia Plath Yapan İpuçlarının Gizinde Bir Kayıp Hikâye
5 Şubat 2019 Edebiyat

Sylvia Plath’i Sylvia Plath Yapan İpuçlarının Gizinde Bir Kayıp Hikâye


Twitter'da Paylaş
0

Mary Ventura ve Dokuzuncu Krallık, Plath’in yirmi yaşında yazdığı bir eser olup, onun estetik imzası haline gelen korku duygusunu yansıtmaktadır.

Ecel Sylvia Plath’e yaşarken kancayı takmıştı ve 1963’teki ölümünden bu yana, hayat onu hiç yalnız bırakmadı. Geçen yılın ilkyazında, Lonra’da özel eşyaları bir anma telaşının kıvılcımları arasında açık artırmaya çıkarıldı. İçlerinde intiharından bir hafta önce eski terapisti ve aynı zamanda arkadaşı da olan Ruth Beuscher’a gönderilmiş ve daha evvel kimsenin görmediği mektupların da yer aldığı yazışmalarının yeni baskıları 2017 ve 2018’de yayımlandı.

İş arkadaşım Dan Chiasson, Plath’e ait ve kira vermekle, kiralamakla, yemek yapmakla, bebek bezi değiştirmekle, bisikletle seyyar satıcılık yapmakla, fatura ödemekle, yani yazmak, annelik ve eşlik yapmak için gereken tüm o külfetli önkoşullarla tüketilen bu mektupları “kasırga” diye tanımlıyordu.

Şimdilerde HarperCollins yayınevi tozlu rafların arasında kalmış bir hikâyeyi, Plath’in 1952’de Smith Kolejine giderken kaleme aldığı  “kayıp” hikâyeyi piyasaya sürüyor. O zamanlar yirmi yaşında olan Plath “Mary Ventura ve Dokuzuncu Krallık” adlı bu öyküyü Mademoiselle dergisine göndermişti. (Önceki yıl kurmaca dalında eser yayımlama yarışmasını kazanmıştı bu arada.) Ama reddedildi. Eleştirmen ve akademisyen Judith Glazer-Raymo, Plath arşivinde araştırma yapana dek yazarın böyle bir hikâyesinin varlığı yakın çevresi tarafından bile bilinmiyordu.

Dokuzuncu Krallık, Plath’in meşhur şiirindeki Lady Lazarus’ın izlerini taşımaktadır. Hikâyede olay bir trende geçer ve geri kalan bütün süs püs alegoriktir. Renkler oldukça önemli bir yer tutmakta olup yaprak yeşili desenli triko pliseler, Plath’in doğal dünyasını anımsatır. Palette geriye kalanı renkler ise gri, siyah ve hepsinin üstüne kırmızıdır. Sanki kötü bir şaka ortaya çıkıp her şeyi mahvedecek, bütün renkleri bozacaktır.

sylvia plath

Plath’in çocukluk arkadaşlarından biri olan Mary Ventura, isteksiz bir şekilde o gizemli dokuzuncu krallığa yol alan trenin içindedir. Hikâyede karamsar bir atmosfer hüküm sürer. Yanında oturan yaşlıca bir kadın, güzergâhı bir daha geri dönüşü olmayan anlamına gelen “son arzu” olarak ifade etmektedir. Hikâye, İtalyan yazar Dino Buzzati’nin 1965’te İngilizce olarak yayımlanan ve adsız bir felakete sürüklenen bir trendeki yolcu hakkındaki hikâyesine tüyler ürpertici şekilde benzemektedir aynı zamanda. “Trenler, inkâr edilemeyecek bir şekilde, hayatın kendisi gibi, der Buzzati’nin anlatıcısı, onların burunlarını çekerek soluması ve monoton büyüklükleri özellikle gerçeküstü kurguda çok kullanışlıdır, sistemlerin insanlardan hızlı gittiğini anlatmak için mükemmeldirler.”

Plath’in treni son derece erildir. Kondüktör bir kadın yolcuyu, kendisi istemediği halde kolundan tutup ona bineceği durağa kadar eşlik eder. (Kadının tıpkı Mary’nin annesininki gibi kırmızı rujlu bir ağzı vardır.) Mary’nin babası yolculuğa çıkması konusunda Mary’ye ısrar eden kişidir. Hikâyenin başında Mary bu konuda ayak dirediğinde, o lafını kesmiş ve, “Saçmalama Mary, yalnızca gerginsin o kadar. Git o trene bin ve sıranın sonuna varana dek başka hiçbir şey için endişelenme,” demiştir.

Hikâye, Plath’i Plath yapan ipuçlarını içinde gizlemektedir. Ham bir korku ve kopukluk barındırır. Ama Plath’in şiirleri o korku duygusuna zamanla estetik bir hava, kederli bir müzik duygusu giydirebilmiştir. Otobiyografik romanı Sırça Fanus’u çağın eleştirmenleri, ayrışmaları katmanlara ayırma konusundaki üstün uyumu için övgü yağmuruna tutmuştur. “Her zaman isteriklik halinin kıyısında durur ama bu halini çevresinden uzak tutardı” diye yazmıştır Howard Moss 1971’de bir dergide onun için. Plath’in betimlemelerinde, realite çalkantılı bir zihnin kucağında yorulmaktadır.

Mary, sıradanlığı “gökte asılı turuncu bir yuvarlaktı ki güneşti o da” sözleriyle yabancılar ve klostrofobisi için öyle geniş bir alan ya da havadar bir yer bulamaz. Tren istasyonunda “duvardaki saatin uzun siyah eli bir dakikadan diğerine koşuyordu… onların üstünde duran mahzen ise… devasa bir katedralin kubbesi gibi yukarıdaydı” der. O kubbeyle birlikte Sırça Fanus’un taslağı da usulca ortaya çıkar, içinde tüten olanca kasveti zehirli bir havaya hapsederken Plath.

Yenilmez görünen insanlar arasında mesafeler yaratır Plath. Dokuzuncu Krallık’ta başka bir dünyanın askerleri olan iş adamları sözgelimi, çocuklarla ağız dalaşına girerken pencerenin ötesindeki felaketin işaretlerini fark etmezler.

Mental rahatsızlığı her zaman devam etmiştir. Etrafındaki insanlar mutlu ve iş görür haldeyken o hep yalnızdır ve daima kötü bir şey olacağına dair önleyemediği bir duygunun esiridir. Plath, henüz bir üniversite öğrencisiyken annesine şöyle yazmıştır: “Ben hep başına bir şeyler gelecek olanım.” Onun durgun irade krallığı, daha önce bulunduğu bir yer havası vermektedir insana.  Bebek bezi değiştirme, bisikletle gezme, fatura ödeme gibi teferruatlar içeren toplu mektupları da Mary’nin korktuğu o şiddetli, durgun uyuşukluğu yansıtmaktadır. Hem karakter hem de yazar kendilerini amaçsız bir devinim içinde hapsetmiştir, hiçbir yere gitmeyen bir trende, direnmeye cesaret edemez bir halde.

“Suçluluk, trenin tekerleri siyah kuşlar gibi takırdamakta ve yine suçluluk, suçluluk, tekrar suçluluk” diye yazar Plath.

Mary, henüz Sırça Fanus’un başkarakteri Esther değildir. Onun suç ortaklığı anlayışı, başkalarını devamlı memnun etme arzusu, kendinden nefrete dönüşmemiştir daha. Hassas ve edilgen biri olarak o Esther’in iğneleyici kinayelerinden uzaktır ve içinde tuttuğu baskı korkusunu çevresinde son derece yaygın olan cinsiyetçi bakış açısına bağlamaz. Belki de 1958’de bir makalesinin giriş cümlelerinde dediği gibi “hikâyeler ve şiirler ve bir de roman yazan, Ted’in karısı ve bebeklerimizin annesi olan” bir Plath olmayı hayal etmiştir o zamanlar. O zamanki Plath de endişe ve hırsla yanıp tutuşmaktadır. Ama bir şeyleri seçmeye zorlanacağı gerçeğinin farkında değildir ya da bunu kabul etmek umurunda olmamıştır hiç.

sylvia plath

Acıyla dövülmüş cesur bir ruhtur o ve kırılganlığı ile gücü aynı maddeden yapılmıştır. Tek bir hareketle ölüme meydan okuyan ve ona yenik düşen kadınlar kurmuştur kafasında.

Trende Mary, Lady Lazarus ile tanışır, sıranın sonuna ve sonra da başına kadar seyahat eden kadınla. Son bir oyun kaldı geriye, der bu büyülü, anaç kadın, iradenin kalan son bir davası var. Mary de rastgele bulduğu acil durum ipini çeker. İşler tıkırındadır. Tekerler durmak için cızırdadığı sırada, Mary sessizce sıvışır ve ışıksız merdivenleri koşarak çıkar ta ki karanlık eriyip güneş doğana ve o “tatlı havanın, toprağın, taze biçilmiş çimlerin unutulmuş kokusunu” duyana dek. Sonunda da hak ettiği cennete gider. Özgürlüğün yürek burkan bir halidir bu. Sırça Fanus’un finali bazı çevrelerce tozpembe ve naif bulunmuştur. Fakat karanlık bir etki de bırakmıştır kimilerine göre aynı zamanda. Mary’nin trenden kaçışı ise, Plath’in ilk başkaldırısıdır.

Eğer Plath’in umudu sürmeseydi, başkaldırısı yüce bir bezginlik halinde sürerdi. Eski bir şiirinde “sana ya da bir başkasına göre aşırı safım ben” der, “bedenin yaralar beni, dünyanın tanrıyı yaraladığı gibi.”

Acıyla dövülmüş cesur bir ruhtur o ve kırılganlığı ile gücü aynı maddeden yapılmıştır. Tek bir hareketle ölüme meydan okuyan ve ona yenik düşen kadınlar kurmuştur kafasında. Ölüm onun peşini hiç bırakmamıştır fakat o da bunu kullanmıştır hep. Eserlerinde hastalıklı halinden esrarlı bir hava çıkarmıştır ortaya. Hayatındaki üzücü gerçeklerden bile daha fazla işe yaramıştır bu hastalıklı ruh hali.

Mary Ventura ve Dokuzuncu Krallık, adından sıkça “rüya gibi” diye söz edilen bir hikâye olmasına karşın bir kâbusta kapana kısılma duygusuna da oldukça yakın bir tat bırakır aynı zamanda.

Zencefilli gazozunuza bir vişne düşer, o kadar kırmızıdır ki uyuyakalırsınız. Bir adam biletinize damga basar, o kadar korkunçtur ki uyanıverirsiniz.

Çeviren: Eda İşler

(NewYorker)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR