Sylvia Plath ve Nilgün Marmara Şiirlerinde Giz Dökümcü Anlayış
16 Haziran 2018 Video Şiir

Sylvia Plath ve Nilgün Marmara Şiirlerinde Giz Dökümcü Anlayış


Twitter'da Paylaş
0

Plath acıyı şiirleriyle yenmeye çalışsa da ölüm temasını hep diri tutmuştur.
Güler Kalem
“Umarım böylesine emsalsiz ve belirgin bir konuda, şiirlerini ölüm kavramını derinden algılayarak yazmış ve intiharında da sanatındaki kadar başarılı olmuş bir kadının analizini yapabilme konusunda başarısız olmam” diye not düşmüştür mezuniyet tezinin giriş bölümünde Nilgün Marmara. Kendisi de Plath gibi intiharı seçen şair, Boğaziçi Üniversitesi Sanat ve Bilim Fakültesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun olurken tez konusu olarak –yaşamına ve şiirlerine büyük ilgi duyduğu– Sylvia Plath’ın şairliğini intiharı bağlamında analiz etmeye karar vermiştir. Marmara’nın 1985 yılının ocak ayında okula sunduğu bitirme tezi, bu tarihten yirmi yıl sonra Dost kKörpe tarafından Türkçeye çevrildi, Everest Yayınları tarafından basıldı. İki şairinde şiirlerini incelediğimizde “giz dökümcü şiir’in” izlerini pekâlâ görebiliriz. Peki nedir giz dökümcü şiir? Şairlerin diline sinen giz dökümcü anlayış nasıl öz benliğine ve hayatına yansımıştır? Giz dökümcü türün tanımı; kendini aklama peşinde olan şairin yer altına inmesidir. A. Alvarez, M.L. Rosenthal, K. Malkoff gibi bazı eleştirmenler giz dökümcü şairleri şöyle eleştirmiştir. Özellikle K. Malkoff, Sylvia Plath şiiri için, mutlak özgürlük egemenliğinden kaynaklanan gerilim şiirlerine yansır. Bu gerilimin kendisini hayata ve ölüme dair birbiriyle çelişen görüşleriyle tırmandırır. Aslında giz dökümcü bir şekilde yaşar ve yaratır. (Nilgün Marmara çevrisi, Dost Körpe, 2006) Şairin ortaya döktüğü gizin aslında günahlarla ilgisi yoktur. Travma yaratan olaylar yeniden sahnelenir. Giz dökümcü şair eylemi, düşüncesi ve hisleriyle ilgili her türlü utanç verici, acı verici ayrıntıyı saklar. Giz dökümcü şair kendisini tahrip edici ve onulmaz bir benmerkezcilikle lanetler. Plath şiirlerinde ölüm teması evrenseldir. Gizliliğin rahatlığına zıt olarak, kendisini ifşa etmenin rahatsızlığını yaşar. Giz dökümcü şairliğin ayırt edici niteliklerinden birisi de, kendi deneyimlerini ifade etmesi değil, aynı zamanda o duyguyu tekrar tekrar yaşaması, sözcüklerle bu rahatsızlığı yeniden kurgulamasıdır. Plath acıyı şiirleriyle yenmeye çalışsa da ölüm temasını hep diri tutmuştur. Ona göre şiir, dış dünyanın tehdidine katlanmaktır. Bir nevi gerçeklerden kaçma arayışıdır. "Babacığım”, “40 Derece Ateş” ve “Leydi Lazarus”, Plath’ın içsel özel dünyasının zenginliğiyle toplumsal olayları, toplama kamplarını, Hiroşima’nın bombalanışını son derece kendine özgü bir kişisel atmosferde, kendi acısıyla birleştirmesini yansıtırlar. Erkekler, babası, kocası, faşist ordulara benzerler ve ne yazık ki, Her kadın faşistlere tapar, Suratına inen çizmeye, senin gibi Bir hayvanın hayvanca, hayvanca Kalbine. (Babacığım, agy., s. 223) “Leydi Lazarus”ta (agy., s. 247), kişisel acı dünyasıyla ortak acı dünyasını birleştirmeyi başarır. Plath, psikolojik zayıflığını ifade eden konuşmacıda odaklanır. Kendini başarılı ve intihara meyilli bir yaratıcı, dinleyicilerini ise, insan doğasının faşistçe yönlerini taşıyan sadistler olarak görür. Sonunda, reenkarnasyon yoluyla “insanlıktan” intikam alabilecek bir cadıya dönüşür. Küllerin arasından Kırmızı saçımla yükseliyorum Ve erkekleri hava gibi yiyorum. Plath ve Marmara’nın konumu diğerlerine (bu diğer aile, arkadaş vs. olabilir) göre “öteki” iken, kendi içsel yaşantılarında “öteki” olan diğerleriydi. Her ikisinin de aileleri, kocaları arkadaş çevresi sıkıntılıydı. İster istemez bu ortamda bir içsel yaşantı olmak zorundaydı. İçinde dram olan acı olan bir içsel yolculuktu şiir. Dış dünyaya kapılarını kapatıp kendi iç hesaplaşmalarını verdikleri diğerlerine göre “anlaşmazlık” içeren sonu ölümle biten uzun soluklu kısa bir yolculuktu. Hem Plath hem Marmara, günlük yaşamda “yaralı ve boşlukta olma” hissiyatını şiirlerinde aleni biçimde yansıtmıştır. Kendileriyle ve hayatla sürekli çatışma halinde olup, hayatı değiştirip dönüştürmeye heveskâr iki ruh da, artık söylenecek her sözün söylemiş olmanın rahatlığıyla ölümü seçerek özgürleşmeyi yeğlemiştir. Ölüm kendi seçimleri olup intihar eden bu iki şairin intihara bakış açısı da farklıdır. Plath her şeyi yeniden doğuşa kurban etmek niyetindeyken Marmara’nın intiharı bir kabulleniştir. Çünkü Marmara kinin ve kibrin olmadığı saf ve temiz bir dünyada yaşamak istedi. Çıkar ilişkileri, yapay duygular onu yordu ve boğdu. Ölüme tam kabullenişle gitti. Nilgün Marmara, o çarpıcı anlatımıyla ‘ölüm’ ve Plath hakkında şunları yazıyor: “Ölüm, Sisypus’un kayasıdır. Onun mahvoluşu, cezalandırılışı, onu yaşadığı için acı çekmeye zorlayan saçma bir eyleme dönüşür. Plath’ın kayası muazzam bir hayal gücünün yanı sıra mutfağıdır, anne ve eş olmanın sorumluluklarıdır. Ama ona kendi ölümünü dayatan odadan çıkıp kapıyı kapar… Ölüm hakkında yazdıkça hayal dünyası giderek güçlendi ve bereketli bir hale geldi. Böylece, yaşamak için her türlü sebebi oldu der Alvarez. Her türlü sebebi oldu’nun yerine, hiçbir sebebi olmadı’yı koyabiliriz, çünkü Plath bunu bizzat yapmıştır. Her şeyin yerine hiçbir şeyi koymuştur. Ona göre stimülasyon (uyarılma) iki uçlu bir değnekti; bir ucu yaşama, diğer ucuysa ölüme dönük. O, ‘rien’ (hiçlik) ucunu seçti.” (s. 29) Ve ne yazık ki bir gün geldi, Nilgün Marmara da ölüme dönük olan ucu, hiçliği tercih etti. O da varoluşunu bu yolla daha anlamlı kılacağını düşündü belki de. Ece Ayhan’a göre Nilgün Marmara sivil şairlerden birisidir. Kendi kuşağı içinde sıra dışı şiirleriyle tek başına o kuşağın öncülüğünü yapacak bir şiir anlayışı sürdürmüş. Yaşadığı dönemde askeri darbe olmasına rağmen dış dünyaya kapılarını kapatarak narsistçe içine gömülüp kendi “ben”inin çatışmasını şiirlerine konu edinmiştir. İntihara karşı azgın isteğini açığa vuran “Savrulan Beden” adlı şirinde kendi bedenini bilinciyle doğrayan bir cani gibi konuşur. Bilincine tiksinti veren bu bedene en büyük düşman yine kendisi olduğunu vurgulamaktadır. Yitiyor işte göz ardı edilen bedenim, Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi... Dost, ana baba ve hiçbir umudu düşünmeden Doğramalıyım bu tiksinç vücudu beynimle! ("Savrulan Beden", Nilgün Marmara) Sylvia Plath’in intihar olgusu da hastalığı manik depresif bozukluğunun etkisi ve yaşadığı hayatla bağ kuramaması yoluyla önlenemez hale gelmiştir. Kendisiyle barışık olamayan kendi beninin içinde hapsolup tatmin edilemez bir özgürlüğe erişmek isteyen kadının çığlığıydı yazdıkları. Ölmek Bir sanattır, her şey gibi. Eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi. Öyle ustaca ki insana korkunç geliyor. Öyle ustaca ki gerçeklik duygusu veriyor. Bu konuda iddialıyım sanırım. Sonuç olarak iki şairin de gerçek yaşamla bir derdi vardı. O dert ki bir türlü nihayetlenemeyecek, yaşadıkları sürece acı ile beslenip bedenlerinden başlayıp tüm hücrelerine kadar hissedecekleri açıklanamaz bir fanusun içinde hapsolup ruhlarını boğacaktı. Ölüm onlar için yeniden dirim, bir şans, bir milat. Giz dökümcü şiirin bencil manifestosunu okuyucusuna tattırma derdi olmadan, aykırı olana meyleden, absürt geleneğin kurallarına kulak tıkayarak, narsist dünyalarında ben’lerini ayakta tutmaya çalışan, kendisiyle savaşan kadınlardı Plath ve Marmara. Fazla bilmenin, fazla hissetmenin, fazla hassas olmanın kırılganlığını yaşayan bu şairler, mutsuz kadın figürün ağırlığı altında ezilmiş, çatıştıkları ortamda kendim olabilme mücadelesini vermiş zayıf gibi görünen iradelerinin tam aksi olan güçlü şairlerdir. Her iki şairin de poetikası yaşadıkları döneme marjinal bir güzellik katmış, ölüm ve intihar algısını, giz dökümü kalıbıyla damıtarak okuyucuda var olup da itiraf edemediği duyguları bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermesini sağlamıştır. Kısaca, şiire sert kalem dokunuşlarıyla sıra dışı bir çizgi yaratan Sylvia ve Plath’ın bencil imzaları onların kült olmasını sağlamıştır.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR