Tanpınar Şiirinde İzlenimciliğin İzleri

Tanpınar Şiirinde İzlenimciliğin İzleri


Twitter'da Paylaş
0

Hayat rastlantıları kabullenir, ama sanat asla!
Nazmi Özüçelik
Ahmet Hamdi Tanpınar, geleneğin olduğu kadar yeninin de bilinçle farkındadır ve bu kavrayış eserlerine yansımıştır. Fransızca bilgisi ve Paris onun düşün dünyasındaki gelenekçi malzemeyi zamanının değerleriyle harmanlamış; sanat akımlarına, yazınsal, felsefi ve –psikoloji dahil– bilimsel gelişmelere ilgi duymuştur. Dönem tam da değişim dönemidir ve değişimler Fransa odaklıdır. 19. yüzyılın sonlarından itibaren, geleneğin güvenli ve sarsılmaz iktidarı sorgulanmaya başlanmış, ilk modern akımlar için sanatta gelenekçilik ayak bağı olmaya başlamıştır. Gelenekçiliğe karşı resim sanatında ortaya çıkan ilk ciddi akım, izlenimciliktir. Anna C. Krausse, Aydınlanmadan Günümüze Resmin Tarihi adlı kitabında (İ1995), "İzlenimcilik ve İzlenimcilik Sonrası 1860-1910" başlığı altında, resimde izlenimciliğin en önemli yeniliğinin “ışığa anlık bağımlılık” olduğunu yazar ve sürdürür: “Tarihi resmin reddi anlamına gelen bu gelişme, Paris sanat çevrelerinde 1870’lerde doğdu ve temelini de aynı yüzyılın ilk yarısındaki bir teknolojik buluştan aldı: Fotoğraf. Fotoğraf ânının çekiciliğine kapılarak ânın resmini yapan genç ressamların tuvallerinde artık, aydınlık, parlak renkler, doğrudan hayattan kotarılan anlar, rastlantısal görünümler belirecektir. Mükemmeliyetçi resim işçiliğinin yerini hızlı, kaba, lekemsi ve (Freud’çuluktan esinli) yarı bilinçle atılan fırça darbelerine bırakması, gelenekçiliğe karşı açılmış bir savaştır. Gelenekçilerin o yıllarda fotoğrafı da sanat-dışı ilan ettikleri unutulmamalıdır.” “1910 lara gelindiğinde, izlenimcilik akımı, sanattaki yerini daha da yenilikçi akımlara bırakırken, edebiyattaki ve müzikteki etkisini uzun bir süre daha sürdürdü.” İzlenimciliğin, A.H. Tanpınar’ın şiiri üzerindeki etkisi şüpheye yer bırakmaz. Bu etki, bazı şiirlerinde egemenlik kuracak kadar güçlüyken bazılarında ise şiirin bir ya da birkaç yerinde dize veya dizeler olarak ortaya çıkar. Tanpınar’ın çok sık yinelediği ve kendisine ‘mesele’ yaptığı kavramların en önde gelenleri ‘rüya’ ve ‘zaman’dır. Şiirinde, zaman kavramsal olarak yer aldığı gibi sıklıkla da ‘an’ olarak karşımıza çıkar. Bu kavramlar aynı zamanda izlenimci akımın en temel unsurlarıdır. Zaman kavramı, resim sanatına resmin temel öğesi olarak ilk kez izlenimcilikle girmiştir ve ânı  yüceltmiştir. Ortaya çıkan eserin bir rüya görünümünde  oluşu izlenimci resmin en bilinen özelliği ve varlığını belirleyen yapısıdır. Görüldüğü gibi Tanpınar’ın şiiri için seçtiği temel imge izlekleri, aynı zamanda izlenimciliğin olmazsa olmazlarıdır. Bir İzlenimci ressam ‘o ânın’ manzarasının resmini yapabilmek için günlerce aynı saatte stüdyosundan çıkıyor ve sadece birkaç dakika hızla tuvali üzerinde çalışabiliyordu. Aynı tuval üzerinde günlerce çalışılması sonucunda, benzer ışık koşullarının etkisinde kalan bir anın ‘izlenimi’ resme aktarılmış oluyordu. İzlenimciliğe sonuna dek sadık kalan bir sanatçı olan Monet, aynı manzarayı farklı saatlerde farklı ışık altında resmederek ressamlığa araştırmacı titizliği de getirmiştir. Krausse’a göre: “İzlenimciliğin ‘ışığa bağımlı’ resim anlayışı (altını ben çiziyorum) ışıkla değişen şeylerin görünümlerinin resmedilmesine yol açtı.” Aydınlığın etkisinin Tanpınar şiirine de girmiş olduğunu gözlemleriz. Tanpınar’ın "Sabah" adlı şiirindeki, “Karşında fecirle (gün aydınlanması) değişen ağaç” ve "Yavaş Yavaş Aydınlanan" şiirinde, “Ey eşiğinde bir ânın / Durmadan değişen şeyler” ve aydınlanmanın etkisini imgeleten, “Ürkek bulanıklığında / Zamanı bölen şekiller” dizeleri, yeteri kadar ikna edicidir. Şiirinde “Mavi masmavi bir ışık ortasında yüzmekte” olan şair, yeri gelir bize ”ufkun ağaran rengini” seyrettirir, bizi “Bu güneş döşenmiş bahar bahçesi”nde gezdirir. “İzlenimciler, parlak ışığın nesnelerin şekillerini ve renklerini değiştirdiğini farkettiler. Böylece görünen şeylerin dış çizgileri kayboluyordu. Bu resimlerde ‘şeylerin’ uzaktan görünümü hülyalı ve çözümlenmemiş olarak kalır. Sınırların belirsizliğine karşın manzaranın unsurları hala tanınabilir durumdadır.” Bu nedenle, izlenimci resimler daima rüya etkisi yaratır. Şairin bütün şiirleri, İnci Enginün’ün hazırladığı bir kitapta toplandı (Bütün Şiirleri, Ahmet Hamdi Tanpınar, Dergâh Yayınları). Kitapta, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, 'Tanpınar’ın şiir sanatı hakkında bir kaç söz’üyle okuyucuyu aydınlattığı değerli yazısında, “Ona (Tanpınar’a) göre şiir, dil vasıtasıyla bir nevi rüya hali yaratmaktı” diye yazmaktadır. Tanpınar bir rüya şairidir. Şair, bilinçaltı dünyamızın sembolü olan rüyalarımıza özel bir önem verir. Rüyayı kendi belirsizliği içinde ele alıp, şiirini rüyanın tülüyle örter. “Rüya ile hayal arasında”, “bir rüyadan kopmuş gibi bembeyaz” sisli bir atmosferle şiirini sarmalar. Tanpınar’ın, ‘Ne içindeyim zamanın’ adlı şiirindeki, “Bir garip rüya rengiyle / Uyuşmuş gibi her şekil” dizeleri tam da bir “rüya hali” yaratmaktır. Ahmet H. Tanpınar, fırça darbelerinden tanınabilen bir izlenimci ressam gibi, şiirlerindeki sözcük ‘darbelerinden’, söyleyiş özgünlüğünden hemen tanınabilir. O, zamanı ‘yaşanan an’olan ‘şimdi’de ele alır ve anda gerçeğin –tablolardaki gibi– bir rüyaya benzeyeceğini bize duyumsatır. Bütün Şiirleri kitabının XIV. şiirinde, tan ağarırken ânı bir rüya yapan / Kuşların telaşını” ndan söz eder. "Kış Bahçesi"nde “Bu ümitle yüklüydü sessizlik / Sanki tek bir ânı yaşıyordu dünya” ve ‘Boğaz’da Gece’ de “Sanki ömrümü baştan başa toparlayan / bir rüyanın ortasındayım” demektedir. “Bir başka gözle bakarsın ömür denen uykuya” dizesiyle, ‘ömür uyku ise, rüya da yaşanandır’ mesajını iletir; önce “çocukluk rüyalarımızın bahçesi”nde gezinir, sonra “aşkın ıstırap dolu rüyasını” görür, “üst üste rüya” âleminde yaşar, “bu rüyanın bittiği an, aynanın öbür yüzüne geçmiş gibi”, sonsuzluğa göçer...“Harap mezarlıklarda ölülerin rüyası”na dalarız. Einstein ile Fransız filozofu Bergson arasındaki, zaman kavramıyla ilgili ünlü tartışma (6 Nisan 1922), Tanpınar’ın Üniversite öğrenimi yıllarına rastlar. Aralarındaki görüş ayrılıkları bilim ve düşün insanlarını karşı karşıya getirmiştir. Einstein’e göre, zamanın saat ölçümüne indirgenmesi bir yanılgıdır. Geçmiş, şimdi ve gelecek bir yanılsamadır. Uzayda zaman yerçekimine bağımlıdır ve hıza tabidir. Dolayısıyla, zaman ânâ göre simetriktir ve hareketsizlik olan yerde zaman yoktur. Bergson’a göre ise, zamanı yalnızca bilimle açıklayamayız. Zaman akıcıdır, bir süreklilik söz konusudur. Anda, geçmiş ve gelecek olarak bölünen zaman, Bergson’da asimetriktir. Zaman bizim kavrayışımızla ilgilidir ve bizim varlığımızla varolan bir boyuttur. "Ahmet Hamdi Tanpınarla Bir Konuşma"adlı söyleşide, Tanpınar şöyle der: “Bergson’un zaman telâkkisinden, Freud’un insan hayatına getirdiği hususi aydınlıklardan sonra şiir ve roman elbette eski şeklinde devam edemez, hatta aynı dili kullanamazdı...İnsanlık gömlek değiştiriyor. Elbette sanat değişecektir... Değerler üzerindeki bu yeni baştan durma, bu huzursuzluk, asıl moderni yapar.”(Yaşadığım Gibi, Dergâh Yayınları, s. 336) Kaplan’ın okuyucuya, “Türkçede benzeri bulunmayan derin, muhteşem güzelliği haiz” olarak tanıttığı "Zaman Kırıntıları" adlı şiirinde Tanpınar zamanı, Bergson’a paralel olarak, insan ömrüyle sınırlandırır; süregelen ve süregiden zaman içinde “zaman kırıntıları”yızdır. Aynı şiirde, zamanın göreliliği hatırlatılırcasına “Ben zamanı gördüm / içimde ve dışımda sessiz çalışıyordu,”... “Ben zamanı gördüm / Şimşek gibi bir anın uçurumunda.”... “Ben zamanı gördüm / Devrilmiş sütunları arasından / Çok eski bir sarayın.”... “Ben zamanı gördüm / Çırpınırken avuçlarımda” dizeleri karşımıza çıkar. Dönemin birçok şairi gibi, Tanpınar’ı da etkileyen diğer bir Fransız filozofu Bachelard’dır. O, zamanda akıcılığı reddederek, zamanın anda olduğuna inanır. “Bilimdeki –matematiğe dayanan– ve şiirdeki –imgeleme ve dildeki yaratıcılığa dayanan– gerçeklik, ânın olasılıklarını yaratır ve yalnızca bir yansıma olarak değil, gerçeğin kendisini duyumsatır.” (Roch C. Smith, Gaston Bechelard, s. 28) Dolayısıyla, izlenimci resmi anımsatacak şekilde, şiirde gerçeklik andadır. İzlenimci ressamların, ânı sanatta ilk kez resmin dokusu içine kattıkları gibi, Tanpınar, zaman kavramını şiirinin dokusuna katar. "Ne İçindeyim Zamanın" şiirinin ilk kıtası bu anlamda bir doruktur ve Bergson’dan ve Bachelard’dan sentezci izler taşır. “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında / Yekpare, geniş bir anın / Parçalanmaz akışında.” İzlenimci bir resmin önündeki izleyici gibi, Tanpınar okuru da şiirde, hayatın bilinen yüzünün yeni bir yorumla rüya hafifliğinde yeniden imgelendiğine tanık olur. Bu, izleyiciye ve okura ‘başka’ bir sanatın karşısında olduğunu farkettirir ve onu eserin içine çekerek ressamın veya şairin iç sesini duyumsatır; eserin derinden kavranmasını sağlar. Tanpınar’ın, "Selam Olsun"’ şiirinin ilk dörtlüğünün ‘resmi’ önünde durup, izlenimciliğin şiirin sularında yarattığı kıpırtıyı bir kez daha hayranlıkla seyredelim: “Selam olsun bizden güzel dünyaya / Bahçelerde hâlâ güller açar mı / Selam olsun sonsuz güneşe, aya / Işıklar gölgeler suda oynar mı”.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR