Tanıl Bora: "Olağanüstü dayanıklı saydığınız o 'kodlar' da değişir..."
8 Şubat 2017 Kültür Sanat Tarih

Tanıl Bora: "Olağanüstü dayanıklı saydığınız o 'kodlar' da değişir..."


Twitter'da Paylaş
0

Tanıl Bora yaptığı işleri ciddiyetle yapan, çalışmalarını uzun soluklu bir tasarımın ürünü olarak tamamlayan bir yazar, araştırmacı. Son yayımlanan Cereyanlar-Türkiye'de Siyasi İdeolojiler kitabı da beş yıllık çalışmasının ürünü. Cereyanlar'ın önemli bir kaynak, kılavuz olarak kullanılacağı kuşkusuz. Hem de ülkenin şimdi içinde bulunduğu sert çatışmalı koşullar içinde. Tanıl Bora ile Cereyanlar'ı ve ondan çıkarak yaşadığımız zamanları konuştuk. Semih Gümüş: Cereyanlar için uzun süre çalıştığını biliyorum. Konu elbette senin konun ama bu kapsamda bir kitap için çıkış noktaların nelerdi? Tanıl Bora: Türkiye’de siyasî düşünceler ve ideolojiler, öncelikle benim ilgi alanım, en çok meşgul olduğum, en heves duyduğum saha. Yaklaşık on beş yıldır Ankara Siyasal’da bu konuda vermekte olduğum ders, bu ilgimi disipline etmemi sağladı. Bak, tam bunları konuşmaya başlarken, yine şu gece KHK’larından biri daha çıktı ve başka üniversitelerden başka kıymetli akademisyenlerle beraber, Siyasal’dan kaç arkadaşım üniversiteden atıldı. Rakam vermek, rakamlaştırmak istemiyorum. Bu dersin de içinde yer aldığı hayatı, ortamı, iklimi var eden insanlar onlar. Memleketin en köklü mekteplerinden birini yıkıyorlar fiilen. Birikim’in internet yayınındaki yazılarımdan birinde “Bahçeye beton dökmek” dediğim şey. Devam edeyim, İletişim Yayınları’nda 2001-2009 arasında çıkarttığımız dokuz ciltlik Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce dizisinin editör kadrosundaydım; o dizi de kuşkusuz bu konuya odaklanmama katkıda bulundu. Neticede çok yazarlı bir derleme olduğu için, orada her başlık, her şahsiyet benim özlediğim gibi, benim meraklarıma hitap edecek şekilde ele alınmıyordu tabii. İşte hem o tatminsiz kalmış meraklar, hem bütün bu tecrübe ve heves birikimi, beni bu alanda toparlayıcı, kuşatıcı bir çalışma yapmaya sevk etti.
Aktüalitenin hararetine kapılmadan, yakın zamanların ideolojik hercümercinin tortusunu süzmek gerekiyordu, zor iş.
SG: Cereyanlar bin sayfaya yakın! Buraya bir ünlem işareti koyalım. Kaç yıl sürdü, yazdığın süre boyunca neler değişti? TB: Yazması, beş yıl. Elbette bütün bölümlere geri dönmem gerekti. Hele ilk bitirdiğim bölümlere, tekrar dönüp bayağı çok uzun süre harcamam gerekti. İlk yazdığım bölümlerden biri İslâmcılıktı zaten, bilhassa yüksek basınçlı bir saha… Son iki senenin gündemi çılgınca yüklüydü zaten malûm, 2015 Haziran ve Kasım seçimleri, 2016’da 15 Temmuz darbe teşebbüsü… Genel olarak karşılaştığım en büyük zorluk, yakın zamanları toparlamaktı zaten. Bu kitap bir siyasî tarih değil, benim işim siyasî aktüalite yorumu yapmak değil. Aktüalitenin hararetine kapılmadan, yakın zamanların ideolojik hercümercinin tortusunu süzmek gerekiyordu, zor iş. Aktüalitenin baskısından gayrı, çok daha masum bir sebeple de geri dönmem gerekti: yeni çıkan kaynaklar sebebiyle. Bu hâlâ bir dert tabii: tarih hiç ilerlemiyor olsa bile, içerilmesi, yorumlanması gereken yeni kaynaklar çıktıkça, dertlenmeye devam edeceğim. Ömrüm olursa, yeterince uzun bir zaman sonra, çalışmayı geliştirmem gerekir. SG: Bir bilgi toplamı mıydı amacın, yoksa kendine özgü bir ideoloji yorumu mu, durum saptaması mı, gelecek kurucularına yol göstericilik mi… TB: Hepsine da katkıda bulunmuş olmayı isterim! Elbette, derli toplu bir kaynak, bir başvuru kaynağı ortaya koymayı hedefledim. Türkiye’nin siyasî düşünceler tarihine, ideolojik akımların tarihsel seyrine panoramik bir bakış, –genişçe bir panoramik bakış–, atmak isteyenlerin işine yarasın isterim. Bunu, kendi bakış açımla yaptım. Yansızlık, “nötr” bir bakış mümkün değil ama nesnel olmayı hedefleyebiliriz. Düz bir aktarım değil kitapta göreceğiniz, yorumlu bir anlatım, bir bakıma dramatize edilmiş bir hikâye. Fakat dediğim gibi, nesnellik kaygısına ihanet etmemek gerekir. Yorumumu paylaşmayan okurun da, başka bakış açılarından değerlendirmesine amade olacak bir “malzeme” sunmaya çalıştım. Durum saptamasından bahsedebilir miyiz bilmiyorum? Muhasebe niteliğinde değerlendirmeler, refleksiyonlar var fakat iri kıyım “sonuçlar” çıkartmaya meyletmedim. Çok iddialı, fiyakalı büyük lâflardan, hele toptancılıktan sakınırım zaten. Doğrudan “yol gösterici” bir kitap değil bu. Elbette, Türkiye’nin geleceğinde ve geleceğine yol arayanlar burada ilhamlar, ikazlar, deliller, ümitler ve ümitsizlikler çıkartabilirler, ödevler çıkartabilirler. Fakat bu bir “budur!” rehberi değil. SG: Kimi toplumbilimciler bir topumun düşünme biçiminin üç yüz yılda bir değiştiğini söylüyor. Sen geçmişimizden bugüne uzanan düşünme biçimimizi nasıl görüyorsun? TB: Evet, dairelerin çapı değişebiliyor ama böyle döngüsel tarih modelleri var. Düşünce tarihçileri arasında, dahasını da söyleyenler var; kimilerine göre değişim çok daha uzun zaman alıyor hatta bir bakıma aslında bir şey değişmiyor! Özellikle muhafazakâr ve milliyetçi tarih ve düşünce tarihi anlayışında, böyle bir ezelîlik ve ebedîlik inancı var. Zihniyet mefhumu, böyle düşünmeye müsaittir; çağlar, akımlar, sistemler değişse bile, bir milletin zihniyetinin asla değişmez, buna göre. Milliyetçi ve muhafazakâr düşünce erbabı, “düşünce kodları” mefhumunu çok sever mesela, bu da zamandan zeminden bağımsız, değişmez bir düşünme tarzını ifade eder. Kuşkusuz zihniyet dünyalarının “kodları” da vardır, anlamak için onları bilmek, çözmek gerekir fakat ideolojik gelişmelerin böyle ezel-ebed “kodlar”la çözümlenebileceğini düşünmüyorum. Devamlılıkları bilmek, anlamak gerekir, fakat onları ancak değişimin içine anlamlandırabilirsiniz. Olağanüstü dayanıklı saydığınız o “kodlar” da değişir için için; dönüşür, zamana ve zemine uyarlanır, –en başta, kapitalizme uyarlanır–, muhtelif eklemlenmelere uğrar. Elbette, değişimi de sadece dümdüz bir dünya-tarihsel gidişatın hükmüne bakarak anlayamazsınız, devamlılıklar içindeki dönüşümlere, uyarlanmalara, dirençlere, kimisi pek tuhaf da olan eklemlenmelere bakmanız gerekir. Ancak somut tarihsel tecrübeyle ve insan eylemiyle biçimlenen bu diyalektikle anlayabiliriz. Bunları söyledikten sonra, bu şerhleri düşmek kaydıyla, memleketteki düşünce biçimiyle ilgili güçlü devamlılıklardan söz edebilir miyim? Oportünizme yanaşık bir “aşırı” pragmatizmden ve çok güçlü bir araçsallaştırma eğiliminden bahsedebilirim. Soldan sağa, bütün akımları yatay kesen bir “ulusal” düşünme biçiminden söz edeceksek, “budur”! SG: Kemalizm ve anti-Kemalizm çatışmasında bugün neredeyiz? TB: Bu kitabın yazım sürecinde akıllar ve moraller borçlu olduğum İlker Aytürk, geçen sene Birikim’de yayımlanan bir makalesinde “post-post-Kemalizm” terimini ortaya atmıştı. Kemalist paradigmanın sorgulanmasından sonra, bu sorgulamanın kazanımlarını da içererek, sorgulamanın topyekûn Kemalizmin sırtına yıkarak görmezden geldiği sorunları ele almaya geçmek, bu arada yerleşik Kemalizm sorgulamasının arızalarını da tartışmak, anlamında. İlker Aytürk’ün özellikle üzerinde durduğu noktalardan biri, Kemalizmin anti-demokratikliğini, otoriterliğini, vesayetçiliğini vs. sorgularken, milliyetçi-muhafazakâr ve genel olarak sağcı anti-demokratikliğin, otoriterliğin, vesayetçiliğin yakayı sıyırmasıdır. Ben, kitapta da kullandığım “anti-anti-Kemalizm” terimini yeğliyorum. Anti’lik, biliyorsunuz, sizi karşıtınıza tabi kılma riskini taşır. Anti-Kemalizm, Kemalizm sorgulaması babında, gerçekten politik kültürü demokratikleştirmeye dönük bir düşünsel birikim oluşturdu. Fakat bu sorgulamaya kitlenmek, onu zevk edinmek, “anti”ciliğin o riskini büyütür, onu bir “Kartaca yıkılmalıdır” takıntısına dönüştürür. Sorgulamanın kazanımlarına sahip çıkarak, devam etmeniz gerekir. Kemalizmin kıymetini keşfederek onla uzlaşmak değil. Bu, regresyon olur. Anti-Kemalizme sıkışmamak. Biliyorsunuz, bu iktidarın da Kemalizmin onca zaman kahrettiği siyasî usullerini tatbik ettiğine, tek parti dönemini restore ettiğine dönük bir eleştiri var. Yanısıra, Kemalizmin “bunlara göre” hem daha “kaliteli”, hem de ne olursa olsun demokratik telafilere daha açık olduğuna dair bir şerh de düşülüyor. İşte, buralara takılı kalmamak gerektiğini söylemeye çalışıyorum. Elbette bu yorumların bir siyasî polemik değeri olabilir, propaganda değeri olabilir. Fakat bir gelecek tasarlamak, bir politik tutum belirlemek için her şeyi illa Kemalizmle tartmak, Kemalizmle mukayeseli bir ehven ve ehveni şer ölçümü yapmak gerekmiyor. Tabii siyasî sosyalleşmeleri içinde öyle veya böyle Kemalizmle yoğrulanların bu karamboldeki hali de önemlidir. Burada regresyon dediğim meyli de görebiliyoruz, Kemalizmin belirli bir özeleştirisini de; yeni kuşaklarda topyekûn bir Kemalizme değil de onun bazı motiflerine-imgelerine görece “normalleştirerek” müracaat eğilimini de görebiliyoruz. Buradan ne çıkacak, o da önemli.
Bir yandan, muazzam bir ideolojik tartışma ve çözümleme ifrazatı var. Fakat bunun ehemmiyetli bir kısmı, iç husumete muazzam akıyor. Başka sollara kahrederek, onların “sözde”liğini kanıtlayarak en doğru çizgiyi temsil etme çabası, çok enerji çekiyor.
SG: Yeni zamanların kültürü nedir sence? TB: Galiba, medyanın belirleyiciliğinde şekillenen bir kültür... Kültürün “üst” belirleyicisi olarak zamane kapitalizmin azami esnekleşme tazyikine uygun, müthiş bir eklemsizleşme... Bu aşırı seyyariyet halinin yol açtığı kaygıların itmesiyle, reaksiyoner bir kimlik ve sığınak arayışı… Bu güvensizlik haliyle, husumete yatkınlık... Tabii “post”lar çağındayız, bir de. Kâh yenilenen kâh sündürülen devamlılıklar demek bu, ötesine geçmeye hamle etmek demek; çok defa, ötesine geçmenin eşiğinde, sünmek demek. Böyle bir zamandayız. SG: Peki sosyalist hareketlerin ideolojik formasyon bakımından içine düştükleri durum… TB: Bir yandan, muazzam bir ideolojik tartışma ve çözümleme ifrazatı var. Fakat bunun ehemmiyetli bir kısmı, iç husumete muazzam akıyor. Başka sollara kahrederek, onların “sözde”liğini kanıtlayarak en doğru çizgiyi temsil etme çabası, çok enerji çekiyor. Sol dışına dönük söz de büyük ölçüde gıyabî kalmakla malûl. Bunda elbette “post-hakikat” rejiminin büyük payı var ama solun ideolojik içe kapanmasının da etkisini de göz ardı edemeyiz. Yenilgi ve gerileme dönemlerinin muhafazakârlaşması, hıncı işte... Bir arayış, bir yenilenme çabası da yok değil elbette. Orada burada, kenarda köşede, çeperlerde, kendi halinde yeşeren taze filizler yok mu, var. Bir menfez bulduğunda, mecrasını açtığında, çıkacak… SG: Kürt siyasal hareketi ideolojiden bağımsız bir hareket sayılır mı? Orayı nasıl görüyorsun? TB: Elbette, hiçbir siyasal hareket ideolojiden ari değil. Kürt siyasal hareketinin ideolojik serencamıyla ilgili hangi başlıkları açabiliriz? Bunlardan birisi, 1960’lara kadar uzatabileceğimiz, sağ-sol ayrışması ve milliyetçilik-sosyalizm eksenindeki gerilimdir. Biçim değiştirerek, süregelen bir gerilim. Çok daha eskiye uzanan, milliyetçiliğin, milli kimliğin veya “ulus”un nasıl tanımlanacağına ve nasıl “gerçekleşeceğine” dair bir münakaşa ve arayış da, dönemsel bağlamlara, zamanın ruhuna göre dönüşümler geçirerek süregeliyor. İslâmiyetle millî kimliğin nasıl eklemleneceği de daimi bir ideolojik gerilim hattı. Daha derindeki bence başka bir önemli mesele, daha önce değindiğim, memleketin düşünsel vasatı ve ideolojik iklim “koşulu” gibi düşünebileceğimiz araçsallaştırma ve ultra-pragmatizmle ilgili. Kürt siyasal hareketi de aynı memleketin çocuğudur. Gündeminin aciliyeti ve yüksek harareti, orada bu genel eğilimin bilhassa güçlü bir ivme bulmasını sağlıyor. Bazen gayet anti-dogmatik fikirlerin gayet dogmatik biçimde savunulabilmesi mesela, bunun bir alâmetidir. Beri yandan, dinamizmi sayesinde, pragmatizmin olumlu cephesi de kendini gösterebiliyor orada. Canlı entelektüel ilgiler, politik meraklar ve bir zihin açıklığı da var. Fakat işte, araçsallaştırıcı reel-politik bakış, bunların oksijenini kısıyor. Baskı ve gadrin kıyıcı etkisinden bahsetmiyorum, o zaten malûm.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR